yaklaşık 7 yılın ardından ilk kez gittiğim ve gittiğime, gideceğime pişman olarak geri döndüğüm gocaman şehir.
gözlemlerimi "daha rahat anlatma yolum" olan madde madde yazarak iliştireyim şuraya gene her zamanki gibi.
- istiklal caddesi'ni tam anlamıyla bok etmiş seçilmiş kişi kadir bey. tarihi tramvay ın ortadan kaldırılması bir yana, raylarını söküp üzerine beton attıktan sonra yeniden oraları kazmak, istiklâl'i tam bir varoşa çevirmiş durumda. tünele kadar inen o müthiş caddenin aksaray'ın kenar mahallelerinden bir farkı yok artık. betonlaştırılan taksim meydanı 'nı da ilk kez yakından görebildim. akm'nin önüne kadar beni bırakan servisin şoförü "her ne kadar kendini hazırlamış olsan da, çok şaşıracaksın." dediydi de, "yok yaae, televizyondan gördüm, şaşırmam" demiştim. büyük yıkım oldu benim için. cumhuriyet anıtı'nın çevresine yaklaşmak yasak, istiklâl'e girişte sağ tarafta sabit polis ordusu duruyor, ray yapım çalışmaları sebebiyle şantiyeye dönen koca bir cadde... iyi bok yemişler.
- taksim ve çevresinin şantiye ve betona dönüşmesi, arap turistleri hiç etkilememiş. hatta, bombalı saldırılardan sonra turist kaybı yaşadığı öne sürülen istanbul'un en kalabalık yeri halâ taksim. geçen cumartesi sabah 6'da taksim'deydim. galatasaray lisesi'ne doğru yürürken, çevremde türkten çok yabancı turist olduğunu fark ettim (çoğunlukla araplar). bu turistlerin en önemli özelliği ise, çevrelerindeki mahvolmuş sokağa karşı hiçbir ilgi göstermemeleri, yalnızca mağaza vitrinlerine bakmak için üstünüze üstünüze yürümeleri. istiklâl'de her zaman insanlar birbirlerinin üstüne üstüne yürürdü, tamam ama bu sefer ortalıkta ahmet, mehmet, hasan da yok; omzu vurduğu gibi sizi sersemletme amacı güden, ninja formlu yabancılar var. birine çarptıktan sonra arkamı dönüp "özür dilerim" dedim ama muhattabım başka birine çarpmaya doğru gidiyordu.
- bu arap turist yoğunluğunu yalnızca istiklâl'de görebildiğinizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. sıraselviler'den aşağı doğru sallandığınızda ya da istiklâl'i bitirip galata'ya doğru yol aldığınızda, tablo daha da korkunçlaşıyor. yahu, ben izmir'de, el ele tutuşmama ters ters bakan dallamalardan rahatsız oluyor ve üzerlerine yürüyorum. 6 günden biraz daha fazla kalsaydım istanbul'da, cinnet getirip katil olmam içten bile değilmiş. galata tarafları tamamen bitmiş. kerhanesi ile ünlü karaköy bile küçük beşiktaş'a doğru evrilmek için can atıyor. bunların hepsi de arapların çoğunluğunu oluşturduğu yabancı turistlerin etkisi yüzünden oluyor. ulan, hani turizm bitmişti? hani patlamalardan sonra türkiye "turizm için ölü ülke" haline gelmişti? bizim yerli turisti evlerinden dışarı çıkarmamak için yapmış olmayasınız bu açıklamaları?
- taksim'deki bu tabloyu içine sindiremeyenler kadıköy'e doluşmuş. balık pazarı'nın paralelinde, barlar sokağı gibi, meyhaneler sokağı oluşuvermiş. gerçi, bunu beğendim. yan yana en az 15 meyhanenin karşılıklı yer aldığı dar bir sokak bana hep çekici gelmiştir. akmar'ın alt katı halâ '90'lar kokuyor, barlar sokağı (eski mekanların büyük kısmı değişmiş ya da kapanmış olsa da) gene cıvıl cıvıl, zincir'in alt katı sigara dumanı yerine artık rutubet ve nem kokuyordur (gidemedim), barlar sokağı'nı moda'ya doğru bitirdikten sonra sola dönünce sağ köşede yer alan rock pub halâ bütün asaletiyle yerinde duruyor. kadıköy'ün çehresi pek değişmemiş gibi geldi bana. pazar ve salı günleri oradaydım, ilker ayrık'ı bile yan masamda rakı içerken gördüm ama ne -istiklâl'deki gibi- bilinçsiz bir zombi güruhuna dönüşmüş bir kalabalık vardı ne de "sadece cebimdeki paraları harcamak için buradayım" diyerek eğlenmeye gelenler.
- "sadece cebimdeki paraları harcamak için buradayım" diyerek eğlenmeye gelenleri biraz daha açmam gerek: istanbul, bundan 13 sene önce, ilk kez kendisini tecrübe ettiğimde de paranın hiçbir öneminin olmadığı, söz konusu geçinmekse, türkiye'nin geri kalan hiçbir şehriyle bir tutulmaması gereken bir şehirdi, şimdi de öyle. bu yönü hep aynı olmuştur. izmir ile kıyaslandığında; izmir'de kazanılan 1500 lira izmir'deki yaşama göre makul olarak görülebilirken, istanbul için bu rakam en az 2500 liraya denk geliyor. eksi 2'de yer alan, yalnızca 3 penceresi bulunan (tuvaletinde pencere olmayan) beşiktaş'ta küçük bir apartman dairesi 1500 liradan kiraya veriliyor. böyle yerlerde kalmaktan memnun oluyor insanlar. neden? çünkü şehir merkezine yakın bir yerde oturuyorlar, abbasağa parkı'na çıkıp birkaç bira içip yıldızlara baktıkları o haftada 1 saat, onlar için adeta cennetten bir kesit oluyor. gayet hüzünlü bir hayat bu bence. bir akşam içmeye çıktıklarında da, bu insanların "harcadığı para eşittir aldıkları huzurlu bir nefes" haline geliyor tabii. ev limonatası diye satılan limonatamsı bir içeceği küçük bardakta 12 liraya içince mutlu oluyor bu insanlar. 45 metrekare evlerinde yaşadıkları hayatı unutuyorlar. evet, bütün şehirlerde yaşayanların hayatlarında bir şeyler eksik, yarım ve kötü gidiyor; kabul ediyorum bunu. ama bu kadar kendini kandırmak, yalnızca "istanbul'da yaşıyor olmak" cevabını "hayatta hoşlandığınız şeyler nelerdir?" sorusunun cevabı haline getirmek korkunç bir boyutta depresif bence. ben kendimi asardım o 45 metrekare evde 2 hafta geçirsem.
- içinde yaşayanlar korkunç bir hızla yaşıyorlar hayatı. "slow food" akımını öğrenenler ne kadar mutlu oluyorlarsa, bu hızda yaşayan insanlar da hayatlarını o kadar hızlı harcıyor. ben böyle hissettim. o yarım saatlik beşiktaş-kadıköy ya da karaköy-kadıköy vapurunun keyfine varabilen kimse yok istanbul'da. çünkü yetişmeleri gereken bir işleri, varacakları yerde yapmaları gereken angaryaları var. hafta sonları "bir yerlere kaçmak" adı altında yaptıkları şeylerin, gene koca bir hafta boyunca korkunç bir hızda yaşadıkları hayatları olduklarını göremiyorlar. yukarıda yazdığım harcanan para, 45 metrekare ve kendini asma fikirleri, şu hızın içine düşünce beynimde müthiş fikirlermişçesine parıl parıl parladı.
- bir yerden bir yere gitmek (uzaklığı abartmadan düşünmek gerek bunu tabii. kartal'daki işinden çıkıp beylikdüzü'ndeki evine gitmek isteyen insandan bahsetmiyorum burada) en az 2 saat alıyor. şişli'den önce beşiktaş'a, sonra da kadıköy'e gitmek istedim bir gün. iş çıkışına denk geldiğimi de unutmuşum (kabaca 17:00-20:00 arası). taksiye binip akaretler'den beşiktaş iskele'ye ineyim istedim. yalan söylemiyorum; 1,3 kilometreyi içinde bulunduğum taksi tam 45 dakikada alabildi. ve halâ akaretler'deydim. sanırım duraklamalarda çok cüzi bir miktar yazan taksimetre 6-7 lira yazabilmişti. taksimetre bile hesaplamak istemiyor bak, akıp giden zamanın önemsizliğini, hızlı yaşamı, boşuna harcanan hayatları düşün. ben izmir'de aynı mesafeyi (1,3 kilometreyi) otobüsle 15-20 dakikada alıyorum, eğer alsancak ya da buca'da değilsem. kendini asma fikri şimdi daha da parladı mı? neyse, bu asma mevzusunu fazla uzattım. kusura bakmayın.
- beşiktaş'taki kabalcı kitabevi kapanmış, kadıköy'deki penguen kitabevi (ithaki yayınları'nın da sahibidir aslında burası) tchibo garabetine dönüşmüş, seyhan müzik ve alkım kitabevi zaten uzun yıllar önce yok olmuş, beşiktaş'taki kazan bile değişmiş. en azından çarşı'daki arka bahçe yayıncılık kendini geliştirip mağaza içine sabahtan akşama dota ya da wow gibi mmorpg türündeki oyunlar oynayan iyi niyetli inek* gençler koymuş. akmar'ın alt girişinin yanındaki adını hatırlayamadığım çizgi romancı da güzel.
genel olarak benim için eskiyi özlem ve bol bol hüzünlenmek oldu istanbul'un yeni adı. kadıköy iskele yakınındaki park büfe'nin halâ açık olması, amerikanlı sosislisinin 10 yıl öncesindeki kadar güzel olması ağlatıyordu beni neredeyse. fiyatını 4 buçuk lira yapmalarına bir süre kafayı takar gibi oldum (10 yıl önce 1,25 liraya 4 tane gömüyordum ben bundan deli gibi içtikten sonra) ama ağzımdaki tat gözlerimi buğulandırmaya başlayınca unuttum onu da. "en son ne zaman yedin buradan?" diye soran yeni büfeciye "7 yıl kadar olmuştur. tadı halâ aynı geliyor bana" cevabını verdiğimde, bana baktığı gözlerinin içinde, o zamanlardaki halimi de gördüm. hayat hızlı geçiyor işte. ister istanbul'da olup bunu fark edemeyecek bir ruh halinde ol, ister izmir'de olup keyif pezevenkliği yapıyor olduğunu iddia edenleri gözlemle; değişen bir şey yok. içinde olmayınca ya da içinde olmaya uzunca bir süre ara verince, her yer hüzünlendiriyor insanı sanırım.
ne güzelliği dillere destan bir sevgili ne adına masallar yazılan bir kadın ne de gözyaşları bile inciye benzeyen bir şehirsin sen istanbul. beni defalarca aldatmış, bundan keyif almış, kendi çürümüş içini fark edemeyen, kendisine yabancı olanlara "gel, buyur, beni keşfet" demeye devam ettikçe eski güzelliği bile isteye çarpık bir tabloya dönüşmüş, anılarda kalmaya mahkum bir metressin.
eski anılarımın hatrına, lütfen tamamen yok olmamaya çalış.
edit: "hiç mi güzel bir şey yaşamadın yahu?" diye soranlar olabilir. evet, yaşadım. adı faik 'ti.