kulzos film topluluğu'nun ocak ayı için belirlediği listede de yer alan, romen yönetmen radu mihaileanu'nun 2011'de vizyona giren filmi. film komedi etiketiyle de sunulmuş ama bu büyük bir ters köşe yapma amaçlı, uyandırayım. hele ki filmin fas'ın küçük bir köyünde çekildiğini düşününce, bu toprakların o kadar da çok komedi kaldırmayacağını hesap edebilirsiniz. bizim vizontele gibi bir şey bekleyebiliyorsunuz. aman diyeyim, vazgeçin bundan. bu film bir dramdır.
filmin uluslararası gösterimlerdeki adı "the source"; yani "kaynak". ama filmin adının doğrudan türkçeye çevirisi "kadının kaynağı" olmalıydı. zaten bizim ülkede gösterime bile girmediği için çok büyük bir sorun değil bu tabii. bizim de içinde bulunduğumuz ortadoğu coğrafyasının da sorunlarından birçoğunu işleyen bir filmin bizde vizyona girmemesine kim karar verdiyse, suratına sıçayım onun. adeta "bırakın, kendilerini aynada göremesinler" demiş karar makamları. aferin size!
fas'ın ücra bir köyünde çekilmiş film ama filmin konusunda ne ülke ne de coğrafyadan bahsediliyor. bunu az çok siz hayal edebiliyorsunuz (ki bu coğrafya ya kuzey afrika olabilir ya da ortadoğu olabilir, üçüncü bir seçenek yok). söz konusu köyün elektriği de, suyu da yok. suyu uzakta bir yerdeki küçük bir kaynaktan köyün kadınları her gün köye taşıyorlar. zaten filmin açılışı da böyle. şuradaki tablodaki adamın yerine kadın koyun ve hayal edin işte. kadınlar kaynak yolunda düşüyor, suyu deviriyor ve tekrar tekrar kovalarını dolduruyor. zaten coğrafya oldukça zorlu: kuraklıktan ötürü toprak çok kuru ve oldukça eğimli. köyün erkekleri ise, gün boyu hiçbir fiziksel çaba sarf etmiyor, bütün günlerini köy kahvesinde çay içerek değerlendiriyorlar (tanıdık geldi, mi?). kadınlar bu su taşıma yolunda ya da diğer fiziksel işlerde (biraz daha uzaktaki küçücük akarsuda çamaşır yıkama, yünden halı dokuma, çalı çırpıdan süpürge yapma gibi) heba oluyorlar. hamileler çocuklarını düşürüyor mesela. zaten köyü ilkel bir insan topluluğu olarak görmek de mümkün, köy dediğime bakmayın yani. köydekilerin hepsini mağaraya koyup sadece memelerini ve kukularını-pipilerini örtsek, mağara adamı olacaklar. bu derece imkanlardan ve modernlikten uzaklar.
kadınlardan biri (leyla) bir süre sonra "neden suyu biz taşıyoruz?" sorusundan hareketle birçok soru sormaya başlıyor. ardından da kadınların örgütlenmesi ve erkeklere karşı gelmesi var tabii. filmin konusu olarak bu örgütlenmeyi görebilirsiniz. sadece bu başkaldırıyı değil, köydekilerin imkansızlıkları nasıl gördüğünü, islamiyet'in teslimiyetçi bakış açısını hayatlarına nasıl yansıttıklarını, bürokratik yolların kadınlar üzerinden halka nasıl pazarlandığını, erkeğin temel içgüdülerinin kadınlar üzerinde nasıl hasarlar bırakabileceğini izliyorsunuz. güneydoğu ve doğu anadolu'ya gittiyseniz, az çok tahmin edebileceğiniz köy hayatı var aslında filmde (afyon'un merkeze uzak köyleri de, filmde anlatılan köye oldukça benziyor). filmin ortalarından sonra "bir türkiye öz eleştirisi mi izliyorum acaba?" diye kendime sordum.
böyle küçük ve ilkel yerleşimlerde, şehir hayatında da devam ettiği üzere, yaşlılara gösterilen saygının yerini itaat duygusu alır. ihtiyar heyetinin neden ismen uydurma değil, gerçek bir heyet olduğunu anlamak gerek. her coğrafyanın belli gelenekleri var. bu geleneklerin mutlak iyi ile kötü arasındaki dengesini kurcalamak, kurcalayanla alakalı oluyor. yani, kurcalayan, o çevrede sözü geçen, tanınan, saygı gösterilen, başından geçenler çevrece iyi bilinen biriyse, bu sorgulamalar dikkat çekiyor ve geleneğin dinamikleri yerinde tıkırdamaya başlıyor. ama sorgulayan o çevreden olmayan bir "dış mihrak" ise, önemsenmiyor, dikkate alınmıyor, kulak arkası edilip normalleştiriliyor. bu filmin en çok bu sorgu kısımlarını sevdim ben. müzikal olarak da değerli görüyorum. bizim coğrafyamıza ait "türkülerle derdini anlatma"nın en güzel örnekleri var filmde.
filmin tek kusuru, dublajsız, alt yazılı haline ulaşım zorluğu. ya fransızca dublajlı hali var (evet, fransızca dublaj üzerine türkçe altyazılı izlemeyi de düşündüm) ya da doğrudan türkçe dublajlı hali (ki berbat). ben gene de edinebildim orijinal dili olan arapça halini. ama bu sefer de filmin iki farklı gösteriminin mevcut olduğunu gördüm: biri avrupa, ingiltere ve amerika'ya gönderilen kopyası olan tam 2 saat süren hali, diğeri de asya'ya (sanırım sadece israil'e dağıtılmış ama asya diyeyim ona ben) gönderilen kopyası olan 2 saat 15 dakikalık hali. 2 saatlik halini güç bela buldum ben. biraz araştırmanız gerekiyor. genellikle fransızca dublajlı ve 2 saat 15 dakika süren hali karşınıza çıkacaktır. dikkat edin.
radu mihaileanu'nun daha önce hiçbir filmini izlemediğim için benim için iyi bir tecrübe oldu. yönetmenle ilgili yorumlarda da, bu filmin kendisi için bir basamak olduğunu ve kendisini daha da geliştirmek için önünün açık olduğunu okudum. daha sık film çekmesi ve filmlerinin dağıtımının sağlıklı olmasını ummaktan başka temennim yok. filmde geçen uydurma bir türkünün sözleriyle bitireyim:
"kadın güldür;
hayatı bir buket çiçektir.
kadın meltemdir;
sıcaklığı azaltır.
kadın baldır;
arı kovanından akar.
kadın denizdir;
kaç nehir onu besler, kaç okyanus onu doldurur?
kadın paspastır,
herkes tarafından çiğnenen.
kadın hayvandır;
erkek için yük hayvanı olur.
onu memnun etmek için
evde köle olur,
yük taşımaya yarayan eşek gibi.
sopayla yönetilen bütün
aptallar için cefadır!
Uyanın!
Onlar körse, sizler görün.
Başlarınızı bayrak gibi kaldırın,
Ziyan olmak istemiyorsanız!"