ama sadece az minimalizmi tanımlamaya yetmez. burada azdan kasıt, ihtiyaçtan fazlasına sahip olmamaktır.
yani gerekli eşya, gerekli insan, gerekli tüketimi öneren bir akımdır minimalizm.
minimal yaşama geçiş hiç kolay değil, baştan bunu tespit ve kabul edelim. sürekli emek vermek ve neyin gerekli neyin gereksiz olduğu konusuna kafa patlatmak gerek.
ben bu hayat tarzını benimsemiş birçok insanın aksine, kullanmadığım bütün eşyamdan kurtulmadım mesela. çünkü şu an kullandıklarım eskidikçe onları kullanmamın da sırası gelecek. bu nedenle dolabımı ve elimin altındaki eşyamı sadeleştirdim, kullanmadıklarımı vakti gelince kullanmak üzere depo görevi gören bir odama yığdım.
çok fazla kitap satın alırdım. kindla'a geçtim, kitap satın almıyorum artık. kıyafet satın almayı tümden bıraktım. bütün yıl kullandığım ayakkabı sayısını beşe (çizme, terlik, koşu ayakkabısı, günlük spor ayakkabı ve elbiselerle giymek için kullandığım babet görünümlü bir spor ayakkabı) düşürdüm. iki pantolon, bir etek, 10-15 parça yazlık/kışlık üst, üç tane de elbise ayırdım. düzenli kullandığım çantaları ikiye düşürdüm. artan ayakkabıları, kıyafetleri, çantaları depoya kaldırdım. makyaj yapmayı bıraktım, makyaj malzemelerinden kurtuldum. ojeler komple çöpü boyladı. sadece parlatıcı. üstüme uydu mu, ucu döküldü mü derdi yok.
giyim kuşam işini sadeleştirmek ve makyajı bırakmak, acayip bir zaman kazancı olarak döndü. ne giyeceğim zaten belli, üstüne düşünecek bir şey yok. yakıştı mı yakışmadı mı derdi yok, zaten kendimce yakıştırdığımı seçmişim. o çantadan bu çantaya eşya taşıma işi yok. günlük olarak makyaj yapmaya, silmeye giden toplam yarım saat de yanıma kâr kaldı.
bunlar işin kolay kısmı. bence asıl zor kısım sürekli olarak tüketmek zorunda olduğumuz eşyayı azaltmakta; çünkü süpermarket diye bir şey var ve çok fazla sayıda çok lezzetli ve bir o kadar da zararlı ürün para harcatmak ve sağlığımızdan etmek için tetikte bekliyor. ben vegan olduğum için işim bir nebze daha kolay; çünkü o ambalajlı ürünlerin %99'unun içinde hayvansal ürün var, benim için otomatik olarak eleniyorlar. öte yandan kalan %1 bile benim nefsimi coşturmaya yetiyor (bkz: pringles) (bkz: eti sultani) (bkz: bitter çikolata)
şunu bir belirleyeyim, benim için elma, domates, ekmek, bakliyat ihtiyaçtır; gofret, çikolata, cips, kola, bisküvi vs. ihtiyaç değildir. haftalık olarak yiyeceğim şeyleri planlayıp ona göre alıyorum, dolayısıyla bozup atmıyorum.
öte yandan bir şeyin ihtiyaç olup olmaması kişinin kendi öznel durumuna göre belirlenir. benim için çay, kahve, rakı, bira ve şarap ihtiyaçtır. bu nedenle bir başkası için çikolata da pekala ihtiyaç olabilir. bu noktada bir şeyi satın almadan önce ben kendime şu soruyu soruyorum: bunu almadığımda çok mu mutsuz olacağım? cevap evetse alıyorum, cevap hayırsa almıyorum. gerçek şu ki birkaç yıl önce bu bakış açısını benimsemeye çalışırken evet sayım bir hayli yüksekti. zamanla bu felsefeyi içselleştirmeyi sürdürdükçe hayır sayısı artmaya başladı.
minimalist yaşamı benimsemek bir süreç. bir anda başarılabilecek bir şey değil, aslında başarılabilecek bir şey zaten değil. düşüncede, yaşamda ve ilişkilerde sadeleşme yolculuğu bu. her yolculuk gibi bu da kişiye özel. ben kendiminkinde yaşadıklarımı ve düşünce tarzımı yazmaya çalıştım. birilerinin işine yaraması umuduyla.
tek bir konuda minimalizm bana uymadı, hayatımdaki hayvan sayısı. bu sayı arttıkça ben kendimi daha iyi hissettim, muhtemelen de bir doyma noktasına hiç ulaşamayacağım. hiçbir hayvanla kurulan iletişim boş ve gereksiz değildir; insanlarla kurulan iletişimin aksine kişiye sürekli katkı yapar. bu nedenle mottom gerekli eşya, gerekli insan ve bütün hayvanlar. çünkü onların gereksizi yok.
güzel tasvirlerinden biri henry david thoreau'nun walden isimli kitabında şöyledir:
"hayatlarımızı detaylara savurarak harcıyoruz. fakat dürüst bir adamın ellerindeki(ve aşırı durumlarda ayaklarındaki) on parmağın ötesini saymasına gerek yoktur. Basitlik, basitlik, basitlik! yüz ya da bin tane işle uğraşacağımıza iki-üç işle uğraşalım, bir milyon sayacağımıza yarım düzine sayıp hesabımızı parmağımızla yapalım. uygar yaşam denizinin acımasız dalgalarına karşı mücadele veren kişi öyle yaman bulutlarla, fırtınalarla,girdaplarla, engellerle karşılaşıyor ki, onun limana varmak yerine gemisini batırıp denizin dibini boylamamak için binbir türlü hesap yapması gerekiyor. o yüzden ben her şeyi basitleştirelim diyorum. günde üç öğün yemek yiyeceğimize bir öğün yemek yiyelim, yüz çeşit yiyeceğimize beş çeşitle yetinelim ve diğer şeyleri de bu kadar basite indirgeyelim. ..."
henry david thoreau 1800'lerde yaşamış bir yazar. yaşadığı dönemde minimalizm akımından bahsedilmiyordu. minimalizm 1960'lardan sonra ortaya çıkan ve o yıllardan itibaren konuşulmaya başlanan bir kavram. ama ben zaten sadeleşme ve basitleştirme felsefesinin minimalizm ile doğduğunu da düşünmüyorum. eski kadim topluluklarca da bilinen, içselleştirilen adı minimalizm değil de başka kavramlarla tanımlanan bir felsefe olduğunu düşünüyorum. tüketim toplumuyla yine başka bir 'şey'lerin pazarlanması amacıyla bu kavram üretildi. yerine daha güzel başka bir isim bulamadığım için ben de minimalizm demeyi tercih ediyorum.
minimalizm, genelde bir şeyi, bir ürünü daha az tüketmek olarak kullanılıyor. ama öyle değil. paylaştığım alıntı bunun öyle olmadığını anlattığı için paylaştım. sadece daha az eşya kullanarak minimalizmi benimsemiş olmuyoruz. bu da önemli bir adım tabii ama yeterli değil. minimalizm aklımızdan geçenler, çevremizdeki eşyalar, hayatımızda olan insanlar, içimdeki taşıdığımız duygularla bütün görülmesi gereken bir felsefe.
satın aldığım birçok ürünün gerçek bir ihtiyaçtan ziyade duygusal olduğunu fark ettiğimden beri adım adım sadeleşme sürecine girdim. süreç diyorum çünkü bir anda olabilecek bir şey değil bu. daha ölçülü tüketmeye karar verdiğim andan beri ihtiyacım olmayan bir sürü şey aldığımı fark ettim. daha mutlu hissetme amacıyla satın aldığım şeyler bir süre sonra yerini pişmanlığa bırakıyordu.
bu süreçte sürekli kendime "benim buna ihtiyacım var mı?" sorusunu sordum. bu soru öyle büyülü ki kendi gerçek ihtiyaçlarımla yeniden bağlantı kurmamı sağladı. minimalizmi sadece eşya azaltmak, kılık-kıyafet daha az tüketmek olarak görmüyorum. hiçbir faydası olmayan vücudumuza zarar veren besinleri tüketmek de; içten içe istemediğimiz ama sürdürmek zorunda hissettiğimiz iletişimler/ilişkiler de buna dahil.
natalie portman ın sevdiğim bir sözü var: "yaş aldıkça şunu fark ediyorsunuz: asıl olan dünyadaki yeriniz değil, kendinize içinizde açtığınız yer."
minimalizm, benim için az eşya kullanmanın, ihtiyacından fazlasını tüketmemenin ötesinde kendi içimde genişlemeye ve iç dünyamı zenginleştirmeye çabaladığım bir süreç. hayatıma aldığım insanları, duyguları, eşyaları daha özenle seçmeye başladığım felsefenin adı.
"Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir." - Da Vinci
netflix de izlediğim "minimalism" adlı tek bölümlük belgesel sonrası merakımı cezbeden akım. alıştığımız onca şeyden sonra hayatımıza uygulaması kolay olmayan akım. ama yine de acaba buna gerçekten ihtiyacım var mı sorusunu sordurarak tüketim alışkanlığımı sorgulamamı sağlıyor. muhakkak daha derin öğretileri olan bir akımdır, sadece tüketim alışkanlığı ve ya mekan tasarımı anlamında değil insanın düşünce yapısı içerisinde de basitliğin, sadeliğin hakim olması gerektiğini düşünüyorum.
minimalizm, 1960'larda ABD'de geliştirilen ve kare ve dikdörtgene dayanan basit geometrik şekillerden oluşan sanat eserleriyle tipikleştirilen aşırı soyut sanat biçimidir.
Fransızca kökenli minimum kelimesinden türetilmiştir. Minimum ise en az olan ya da gerekli olandan fazlasını içermeyen anlamlarında olduğundan, aklımda hep ''Az detay, çok şık'' olarak yer edinen kavram. Sanırım sade görseller, eşyalar son derece şık geliyor bana. Bilemiyorum. En kısa tanımı sadeciliktir.
görsel sanatlarda ve edebi sanatlarda çok hoş örnekleri olsa da, müzikte olanı bana tembellik gibi gelen sanat akımı.
ya da 2-3 döngüsel motifi bir araya getiren "ben minimalistim" diyor bilemedim.
mesela aynı sıkıntı max richter'in bestelerinde de vardı bir ara. adam zamanla dinleyiciye döngüsel motif dayamaktan vazgeçti, daha güzel işler çıkartıyor şimdilerde.
gerçi motif açısından bakacaksak füg de epey minimalist.
bir yaşam biçimi olmanın da ötesinde yerleşik düzene sessiz ancak güçlü bir karşı çıkıştır. yani, insanın mutluluğunu "şeylere" sahip olmakla ilişkilendiren tüketim toplumuna anlamlı bir yanıttır.
bunu sadece "ihtiyacın kadar şeye sahip ol" şeklinde statik bir duruş olarak kabul etmek yerine ihtiyaçların da minimuma indirilmesi şeklinde anlamak gerekiyor bence.
peki minimalizmin yaygınlaşması durumunda insanoğlunun yaşamında ne gibi değişiklikler beklenebilir?
-ilk olarak para kazanma hırsı yeryüzünden kazınırsa daha adil bir toplum düzeni kurulabilir. çünkü sadece asgari ihtiyaçların karşılanacağı bir toplumda, daha fazlasını kazanmanın bir anlamı olmaz, sömürüye de ihtiyaç duyulmaz. burada bir parantez açarak olası bir itiraza yanıt vereyim. belki şu söylenebilir, eğer biz tüketmezsek fabrikalarda asgari ücretle de olsa çalışan kişiler işlerini kaybederler. bu bence minimalizme karşı getirilebilecek en zayıf argüman. çünkü eğer insanlar en azını tüketecek bir bilinç düzeyine erişirlerse emin olun, başkalarının da ihtiyaçlarını düşünmeye başlayacaklardır. kural olarak, bir minimalist eşya biriktirmeyeceği gibi para da istifleyemez. bu lüks tüketime ayrılan servetin fakirlere dağıtıldığı bir senaryoya karşılık geliyor. tabi ki servetin fakirlere dağıtılmasından kömür ve makarna kolilerinin verilmesini kastetmiyorum.:) söylemeye çalıştığım şey herkesin asgari ihtiyaçlarını karşılayacak koşulların oluşturulması. (örneğin dezavantajlı kesimlerin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması veya toprak reformu gibi kurumsal düzenlemeler vs.) tabi doğal olarak bu bakış açısıyla beraber artık önemsizleşen para dahil her turlu değerli-değersiz şeyin doğrudan ihtiyacı olanlara verilmesi de güzel olur. ancak asıl mesele sömürülen kesimlerin "kendi bahçelerini ekebilecek bir toprağa" kavuşturulmasıdır.(tırnak içindeki ifadeyi mecazen kullanıyorum)
-eğer iktidar mücadeleleri ve savaşların yöneldiği temel hedef kaynakları (yani zenginlikleri) kontrol etmekse, minimalizm daha barışçıl bir dünya vadediyor. (insanların daha az yol yapıp daha az benzin yakması acaba orta doğudaki jeo-politik mücadeleyi yumuşatabilir mi? düşünelim. )
-doğal çevre üzerinde yarattığımız baskı, iklim değişikliği ve türlerin yok olması gibi çevresel sorunlar büyük ölçüde tüketim çılgınlığından kaynaklanıyor. daha az tüketerek buna kolaylıkla son verebiliriz.
-minimalizmin çiftlik hayvanlarının kurtuluşuyla ilgili bir boyutu da var. eğer daha az tüketirsek bunun et ve süt endüstrisi açısından da sonuçları olacak, dolayısıyla bizim ihtiyaçlarımız üzerinden endüstrinin hayvanların tepesinde oluşturduğu tahakküm de kırılacaktır.
-eğer daha azla yetinirsek lüks tüketim ihtiyaçlarımızı karşılamak için tam gün çalışmak zorunda kalmayız. böylece daha çok değer verdiğimiz(çocuklarla, aileyle, arkadaşlarla vakit geçirmek, kitap yazmak, beste yapmak, kulzosta yazmak:) gibi etkinlikler için daha fazla zamanımız olur.
minimalizm, sanatın bütün dallarında popülerleşmiş bir akım haline geldi. yoğun olarak bu akımın hissedildiği tablolar sıra sıra diziliyor. ardından ise sırasıyla diğer alanlar geliyor. minimalizm bir hayat düşüncesi olarak da yaşam standardını refaha ulaştırabilmek için uygulanan düşünce biçiminde olumlu etkisi bir hayli fazla olmuştur.
olabildiğinde sahip olduklarımı en asgari düzeyde tutmaya çalışıyorum. onun haricinde minimalizm en yoğun, en aktif kullandığım tek bir alan var o da fotoğraf. bol bol minimalizm fotoğrafları çekiyorum. mesela,
Biz küçükken annem bize hep "dolabında boş duracağına birinin sırtını ısıtsın" derdi. O zamandan alışkanlık oldu yıl içinde en az iki üç kere kıyafet dolabımı elden geçiririm. Bir de Her satın almak istediğimiz şey için "evde benzeri yok mu? Gerçekten giyinecek misin? İçine sindi mi?" Gibi sorular sorarak insanı alışverişten soğuturdu. :d Annem bizi küçüklükten minimalist yetiştirmiş de haberim yokmuş.
Eskiden beri annemin de telkinleriyle minimalist sayılabilecek bir insandım. İki kapaklı tek bir dolap bana yetiyordu. yazlıkları kışlıkları da odamızdaki puf gibi bir şeyin içine koyardım. Kitaplığımda bir daha okumayacağım, hoşuma gitmeyen, bana pek birşey katmayan kitapları satardım, takas ederdim. Ailemle yaşadığım için kendime ait başka da eşyam yok zaten.
Şuanda o iki kapaklı dolabın içinde hayatımda ilk defa boşluklar var. Dolabımın şuanki hali ise şöyle;
-elime aldığım her kıyafet sevdiğim, kendime yakıştırdığım türde. Yani gardırobumdaki her giysiyi seviyorum. Böyle bir gardırop istemez miydiniz? -çok kıyafet olmadığı için neredeyse hiç dağılmıyor
Kıyafetlerimi nasıl eledim? Eskiden beri aslında elerdim dediğim gibi ama hep bir gün giyerim deyip kenarda tuttuğum, bana yakışmadığını bildiğim halde sevdiğim için sakladığım, anısı var, hediye dediğim kıyafetler vardı orada. Kendime şu soruları sordum her giysi için;
-bu elbisenin bedeni şuanki halime göre mi? (Zayıflayınca, kilo alınca giyerim yok! Kilo alma, zayıflarsan da çık alışveriş yap.) -bu kıyafeti seviyor muyum? -kendime yakıştırıyor muyum? -şuan mağazada görsem alır mıyım? -giyerken kendimi iyi hissediyor muyum? -... Bu sorulara cevap hayır ise iyi durumda olanları ihtiyaç sahiplerine, akrabalarıma verdim. Eğer kötü durumdalar ise ya tozbezi oldu, ya da ayrı bir poşete koyarak çöpün yanına koydum çok ihtiyacı olan biri varsa işini görür belki ya da satar diye düşünerek.
Kitaplığımda da ne kadar yer açmaya çalışsam da on kitap alıyorsam bir tane veriyordum. Yeni kitap koymaya yer yoktu. Şuan hala daha çok dolu kıyamıyorum bazılarına. Yine de eskisine göre baya az kitap var.
-bu kitap bana bir şey kattı mı? -daha sonradan içini açıp birşeyler okur muyum? -kitaplığımda olması beni mutlu ediyor mu? -başkasına tavsiye eder miyim?
Cevap hayır ise sattım kitapları sahaflara. Ucuza gitti belki ama boş durmasından iyidir diye düşünüyorum.
Peki bana giysi ve kitaplarda bu kadar küçülmeye gitmek ne kattı?
Sakin kafa, az dağılan, sadece sevdiğim kıyafetlerden oluşan bir gardırop, nispeten sevdiğim kitapların olduğu, kalem koyacak yer olan bir kitaplık. Kullanmadığım eşyaları başkalarının kullandığını bilmek ve dolayısıyla mutluluk.
Bir miktar karışık bir yazı oldu ama benden bu kadar oluyor. :d sadeleşmek üzere... daha çok yolum var.
Sanatta nesnenin nesne olma özelliğini "gösterme" akımıdır. nesnenin çağrışımları, uyandırdığı duygular eserde vurgulanmaz, izleyene (dinleyene koklayana vs.) bırakılır.
Minimalizm günümüzün tüketim toplumuna, ekran enflasyonuna, görsel ve işitsel bombardımanına tepki olarak yüceltilse de bir tepki akımı olarak doğmamıştır. Meşhur magara resimleri de minimalisttir, şinto kültürü de. hatta shinto'ya minimalizmin dini desem yeridir. diyeyim.
minimalizmin kapitalizmle derdi tartışılır ancak kapitalizmin minimalizmle derdi yoktur. az seye sahip olmak, evi sade döşemek, salonu saçma sapan sehpahalarla, büfelerla döşememek pahalı mal almamayı, mobilyaları yenilememeyi gerektirmez. Tersine, tanıdığım pek çok minimal yaşam meraklısı fazlasıyla alışveriş yapıp, eskilerini hızlıca elden çıkararak eşyasını az tutuyor.
yani tüketim karşıtlığıyla karıştırmamak lazım. evde yığın yığın eşyadan, takım takım tabak çanaktan, masa örtüsünden, sağa sola saçılmış gazete dergiden, üst üste biriken paket gıdadan ben de nefret ederim ama nicelerinin yüreğine oturacak parayı verip, yığıntı bıçak seti yerine kaliteli tek bir bıçak alabilirim.
gözünün önünde az eşya olması iyidir. boş alanlar iyidir. sadece yeteri kadarını sunmak,kalite gözetmek iyidir. tıkınmamak, az ama iyi yemek iyidir. Özetle tam olarak ne istediğini, ne vereceğini bilmek iyidir.
kapitalizmin hiç sevmediği bir akımdır. tasarımda sade olmanın ötesinde, "gerçekten ihtiyaç duymadığın şeyleri hayatına sokma" felsefesiyle ilerler. ihtiyaç duymadığın şeyleri sana satmak ve bunları satın alabilmen için seni köleleştirmek isteyen bir sistemde fazla ömrü olabilecek bir anlayış değildi nitekim.
Ama bu kadardır, daha fazlası değil. Popüler kültür içinde kendine haksızca yer bulmuş, modernizmin altında kalması gerekirken zeytinyağı gibi üstte çıkmış koca bir yalan, şişirilmiş bir balondur.