1 ileri 2 geri gitmeye devam eden futbol takımı ile birlikte karışık duygular yaşatmaya devam eden izmir'in gururu.
istanbul takımları karşısında uzun yıllar sonra (40 yıl kadar sonra) 3 galibiyet üst üste çıkardıktan sonra alanyaspor karşısındaki aciz oyunla tutunulan beraberlik ve galibiyeti hak etmeyen bir oyunla erzurumspor karşısında kazanılan 3 puan, takımı bir anda "son 5 maçın lider takımı" haline getirmişti. ama kağıt üstündeki gerçekler, sahaya ve oyuna yansımıyordu ve bu takımın yıllardır peşinde olanlar için "kömürü altın zannetmek" olarak bilinen bir gerçekti.
3 istanbul takımı maçlarındaki başarılı oyunun temel dayanağı tabii ki k.b. etkisi. sadece izmir'de değil, bütün anadolu şehirlerinde futbol federasyonu tarafından sürekli korunup kollanan, semirtilmiş büyütülmüşlere karşı olan öfkenin dışavurumundan başka bir sebep bulmaya gerek yok. ayrıca, takım bu 3 maçlık seriden önce, ligin en kötü oyununu oynayan takımlarıyla oynamış, 3 maçta sadece 1 puan almış, sahada da hiçbir varlık gösterememişti. girdinin başındaki 1 ileri 2 geri döngüsüne istanbul maçlarından sonra gireceğimizden adım gibi emindim ben. alanyaspor karşısındaki korkak oyun (son dakikalarda 5-5-0 oynadık, sağ açık lamine gassama'ydı ya), erzurumspor karşısındaki berbat oyun planı (ünal karaman'ın peter zulj'a adeta tahammül edememesi, oyun kurma noktasında soner aydoğdu'nun bu sezonun tamamında sıçtıkça sıçması) bu maçlarda olumsuz sonuç alınmamasını sağlamış olabilir ama kağıt üstündeki değil, gerçek oyun gücü açısından göztepe'nin uzun süredir yetersiz olduğu, takımı takip eden bütün taraftarların gözlerini kanatıyordu. ünal hoca'nın adaptasyon sürecinin uzayabileceğinin de farkındaydım ben. bu yüzden de "mart'ın ortasındaki ankaragücü maçına kadar kendisine laf etmeyeceğim" demiştim. ligin çıkışta ama düşme hattında yer alan takımlarından olan ankaragücü dün içimizden geçti; hem de 400'ün üzerine isabetli pas (%85) yaptığımız, 25 orta açtığımız, %60 topa sahip olduğumuz bir maçta.
ünal hoca'nın kafasındaki ilk 11 henüz oluşmadı, bunu hepimiz apaçık görebiliyoruz. neler denediğinden bahsedeyim:
defansın göbeğine çaktığı atınç nukan-alpaslan öztürk tandeminin hangi hatalara açık olduğunu taraftar görebiliyor, ünal hoca henüz sadece antrenman performansıyla bu ikiliyi değerlendirebildiği için göremiyor. atınç ligin en ağır, tek hamleli, cüssesine göre kırılgan ve sakatlık riski en yüksek stoperi. alpi taraftarla (ve bence takımla) arasındaki bağı koparmış durumda, aylarca oynayamadığı için uyum sorunları yaşamaya başlamış, tek hamleli, fazla öz güvenli, ön liberodan devşirildiği için ayağı düzgün diye kendisini kaf dağı'nın üzerinde gören bir stoper. geçen sene satıp kurtulmalıydık, yapamadık. bu ikilinin, takımın yediği kontralarda ilk hamleyi yapamadıklarında irfan can eğribayat'ın yeteneklerine dua eder hale gelen pozisyonları kalemizde yaratacağı çok açık. titi-marko mihojevic tandemi uzun süre işe yaramıştı çünkü marko, alpi ile karşılaştırıldığında, pozisyon bilgisi daha iyi, daha çevik ve hızlı, kendini takımın üstünde gibi görmeyen, görevi neyse sadece onu yapmaya çalışan bir stoper. titi ile atınç arasında ise çok fark yok (atınç daha iyi hava topu alabiliyor, titi yerden top almada çok daha iyi, ikisinin de ters kademeleri berbat ve ikisinin de sakatlık riski çok). ünal hoca'nın antrenmanlarda sol ayaklı 2 stoperi (titi ve atınç) yan yana oynatmayı denediğini de biliyoruz. bunun mümkün olmayacağını kullandıkları ayak tercihinden değil, oynayabildikleri oyundan almaka da mümkün. atınç, yanında her zaman yerden iyi ve ayağı düzgün birini istiyor. titi, aranan uyum açısından diğer özellikleri yerine getirebilse bile, ayağının iyi olmasını "oyun kurabilirim o zaman" şeklinde algılayıp alpi'nin düştüğü fazla özgüven hatasına düşüyor. marko'yla oynadığında da bunlar oluyordu. titi, yanında ona emredebileceği, kendi açıklarını da kapatabilen, kendisinden çok daha hızlı bir stoper arıyor. marko bunu nispeten yapabilirken, atınç titi'den bile daha uzun sürede 100 metreyi koşabildiği için yenilen kontralarda gene patlıyoruz. en mantıklı tandem atınç(titi)-marko tandemi. ama alpi'nin piyasası artsın ve sezon sonu bitecek sözleşmesiyle birlikte takımdan gitmesini kolaylaşsın diye düşünüldüğünü sanıyorum. berbat bi' plan (zaten sezon sonu boşa çıakcak adam, neden ilk 11 oynasın? hem de takımın önemli ve alternatifi olmayan oyuncularından biri değilken neden oynasın?) ama görünen bu.
bekler ise, halâ facia. gassama antrenmanlarda ne yapıyor da, ünal hoca kendisini ilk 11 başlatıyor; anlayabilen yok. yetenek olarak murat paluli ile arasında sadece ufak nüanslar var. ama pozisyon bilgisi, ters kademeye girebilme (bek ya da kanat oyuncularında olmazsa olmazdır bu), yapılan ofsayt tuzağına uyabilme, kanadını adam adama savunabilme, çakılı oynamak zorunda kaldığında pozisyon hatası yapmama gibi temel mental özellikler kendisinde yok. baya yok. süper lig'te değil, 2. lig kırmızı grup'ta zor oynayacağını düşünüyorum bu haliyle (zaten transfer listesine konulduğunda kimse teklif bile vermiyor). berkan emir-dzenan burekovic sol bek havuzu ise, sağ beke göre biraz daha iyi ama takıma katıldığından beri berkan kendisini bu takımın liderlerinden biri zannettiği için (odin, takımdaki aşiret etkisini kahretsin!) rakibin kendi sağ kanadını etkili kullandığı her maçta tel tel dökülüyor. burekovic ise nasıl bir oyuncu olduğunu halâ gösteremedi. hızlı değil, ayağı birkaç pozisyon müthiş, maçların genelinde çok kötü, top kapması eh, savunması vasat altı, pozisyon bilgisi eh, ters kademeye girebilmesi eh. sol bek rotasyonunun bu haliyle berkan'ın ilk 11 başlaması şaşırtıcı değil ama üzücü. ünal hoca'nın gassama inadından vazgeçmesini ve "altyapıdaki genç bir sol bek berkan'dan da, burekovic'ten de daha iyi oynar" cesaretini gösterebilmesini bekliyorum ben halâ. tam bir orta sıra takımı olduğumuzu 4 yıldır anlamayan kalmadı herhalde. bu sezon da amaçsız kalmaya çok yaklaşmışken, ünal hoca'nın en azından kafasındakileri sahaya yansıtmaktan çekinmemesini istiyorum.
ünal hoca orta saha dengesinde farklılıklar denedi. 2 ön liberolu oyun da oynadı, obinna nwobodo-soner şeklinde de göbeği kapatmaya çalıştı. hatta 3 box to box oyuncu gibi oynattığı obinna-soner-zulj sistemini de denedi. ama genel olarak soner'in sadece işin hücum yönüyle ilgilendiği, obinna'nın da her şeyi yapma görevini üstlendiği, oldukça kırılgan bir orta saha ile sahada yer almayı tercih etmiş oldu. son ankaragücü maçında denediği 2 ön liberolu sistem anderson esiti'nin korkunç boyuttaki ağırlığı ve vizyon eksikliği ile obinna'nın bir yerden sonra her şeyi kendisinin yapamayacağının idraki ile birleşti ve ankaragücü, gayet mahkum oynadığı en az 50 dakika boyunca bizim orta sahada herhangi bir dirençle karşılaşmadı, kontraları çatır çatır bu orta sahanın içinden geçirdi. soner paşam ise, 50 metrelik uzun paslarının hedefi tutmamasını ve 30 metreden topun gelişine çektiği şutların taç çizgisine yakın yerlerden dışarıya çıkmasını önemsediği için bu dirençle hiç ilgilenmiyor zaten. bu noktada soner'in vazgeçilmez olmadığını hatırlaması adına, ünal hoca 2 maçta soner-zulj değişikliği yaptı. soner'le aynı görevdeki zulj bile, obinna'ya daha yakın oynamaya gayret etti, orta sahayı delmeye çalışan rakibe alan açmamaya çalıştı. bu noktada, soner'in doğrudan ilk 11 oyuncusu olamayacağı bir verimsizlik dönemine girdiğini 1 yıldır söylediğimi de hatırlatmam lazım. yalçın kayan'la yan yana oynarken de "yalçın her şeyi yapsın, topu kapsın, bana versin, ben 50 metre pas atayım" şeklindeki oyununu oynuyordu, şimdi de aynı oyun var kafasında. bu takım sırf soner uzun pas atabilecek kadar "rahatlasın" diye 2 ön libero ile oynamayı bile deniyorsa, soner'in de, bi' zahmet, halil akbunar'ın bu sezonki istatistiklerini yakalamış olması gerekiyordu (kupa maçlarıyla birlikte 31 maçta 9 gol, 8 asist). yani, soner kredisini çoktan tüketti ve kenarda oturması gereken oyuncuların başında geliyor. ünal hoca'nın yalçın ve zulj'ü yavaş yavaş kadrodan çıkarmayı düşündüğünü göstermesi yerine, soner'e sık sık "benime oturacaksın bu maç" demeye cesaretinin olmasını bekliyorum ben. aynı durum zlatko tripic'in oynamaması (ve hatta maç kadrosuna bile alınmaması) örneği içinde fousseni diabate adına da geçerli. diabate'nin sahada sadece top ayağındayken etkili olabilecek bir 10 numara olarak oynatılması da eleştirilebilir ama diabate nedeniyle göztepe'nin savunmaya çekildiğinde 10 kişi kalması eleştirilemez çünkü bu bir lükstür. bizim böyle bir lükse ihtiyacımız yok. trabzonspor'dan kiralanmasının ünal hoca'nın diabate'yi hem formda tutmak hem de trabzonspor'un diabate'yi satmasına yardım etmek için yapıldığını düşünenlerin sayısı da az değil. tripic'in savunma yönü, vizyonu, tabii ki gücü ve pozisyon bilgisi diabate'den çok daha iyiyken, sadece çalım atabilen, hızlı da olmayan bir diabate'nin ilk 11 oynaması çok garip. halil'in kanattaki etkinliğine laf edemiyorum çünkü tabelaya yansıtıyor bunu artık. zulj'ün de sahada olduğu maçlarda aralarındaki uyum nefis oluyor. diabate yerine tripic'le birlikte bu 3'lüyü sahada gördüğümde, soner'in tek yönlü oyununu da, alpi'nin egosunu da unutup gidiyorum.
33'lük adis jahovic'in 8 maçlık performansı hayal kırıklığı oldu. hem taraftarın hem de ünal hoca'nın moralinin bozulduğundan eminim. adis yerine cherif ndiaye'nin santrafor başladığı maçları da gördük. adis'ten önce cheriff'in alıştığı, kendi oyununu tamamen değiştirdiği mevki de buydu. rakiple boğuşmaktan tekniğini geriletmek zorunda kalmış bir hücum oyuncusu haline geldi. sol kanatta ise, geride berkan'a, önünde adis'e (ya da brown ideye'ye), karşı kanadında ise halil'e yardım etmesi, kafalardaki "ideal flc" tanımına cuk oturmasını sağladı. ndiaye'nin soldaki yeri değiştiği zaman, bundan hücum hattındaki bütün oyuncular etkileniyor: halil artık önünde oynayan ndiaye'ye tuğla gibi paslar atıyor, diabate ndiaye ile sürekli 2'ye 1 deniyor ama olmuyor, berkan önünde ndiaye varmış gibi gene tuğla pasları atıyor, soner ndiaye soldan yardıracak diye santrafor olan ndiaye'nin önüne sert toplar atıyor (ve hepsini ya rakip stoperler ya da kaleci alıyor). ndiaye'nin solda oynamasından başka kendi adına bir pozisyon değişikliği olmamalı. ideye artık bir çöp çünkü taraftara da "fuck off" falan demeye başladıktan sonra takımla bağı kopmuş gibi oynuyor. stefano napoleoni ve tripic ise maç kadrolarına alınmıyor. adis-ideye haricinde santrafor, ndiaye'den başka sol hücumcu, halil'den başka da sağ hücumcumuz yok, evet. bu alternatifsizlik "kazanan/kaybetmeyen takım bozulmaz"ın kötü bir sonucu. alanya maçını 4-1 falan kaybetseydik, dünkü ankaragücü maçını da biz farklı kazanacaktık. çünkü hatalardan ders almak için illa ki "look at the tabela" gerekiyor bu ligde.
ünal hoca kredisini benim gözümde de tüketmeye başladı. haftaya sivas'ı konuk ettikten sonra mill maç arasına girilecek. nisan'da ise, fikstür gene 3-4 günde bir maç oynama yoğunluğuna çıkacak ve kayserispor, çaykur rizespor ve hatayspor maçları ünal hoca'nın kafasındakini ne kadar sahaya yansıtabildiğini bizlere gösterecek. ligin üst sıralarındaki takımları bulduğu pozisyon zenginliği açısından kevgire çevirebilen, düşme hattındaki takımların hemen hemen tamamına ise umut ve puan vermeyi görev edinmiş bir takım olduğumuz artık çok açık. ünal hoca'dan bunu olumlu yönde değiştirmesini istemek de, kendisinin yapabileceklerinden daha fazlasını beklemek anlamına gelmiyor. stajyer hoca öğütücüsü olmayı kendisinin göreve gelmesiyle birlikte bıraktık (şükürler olsun sana odin!), kendisiyle birlikte de güzel günler görmeyi hayal etmek istiyoruz.