ağustos sonu itibariyle hakkında yaptığım "tanrı paradoksu yaşamayalım, düşeriz, çıkarız; fark etmez" yorumunu bana bir güzel yediren izmir'in gururu.
lige tam bir ortaya karışıkla başlamıştık (3 maç, 4 puan, atılan 3 gole karşılık yenen 4 gol). o günlerde forvet hattında marko kvasina gibi bi' dev santrafor yoktu. "merkezden duvar olabilecek adam yok önde, o yüzden pozisyon üretemiyoruz" falan diyorduk. aslında sorun daha da büyükmüş. bandırma maçından sonraki 5 maçta (ki süre olarak 5 hafta değil bu. milli maç arası ve tff 1. lig'in 19 takımlı olması nedeniyle her hafta 1 takımın maç yapmaması (bay) nedeniyle son 5 maçı neredeyse 50 günde oynadık) takım sadece 1 gol bulabildi. onda da altınordu'yu gürsel aksel spor ve sağlıklı yaşam merkezi'nde güç bela yenebildik. bu süreçte yenilen 6 golün 4'ü de defans ve kaleci hatalarından kaynaklandı. yani, kağıt üzerinde gol atmayan, pozisyona giremeyen, savunmasında amatörce hatalar yaparak rakibe bol pozisyon veren ve toplam 8 maçta yediği 9 gol fazla görünmese de, işin savunma kısmında gittikçe acziyet içine düşen bir takım görüyoruz. içim kan ağlıyor ama dünkü tuzla maçının 73. dakikasından sonra stadı terk etmeye başlayan ve takımı sürekli yuhalayan apaçiler ordusu kadar gurursuz değilim, amatör kümeyi gördüğüm zamanlarda bile bu kadar onursuz olmadım.
buraya da not düşmek adına yönetimsel değişiklikleri de not edeyim, ardından takımın devasa göçüklerini sıralamaya başlarım. zaten başlığı kronolojik olarak okumak isteyenler için de en iyi yöntem bu olacak.
rasmus ankersen, geçen ayın ilk günlerinde deplasmandaki bolu mağlubiyeti sonrasında turgay altay'la yolları ayırdı. o zaman, futbol takımının özellikle teknik sorumlu personelini biraz daha irdeleme fırsatım oldu. aslında altay, takımın tek teknik sorumlusu değildi. ağustos'un son günlerinde takıma "idari menajer" olarak katıldığı gözüken radomir kokovic'in pro lisansı bulunmadığı için altay teknik direktör yapılmıştı. transferler konusunda bir şey söyleyemiyor, takımın oyun tarzını tek başına belirleyemiyordu. bunun gibi gırla "yapısal sınır" içinde kalmış bir teknik direktörümüz olduğunu, benim gibi birçok göztepeli altay'ın kovulmasından sonra öğrenmiş olmalı. ekram dağ ve takımın eski altyapı hocalarından olan şakir özkayımoğlu'nun teknik sorumlu kontenjanından takıma dahil ediliğini okuduk. dağ teknik direktör, şakir hoca da yardımcı teknik direktör ünvanına sahip olacaktı. değişen hiçbir şeyin olmayacağını, kokovic'in asıl teknik direktör olup kadro yapılanmasından antrenmanda çalışılan hücum ve savunma düzenlerine kadar her şeyi belirleyeceğini ön görmek kahinlik değildi tabii. ancak, kulübün dağ ve şakir hoca açıklamasında da adı geçen kokovic'in, sanki kulübe henüz katılmış gibi "futbol metodolojisi direktörü" olduğu açıklandı. metodolojinin kelime anlamını bilmeyi bırak, hecelemeden yazamayan milyonlarca insanın yaşadığı bir coğrafyada, kulübün sıfırdan ürettiği departmana bak sen hele. metodoloji, metottan geliyor ve "metot bilimi" demek. metot ne demek: yol, yöntem, usül, düzen, tarz. yani, kulübün futbol şubesine "yöntem bilimci" getirmiştik. garip ve biraz daha altını kazısak komik bile olabilir ama gerçekçi olmadığını kimse öne süremez herhalde. süper lig'deki istanbul takımlarının hiçbirinin futbol şubesinde, uygulanan yöntemlerin analizinin ve uygulama biçimlerinin incelendiğini sanmıyorum. o zaman, göztepe olarak biz neden 1. lig gibi zaman zaman trt avaz'da falan yayınlanan bir ligte bu denli profesyonel bir yapılanmaya giriştik?
sorunun cevabı "sport republic". firma hem southampton'da hem de ankersen özelinde brentford ve midtjylland'da ne yaptıysa, göztepe'de de aynı köklere dönerek ilerlemek istiyor. metodoloji uzmanından sonra "istatistik bilimcisi", "istatistik yorumcusu", "yönetim sistemleri operatörü" gibi bizim orta doğu coğrafyasının cahil kaldığı bütün futbol bilimi alanlarında yenilikler yapacaklar. biz anlamaya çalışırken de, kulübün futbol şubesinin işleyişi çoktan değişmeye başlayacak. yani özetle, altay sonrasında dağ ve şakir hocanın takıma "teknik direktör kadrosu" içinde katılma serüveni böyle. aslında arkada takımı yöneten her zaman kokovic olacak.
bolu maçından sonra altınordu maçına altyapı sorumlularından "sadık ahmet balcı" ile çıktık. berbat oyun, korkunç hücum varyasyonları ama alınan galibiyet, milli maç arasından önce umut verdi. milli maç arası bitti, pendik deplasmanı kapıyı çaldı. maçtan sadece 2 gün önce dağ-şakir hoca açıklandı. yani, teknik ekibin takımı tanıyıp tanımadığını anlama fırsatımız bile olmadı. pendik maçı doğrudan defansif hataların kurbanı olduğumuz bir maçtı. 2 saçma sapan frikik golü ile gardımız düştü ve maçı da 3-0 kaybettik. sonrasında haftayı bay geçtik ve dün tuzla maçına çıktık.
taraftarın takımı özlediği belliydi. ama sahaya sürülen ilk 11'in sürekli değişmesi, bay geçilen arada sakatlanan yalçın kayan ve romal palmer'ın orta saha rotasyonunu daraltması, pendik maçında kırmızı kart gören tuğbey akgün ve sarı kart cezalısı durumuna düşen dino arslanagic'in takım savunmasındaki elimizi iyice zayıflatmasından bahsedebilirim ama gerek yok. takım 1 koca ayda milli maç arasında bodrum'la oynanan hazırlık maçı hariç 2 maç oynamış. oyuncular birbirleriyle kaynaşmamışken sakatlardan, cezalılardan falan dem vurmak işin kolayına kaçmak oluyor bence. pendik maçı defansif düzen ve savunma zaaflarıyla heder olmuşken, tuzla'ya karşı daha ofansif bir kurgu bekliyordum ben. bunun yerine "zaten sakatlar, cazalılar var. elimizdeki bu" mantığı devreye girmiş gibiydi. emre çolak orta sahanın tam ortasında oynuyor, futbolu hayatından sildiği çok belli olan ismail köybaşı sol bekte adım adım yürüyebiliyor, 8 eylül'de takıma katıldığı açıklanan tarık çamdal 12 yaşındaki çocuk fiziğiyle izleyenleri hayrete düşürüyor, dino'nun olmadığı yerde abdurrahman çelebi olan müzmin sakatımız marko mihojevic, emir ortakaya ile arasındaki uyumsuzluğunu cümle aleme gösteriyordu. ilk yarı biterken ekrem kılıçarslan'ın kapattığı köşeden yediği golle 1-0 geriye düştük. ikinci yarı da garip bir kontra atakla gelişen tuzla hücumunda geride eksik yakalandık, david tijanic geride kalan son adam olunca da 2. golü yiyerek, maçı kaybettik.
aslında tuzla maçı, şu ana kadarki göztepe'nin takım kimyası hakkında en net örnekleri verdi:
- defans hattı acemice hatalar yapmaya fazlasıyla meyilli. köybaşı futbolu çoktan bırakmış, cm* tabiriyle hız ve hızlanması 2'ye falan düşmüş. çamdal'ın fiziğini her gördüğümde "ben bu adama yolda omuz atsam, yere düşüp burnunu kırar" diyorum. yunus emre gedik ve uğur kaan yıldız korkunç boyutlarda tecrübesiz ve fazla heyecanlılar. yunus emre belki olabilir ama uğur kaan aldığı her fırsatı heba ediyor şu anda. bekleri böyle olan takımın stoper ikilisinden biri zaten 18 yaşına haziran'da girmiş olan emir. 3-4 yıla a milli takımda göreceğimizden eminim ama şimdilik yanındaki stoper iyiyse iyi, kötüyse berbat görünüyor. dino ya da marko da sürekliliği olan stoperler değil. atınç nukan'ın da müzmin sakatlar kervanına katıldığı geçen yılla birlikte stoper hattımız da, 3-4 yıldır kara delik halindeki 2 bek rotasyonumuz da bok gibiydi. halen öyle. isimlerin büyüklüğü sahadaki oyunu etkilemiyor. buna bir de, geçen yılki irfan can eğribayat'ı korkunç performansıyla aratmayan ve irfan can'a "kolsuz" diyen taraftara "kolsuzu gönderip ayaksızı almışız" dedirten ekrem de eklenince, göztepe'nin devamlılığı olan, standartı bulunan bir savunma hattı olduğunu kimse iddia edemiyor. ligin en kötüsü değiliz bu konuda belki ama kağıt üzerindeki ile gerçekteki arasında en fazla fark olan savunma hattı bizde; bundan eminim.
- orta saha kurgusunda 1 dmc, 2 mc sistemini yer yer bırakmaya çalışan altay, "top hep bizde olsun, pozisyon üretemesek de olur" kafasındaydı. göztepe taraftarı ise "istersen 10 dmc ile oyna, keyifli futbol oynamadıktan sonra her maç berabere kalıp puan kaybetmen umrumuzda olmaz" diyordu. yalçın-palmer ikilisi olmuyor. mesut emre kesik hem dmc hem de sağ bek olarak oynadı, gördük. ikisinde de fena değildi. yalçın'ın yerinin garanti olduğunu düşünürsek, tijanic'in yedek bırakılması uğruna bir mc gerekiyor o noktaya. tijanic, arkasında en az 2 mc olmadan (yani, aklı arkasında oynayanlarda kalmadan) öne çıkamıyor. bunu neredeyse 1,5 yıldır görmüş olmalıyız artık. diğer mc ise tuğbey, belki emirhan, belki de emre'den biri olacak. tijanic sürekli orada denendikçe hem kendi performansı boka sarıyor hem de takımı ileri çıkaramıyor. orta saha rotasyonunu oturtamadıktan sonra, hücuma yönelik varyasyonları nasıl oluşturacağız; hiçbir fikrim yok bu konuda.
- hücum hattı kvasina'dan sonra biraz şekilleniyor gibi görünüyor ama üretkenlik açısından gene "kim günündeyse, o çıkıp şovunu yapar, takımı da kurtarır" kafasından çıkabileceğimizi sanmıyorum. yasin öztekin 90 dakika sahada kalmamalı (maksimum yarım saatte optimum verimi alabiliriz kendisinden bence), kenneth obinna mamah ve isaac atanga (ki bonservis açısından ligin en pahalı futbolcusu kendisi) 2 kanat için yedek olabilir (sonradan oyuna girip skora ve sahadaki oyuna göre inisiyatif alabilirler), ali akman kvasina'nın takıma katılmasından sonra sadece kanat oynayabilecek pozisyonda ve sık sakatlanma girdabına girmiş durumda, hüsamettin yener ise kvasina'ya bi' şey olursa yedekten onun boşluğunu doldurmaya çalışarak bu sezonu tüketecek bence. hücumda saydığım isimlerden sadece yasin takımı tek başına ileri götürebilir. diğerleri sürekli yardımlaşmak zorundalar. orta sahaya yazamadığımız tijanic de var elimizde bak. göztepe'nin hücum hattı en az 3 yıldır "kağıt üstünde korkutucu ama sahada tırt" halinden bir gram uzaklaşmadı. isimler değişti, maçlar kazanıldı-kaybedildi ama yetersiz bir kadro planlaması olduğunu sadece taraftar hunharca haykırmaya devam etti. tuzla maçının son 20 dakikası hem taraftar hem de kulüp açısından son 4-5 yılın en kötü anları olabilir. geçen seneki iki 7-1'lik mağlubiyette (ki göztepe tarihinin en ağır mağlubiyetleriydi bunlar) bile bu kadar kötü bir ortam yoktu. hücum ile ayakta kalabileceksek, yukarıda saydığımen az 3 ismin her zaman gününde olmasından, yaratıcılıklarını her maç maksimuma çıkartmalarından ve 3. alan olarak bilinen hücum bölgesinde çok az top kaybı yaparak oynamalarından başka bir çare yok.
ankersen geçen hafta türfad ve izvak ile birlikte bir basın toplantısında yer aldı (açıklamalarının geniş özeti şurada derlenmiş). altınordu, altay ve karşıyaka temsilcileri de vardı toplantıda. ankersen hem kendisinin hem de kulübün hedeflerini özetledi. 5 yıl gibi bir vade vermesi hepimizi şaşırttı tabii. ancak "eğer altyapıyı geliştirme ile bu sene süper lig'e çıkma arasında bir tercih yapma şansım olsaydı, hemen süper lig'e çıkmayı isterdim" diyerek yüreğimize su da serpti ama yeterli değil. kokovic'in deneme tahtası olabilecek bir takım mı, yoksa süper lig hedefine doğru ilerleyen bir takım mı göreceğimizi ocak'a kadar anlayacağız. ligteki 8 maça 6 farklı kadro mühendisliği harikasıyla(!) çıkmış olan, takım içi dengeleri oturmamış, yabancı-türk oyuncuları birbirlerini anlayamamış, özellikle savunmada acemice hatalar yapmaya üst üste deva etmeye kararlı bir takımız şu anda. nestor el maestro'yu sevgiyle andığımız "hücum futbolu" henüz takımda uygulanmıyor. "4 yersek 7 atarız" mantığını uygulamaktan başka bir çaremiz olduğunu da düşünmüyorum çünkü göztepe hiçbir zaman skoru koruyabilen, savunması ile maç kazanabilen bi' takım olmadı (seni de sevgiyle anıyorum beto*). önümüzdeki malatya, denizli ve samsun maçları hem taraftar hem de yönetim olarak büyük bir sınav maratonu halinde geçecek. sonuç olarak olmasa bile, düzen ve varyasyonlar olarak tatmin edici bi' şeyler göremezsek, taraftar baskısı ankersen falan dinlemeyecek kadar büyüyecektir. ankersen "göztepe, southampton'dan hayli büyük bir camia" derken aslında aklına bile getirmediği yoğun "başarı baskısı"nı da deneyimlemiş olacak.
umut hiçbir zaman bitmiyor işte. sıralama taraftarı olmayan göztepelilere selam, gençliğin değil, artık orta yaşların katiline de öpücükler.