spotlightvari bir araştırmacı gazetecilik hikayesi izleyeceksiniz. tütün şirketlerinin en büyüklerinden birinin (zaten o dönemde 3 tane var sanırım) ar-ge departmanının başında bulunan jeffrey wigand'ın şirketten yalan bir nedenle kovulmasıyla başlıyoruz. wigand haksız olarak kovulduğunun farkında ama şirketle imzaladığı gizlilik sözleşmesi nedeniyle de iki yönlü olarak ağzını açamıyor (şirketin ne boklar yediğini bilse de anlatamıyor, işten ayrıldıktan sonra sözleşme kendisine ve ailesine müthiş ayrıcalıklar verdiği için de konuşamıyor). bu noktada amerika'nın en taraflı medya şirketlerinden olan cbs'in "60 minutes" adındaki programının yapımcılarından olan lowell bergman devreye giriyor ve wigand'a "bildiklerin halk sağlığını tehlikeye atan şeylerse ve toplum da bunları bilmek zorundaysa, seni programa çıkartalım" diyor. bundan sonra film çorap söküğü gibi akıp gidiyor. olayların büyük kısmının doğru anlatılması, filmin senaryosunun dayandırıldığı vanity fair köşe yazısı nın sallamasyon magazinel bilgilerle değil, belgelenmiş kanıtlarla yazılması ve mann'in neleri film olarak pazarlayıp neleri pazarlayamayacağını çok iyi bilmesi filmi izlenebilir seviyeye taşıyor. filmin 2 buçuk saat sürmesinin nedeni, ilk 1 saatte wigand-bergman ilişkisini açıklamak için çokça uğraşmasından ileri geliyor. mann bunu "temelleri sağlam atmak gerekiyordu, yoksa sizi bu hikayenin doğru anlatıldığına inandıramazdım" şeklinde açıklamış.
oyunculukların çoğu oldukça gösterişli. wigand'ı canlandıran russell crowe başrolde. kendinden emin olmayan bir bilim adamını müthiş canlandırmış (a beautiful mind'da john nash'i kendisinden başka bir aktörün neden canlandıramayacağını da anlamış oluyorsunuz böylece). bergman için seçilen al pacino biraz fazla görünüyor çünkü bergman'in karakter derinliği sadece "gazetecilik etiği" açısından önemli. bu rolün altından rahatlıkla kalkabilecek bir devi kadroya dahil etmek kolaya kaçmak gibi olmuş bence. bin yıldır "60 minutes"'in yüzü olan mike wallace'ı christopher plummer canlandırmış. plummer filmin tek gizli hazinesi olabilir. "siz benim burada 50 yıldır çalıştığımı bilmiyor musunuz? sizinle aynı yerde çalışıyor olmamız, aynı işi yaptığımız anlamına gelmiyor, akıllı olun!" nutkunu attığı bir sekans var ki; gözlerim yuvalarından çıkmak için cebelleşti adeta. adam sadece gözlerinin ışıltısıyla mimik yapabiliyor ve bu sırada sabit olarak gülümsüyor. underrated'lığın zirvesindeki bir oyuncu ama değeri ölmeden önce verildi iyi ki. beginners ile de olsa, bu adama oscar vermek için çok beklediler. the insider'daki rolü ile aday bile olmaması da büyük haksızlık bence. medya şirketindeki patron yancılığı rolündeki philip baker hall ve stephen tobolowsky, kötü bir oyuncu olduğunu düşündüğüm ağlak diane venora, gençliğinde ekran çatlatacak kadar güzel olduğunu gösteren debi mazar, ifade alma sahnesindeki monologu mükemmel olan bruce mcgill, doğuştan dudak botokslu gina gershon ve bütün filmografisinde "iyi"yi canlandırmadıklarıyla takdir almış michael gambon kadronun öne çıkanlarını oluşturuyor. "cast gibi cast be" dememek mümkün değil. 90 milyon doları filmin bütçesi olarak gömmek ve gişede batmak, touchstone pictures için hiç bu kadar tatlı olmamıştır, eminim. 2017'de adı değişene (veya batana) kadar ayakta kalması, the insider gibi filmlere korkunç bütçeler yatırmasıyla nasıl mümkün olabildii; aklım almıyor.
medya ikiyüzlülüğünün balığın baştan kokması gibi değil, ana yapının bütün küçük elemanlarıyla bir bütün olarak ilerlediğini gösteren, satılan paket sigaraların neden "tütün" olmadığını aptala anlatır gibi anlatan, tütün şirketlerinin aleyhlerinde ifade veren herkesi ve her şeyi satın alabilecek yapılar olduğunu, medya içinde bağımsız olarak görülenin sadece patronun düşündüğü çevrede bağımsız olabileceğini kanıtlayan bir film olarak the insider, türkçeye bokum gibi bir çeviriyle "köstebek" olarak çevrilmiş. aslında "haber kaynağı" ya da doğrudan "kaynak" olarak çevrilmeliydi. 1990'ların internetsiz, sosyal medyasız, sosyal medya gücünden yoksun, medyanın birkaç tekelden idare edildiği, büyük şirketlerin hiçbir hatasının toplum tarafından duyulmasını istemediği (ve bu kirli amaç uğruna her şeyi yaptıkları) bir ortam izlemek istiyorsanız, the insider'ı hemen açın ve izleyin.
not: filmi izledikten sonra "yok mu okunacak bi' şeyler?" diye düşünürseniz, yukarıdaki vanity fair köşe yazısı haricinde şu nu da okuyabilirsiniz.