20 milyon TL’lik bütçesi ile son zamanların en yüksek bütçeli filmi olma özelliğine sahip, 6 kasım 2020 vizyon tarihi belirtilen fakat (bkz: koronavirüs) salgını nedeniyle ileri bir tarihe ertelenen türk yapımı film. başrolünde (bkz: ufuk bayraktar) oynamaktadır.
dayı denilen kişi anneden küçük ise genelde işe yaramazın tekidir. elbet istisnaları vardır ama son çocuk olan dayılar bir türlü iflah olmazlar. kendimden biliyorum.
babayla yakın olamayınca, her nerede ve nasıl bir ruh hali içinde olursa olsun, her zaman yanında olmaya çalışan akraba, baba yarısı.
bende iki tane vardı. büyük olana fiziksel, küçük olana ruhsal olarak benzediğimi anneannemden sıklıkla duymuşumdur, duyuyorum da halâ. büyük dayım fevri, lafını sakınmayan, kızınca çevresinde sessiz bir tsunami yaratıp ortamdan uzaklaşan, insan ilişkileri minimal ve sığ, aile ilişkileri ise mesafeli bir adam. halâ sağ, sık görüşemiyorum. küçük dayım ise, anneannemin ve babamın babası olan dedemin kardeş olmalarından dolayı devasa boyutlarda bir yumak halini almış sülalenin barış elçisiydi. en uzak akrabaların bile herhangi bir sorunu ya da birbirleriyel küskünlükleri olduğunu duyduğunda, afyon'dan izmir'e, ankara'ya giderdi sırf onları barıştırmak için. herkes de onu böyle bildi: kendisinin değil, başkalarının mutluluğunu sağlamak için didinen bir uzak akraba.
çok tutarlı değildi özel ve aile hayatında küçük dayım. kafası estiği gibi evi terk edip aylar sonra geri dönen bir eşi, karşılıksız sevgisini başına buyrukluğa dönüştürmüş iki kızı vardı. ölene kadar uzun lark sigarası içti. uzun yıllar alkol tüketip son yıllarında dine döndü. hiçbir zaman belirli kalıplara saplanıp kalmaya inanmaz, açık fikirli olmayı öğütlerdi. öğütlerinin hiçbirini kendisi uygulayamamış olsa da, benim adıma babadan öteydi. annem ayrı ama anneannemi bile o kadar sevmiyorum.
öleli 6-7 yıl oldu sanırım. mezarına, ilk gömdüğümüz gün ve sonraki yıllar içinde bir kez olmak dışında, hiç gitmedim. parsel numarasını bile hatılıyorum, gitsem bulurum herhalde. tek başına kaldığı yeni evinde banyodan çıktıktan sonra, üzerindeki bornozla birlikte uzandığı koltuğun üzerinde geçirdiği kalp krizi sonucu sessiz sedasız göçüp gitti. son anlarında koca evde tek başına olduğu için, son 2 yılında kafayı sıyırmanın kıyılarında dolaştığı için, çevresindeki bütün eski dostları ve sözümona yakın akrabacıkları kendisine deli dediği için otopsi yapılmalıydı. öldüğü eve girmek istedi annem, zapt edemedim. 2 gün önce içinde birinin öldüğü eve girince, gerilim filmlerinde sıklıkla karşılaşılan hayaletleri görmek mümkün oluyormuş. kokusu halâ evin içindeydi, ev her zamanki gibi derli topluydu. cebinden ayırmadığı tespihi, eve dönmeyeli 4 yıl olmuş karısının ve çocuklarının fotoğraflarının yanında duran ve gözbebeklerinden iyi niyet fışkıran, bıyıklı fotoğrafı, masanın üstünde duran yarısı yenmiş makarna dolu tabak ve yanındaki boş tencere, bir süre sonra burnumun direğini kırarcasına hissettiğim şampuan kokusu... tespihi ben aldım yanıma, annem de çerçevesinden iyi niyet damlayan fotoğrafını aldı.
sonraki gün cenazesi vardı. afyon'daki en güzel cami olan imaret cami'sinin, güneşi bütünüyle yansıtan avlusundaki mermerlerine bakakaldığımı hatırlıyorum. önce öğle namazı, sonra cenaze namazı, en son da kabristana gidiş olacaktı. öğle namazını kılmak için dev caminin içine giren kalabalığa katılmayıp musalla taşının yanında dayımla birlikte durmak isteyen üç kişiydik: ben, küçük kuzenim mehmet ve büyük kuzenim halit abi. o sırada, caminin avlusuna kadınların giremediğini ve avlunun hemen dışında bekleştiklerini hatırlıyorum. annemin kan çanağı olmuş gözlerine, birkaç gün önce yetim kalmış kuzenlerimin timsah gözyaşlarına, hayatı boyunca dayımı en çok inciten insanların tartışmasız olarak ilk sırasında olan yengeme bakmıştım. bir süredir önümde duran, elimi sıkmak ve taziyelerini iletmek için bekleyen uzak akrabama bakışlarımı çevirdiğimde yüzümden şer aktığından eminim. o akrabanın kim olduğunu hatırlamıyorum ama bir süre suratıma garip bir ifadeyle baktığını hatırlıyorum.
kabristana giderken, halit abim dayımla birlikte mezarlık aracının (ya da adı her ne boksa) arkasında oturmak istedi, yalnız bırakmadık ve gene aynı üç kişi olarak (ya da dayımı da sayarsak dört kişi, bilmiyorum) o kısacık yolun hıçkırıklarla bezeli fon müziğini dinledik gidene kadar. kabristan, satın alınmış mezar yeri, imamın bir şeyler okuması, hıçkırık müziği... dayımın cansız bedeninin toprağın altına itinayla yerleştirilmesi gerekiyordu ve bunun için de birkaç kişinin deyimin sözlük anlamıyla "ölmeden toprağın altına girmesi" gerekiyordu. mehmet'in beti benzi çoktan atmıştı, halit abim fazla istekliydi, babamın gözlerine baktığımda başıyla bana işaret ettiğini gördüm ve toprağın altına indim. elindeki megafona var gücüyle bağıran imamın bizi yönlendirmesi, o cansız bedenin artık dayım olmadığını fark etmem ve halit abimin artık çıldırış sınırına oldukça yaklaşmış sayıklamaları ölene kadar benimle olacak.
"dikkatli tutun. sırtını duvara, başını kıbleye doğru çevirin. toprak düz değilse düzeltin. yatırın."
imamın direktifleri, artık sisli bir kış akşamı fazlasıyla içmiş olduğum ve evin yolunu zar zor bulabileceğime inandığım günleri getirmişti aklıma. hiçbir şey duymadan ama gene de söylenilenlere uyarak hareket ettiğim ilk ve son an bu olmuştur hayatımda şu ana kadar herhalde. kefenini yırtıp dayımı omzundan öptüğünü gördükten sonra halit abimin yukarıya çıkması gerektiğinden emin oldum. onun yukarıya çıkmasına yardım ettikten sonra, son bir kez dönüp omzu açıkta, ruhu kim bilir nerede olan dayıma baktım ve kendimin çıldırış sınırına yaklaşmış olduğumu fark ettim. yukarıdan bir ses geldi, yardım ettiler ve çıktım.
üniversitedeydim halâ ve istanbul'a döndüm bir sonraki gün. annemler afyon'da kalıp anneannemin dayımın yanına gitme isteğini azaltmaya çalıştılar. ev arkadaşım evde değildi, uzun bir süre de gelmeyecekti. tespihini ve annemin ben farkında olmadan çantama koyduğu fotoğrafını masanın üzerine bıraktım ve evden çıktım. kendimi kaybetmenin ucuna kadar içip eve güç bela döndüğümde, beni, tekli koltuklardan birine oturmuş, yıllar önceki haliyle bana ilk kez sakal traşı olmayı öğretirken attığı bakışla bakan, birkaç gün önce kendi ellerimle gömdüğüm dayım bekliyordu. 2-3 saat konuştuk. babamla aramın bozulmasında babamı suçlamamam gerektiğini, benim kendi abisine (büyük dayıma) çok benzediğimi, çocukken abisinin onu birçok kavgadan adeta ölüme atlar gibi atlayarak gelip kurtardığını, kendisiyle dalga geçme yetkisi olanın sadece o olduğunu, kendisini sevdiğini iletmemi, annesini (anneannemi) özellikle son zamanlarında çok üzdüğünü ve kendisini affetmesini istediğini iletmemi söyledi. ben de ona karşı hiçbir zaman açık açık gösteremediğim sevgimin sınırlarında olduğumu ve eğer kabul ederse, beni de yanında götürmesini istediğimi söyledim. "tezin ne olacak?" dedi, "sıçarım teze, zaten hukukla ilgili bir şey yapmayacağım. zerre önemli değil benim için." dedim. "anneni bile isteye üzme hakkın yok." dedi, cevap veremedim bir süre. devam etti: "sen ilkokul ya da ortaokuldayken, annenlerin yazlığına hep birlikte; gamze, şule, ayper yengen olarak geldiğimizi hatırlıyorum. yüzmeyi bilmediğin için gamze'nin sırtına çıkmışsın derinlerde. kendisini nasıl boğmaya çalıştığını anlattığını ve kahkahalarla güldüğümüzü anımsayabildin mi?". "evet, şu zamana kadar deve güreşi yapmama nedenimdir o olay. gamze de çok korkmuştu." dedim. bir süre daha eski ve güzel anılardan konuştuk ve sızmışım. sabah kalktığımda ise kapı çalıyordu ve gelen kapıcıydı. eve hep kız attığımızı, alemden aleme koştuğumuzu, haytalık ve itlikten başka hiçbir boka yaramadığımızı düşünüyordu. "dün gece konuşma sesleri gelmiş sizin evden. komşuların bazıları da kapıyı çalmış ama açan olmamış. gene mi alemdeydiniz?" dedi. "evet" dedim, "4 kız vardı, tek başımaydım evde. hayatında böyle ortam görmemişsindir. git, albay eskisi yöneticiye de söyle bunu. bir sonraki aleme çat kapı gelmekten çekinmesin" dedim ve kapıyı kapattım. 2 hafta boyunca hiçbir şikayet gelmedi. zaten evden de çıkmadım bu süre içinde.
o gece şiir yazmışım dayıma. onunla konuşurken mi, yoksa kendimi kaybetmenin kıyısına kadar içerken mi yazdım; hatırlamıyorum. kendimi mi anlatmışım, yoksa onun bende yarattığı boşluğu mu; bunu da bilmiyorum. gidip mezarına bırakmak da istedim birkaç kere ama yemedi galiba. mezar başında görünmeyen biriyle konuşmak için yaşım geçti artık. kendim için şuraya bırakayım. belki buradan okuyabilir o da.
"tutarsız ön yargıların yıktığı hayaller
hiçbir halta derman olmayan sevimsizliklerin izdüşümü
yalnızca bomboş, bembeyaz bir sayfa olsaydı eğer,
yaşamın amacı her gün ölüp ölüp yeniden dirilmek değil,
hayallerin peşinden gidildiği, çöldeki o vahaya ulaşmak olurdu.
karanlık imgelerin önünü görmesine engel olduğu çocuk
sen hiçlikten ve her şeyden doğdun
ölebilmen, yeniden doğabilmen için önündeki tek seçenekken
sen, kurdun gırtlağındaki bir parça kanlı, taze koyun oldun
belki doğamadın son bir kez, belki ölemedin hiçliğin ortasında
kelimelerin yeteri kadarını ceplerine doldurup
attın hayaller ırmağına, sen olamamanın doğasına
adımların seni en başa döndürdü,
sessiz çığlıklar bürüdü dört bir yanını
esefle kınadılar bastığın yerlerden çıkan masumiyet çiçeklerini
elini savurdun, uzaklaştırmak istedin çığlıkları, çığlık atanları
"hiçbir şey medeniyeti"nden uzaklaşmak, kaçıp gitmek istedin buralardan
bir süre sonra ayakların geri geri gitmeye başladı, kelime anlamıyla.
çığlıklar haykırışlara, adımlar umutsuzluğa, arayışın cehenneme dönüştü.
sana sen olduğun için itaat eden hayallerin
bir bir yok olmaya, sensizlik nehrinde kaybolmaya başladı.
kimsin, nesin, diye sordun umutsuzluğa umarsızca
tek kelime etmeden bekledi seni ararcasına
yolun önünde mi, arkanda mı olduğunu fark edemeden
sırılsıklam bir karanlığa yuvarlandın.
toprağın altındasın artık sen.
hiçbir şey göremedin bir daha
geri de dönemezsin bundan sonra
sırtını dayadığın şey, şeylikten çıkmış bir benlik
yüzünü döndü sana; seni sarmalarcasına bakan bir sen gördün."
gittiğin bir yer varsa, benim için oradaki çocuklara da sakal traşı olmayı öğret dayım.
not: bu girdiyi youreads'te 2 ay kadar önce yazmıştım saatlerimi harcayıp. ara ara küçük dayım aklıma geliyor ve açıp okuyordum. burada kalsın, daha rahat okurum. kim bilir; belki o da buradan daha rahat okur.
sevdiklerinizi, kendileri henüz hayattayken, bir daha hiç sevememecesine sevin, öpün. öpüyorum seni dayım.
Temelde annenin erkek kardeşi anlamı taşısa da, argo olarak bir yerlerde işinizi görüp size yardımcı olabilecek şahıslar için de aynı tabir kullanılır.
'alçak yerlerde yüksek tanıdıkların olsun' atasözünde bahsedilen tanıdık tam da bu dayı kelimesinin karşılığıdır. Bu atasözünün manası aşağı yukarı şudur; okul, banka, belediye, hastane vesaire gibi yerlerde bir müdür bir doktor bir başkan gibi tanıdık şahıslar günlük hayatta çok iş görücü niteliktedir.
Tabi bu bizim gibi muz cumhuriyeti vatandaşları için çok daha fazla geçerlidir. Sıradan bir belediyeye sıradan bir personel alımı yapılırken, örneğin mühendis alınırken, riyakarlık kalitenin önüne geçer ve mühendisin niteliğinden ziyade belediye yetkilileriyle yakınlığı önemli hale gelir.
Ne yazık ki toplumun tüm kesimlerini kapsayacak sistematik bir işleyiş ve düzen olmayan muz cumhuriyetlerinde hak sahibi olsanız dahi "dayı"nız olmadan işlerinizin görülmesi çok zor ve dolambaçlı olacaktır.