hakkında bir şeyler yazmak ıstediğim şair (tarihçi, babil piçi, musa'nın yancısı, kanto aşığı, dil değil algı devrimcisi ve daha pek çok isimle anılan şahıs).
eh hakkında yazabileceğimi düşünüyorum. Çünkü kendisini çok seviyorum ve bir şeyi eksik bırakmak istemiyorum.
ece ayhan çağlar'dır tam adı. memur bir baba ve ev hanımı bir annenin ikinci çocuğu olur kendileri. ankara siyasalı bitirir ve kaymakam olarak görevine başlar. bu arada evlenmiştir de. peki bu "düz" adam nasıl oldu da "huzursuz" şair olabildi? ne değişmişti veya zaten içindeki şairi mi hapsediyordu? bence ece ayhan'ın hep kendi dünyası vardı. kendi kaçış yeri olan ve orada mutlu olduğu bir dünya ve bu da onun içinde bir şeyler olduğunu gösterir. kaymaklık göreviyle birlikte onun için nefret objesi olan devleti de iyice tanır ve daha fazla dayanamaz bu kuralcılığa, körlüğe, cahilliğe veya adına ne derseniz tüm o bozulmuşluklara. ıstifa edip "nefes aldığını hissettiği" tek şehir olan istanbul'a döner. ıstanbul onun için hayalindeki dünyaya en yakın yerdir bu pislik çukuruna benzer gerçeklikte. döner ama pek de iyi başlamaz bu öykü ( neye veya kime göre iyi?). 6 yıllık eşi vefat eder ece ayhan'ın. o da dünyasına daha çok sarılır ve kaybetmek istemez. ılk kısa şiir kitabı zaten yaklaşık 8 yıl önce çıkmıştır ve yavaş yavaş kendini bu dünyaya anlatmaya başlar. ortodoksluklar'ı yazar. anlatmaya değerdi der kitabında bence. her şeye rağmen anlatmaya değerdi. hastalığına kadar devlet ve tabiat adlı cok guzel bir kitap daha yazdı ama bu tümör denilen illet onun da peşini bırakmadı. ölene kadar uğraştı bununla, daha doğrusu çevresi uğraştı o ise sadece dünyasını yaşatmaya çalışıyordu. 2002 yılında da izmir'de hayata giderayak bence" zerdüşt'ün veda'larından biriyle birlikte veda ediyorum sana. ayrıca veda'ların konu başlıkları ne öyle biraz daha zorlasaymışsın da hiç okunamasaymış!"dedi (muhalifliğin sembolü olan ece ayhan'ın ölüm yılıyla akp iktidarının çakışması ne büyük tesadüf değil mi?).
şiirine gelince...
onun bir mesaj derdi yoktu. bazi kimseler görüyorum her cümleden bir şey çıkarmaya çalışıyorlar. bence beyhude bir gayret bu zira ece'nin mesaj derdi yoktu. canı isterse verirdi istemezse vermezdi. bu kadar. şiirlerinde tarihin yerine gelirsek şöyle diyebiliriz:
o tarihi okumadı sadece o tarihî yaşadı.
ıkinci meşrutiyetin atlı tramvaylarından bahsetti ya da babil'deki propagandalardan; kudüs farelerinden bahsetti ya da tanzimat hakkında konuştu o. onun tarihi kendi dünyasına yansıyan kadardı. belge olmaları için yazmadı şiirlerini o sadece yazdı ve onlar ece'nin belgesi oldular. o durağanlığı sevmezdi. ölmeden önce bile istanbul'dan kalkıp izmir'e gitti mesela. o gelenekleri sevmezdi, tutsak olamazdı o. aykırıydı biraz, mesela gözümüzün soldan sağa okuma alışkanlığına bile sitem ederdi. biraz da serseriydi belki ama o hep yeniydi. yeni hep iyi midir? konumuz bu değil ki. o her zaman iyi olduğunu iddia etmedi. bu huysuz adam hep azınlık olduğunu hissetti. hep ezilmiş ya da umursanmamış hissetti kendini. onun için karaşın olarak anılmak istedi veya onu öyle anmaya layık gördüler. ayrıca sanskritçe gibi fonetiği güzel, kendi güzel ve karmaşık şeyleri severdi. o hindistan'a yolculuk yaparken istanbul gerçeklerini unutmazdı. kanlı nigâr'dan bahseder, kantocu peruz'u özlemle anardı. o galata'yı da severdi, ona maviliği çağırıştıran üsküdar'ı da. beşiktaşlı babalari da severdi, akdeniz pencerelerinin önünde oturanları da. ıbraniceye de boş değildi. dedik ya o devrimciydi. dışındaki sistemden önce içindekini devirdi o. ıcindeki harmonie'leri kırdı ve bu yüzden dıştakileri yıkmak ona zor gelmedi. gerçek bir devrimci gibi davranmıştı yani.
o anlaşılmak istemiyordu. dünyası ona kalsın ama insanlara da kendi dünyalarını kurması için bir ilham versin istiyordu bence. lautréamont, rimbaud veya zerdüşte benzetebiliriz kendisini bu konuda. şiirini okurdunuz ve sonunda içinizde hayal edilen resimler ve bir duygu kalırdı. artık ne hissettiyseniz dünyanızda ne kurduysanız o.
onun vicdanı da vardı. evet vicdan denen bir sey vardı ve o buna sahipti. hep doğruyu mu yapıyordu? asla. deniyor muydu? bilemem. ama hep ezilenleydi. yeri geldi ölü macar cambazlar ya da ölü bandolar için yazdı. yeri geldi devletin aldıkları için yazdı. yeri geldi sabah sabah dokunulan cocuklar için yazdı. yeri geldi çuvala sığmayan cesetler için yazdı. hep yazdı o. elinden bu geliyordu çünkü. yazdı. kahraman değildi veya bir anti-kahraman. o ece idi. eşekleri sevmez çocukların gülmesini isterdi. o çiçeklerde uyuması gereken çocukları toprağın bağrında uyutanlara karşıydı. benim dünyamı kurmama çok büyük katkıları olan bir adamdı. çiçek yüzlü dört ayaklı bir kuştu o benim dünyamda. ve öyle kalabilir. huysuzdu evet ama bu boşuna değildi. bu dünyaya başka nasıl dayanabilirdi ki? nasıl? asıl bu dünyaya "normalce" dayanan bizler değil miyiz huysuz olması gereken? neyse herkesin işi kendi gönlünce. diyeceğim o ki bu dünyadan sıkılan ve türkçe bilmek istemeyenler için bir vahadır ece. benim çivit badanalı, erguvanlı ve gece olunca kararıp şeytanların ortalıkta dolaşıp kurban aradığı dünyamda o güvenli yerdir. biraz karmaşık oldu kusuruma bakmayın. ya da bakın nasıl isterseniz takılın. ama bir sorum var nolur onu cevaplayın. Girdimi ece'nin diğer insanlara ecece sorduğu bir soruyla bitirmek istiyorum.
gezi'den sonra hortlayan #şiirsokakta hareketiyle gençler arasında adı duyulan bir şair ece ayhan. bu politik atmosferde en çok alıntılanan şiirleri meçhul öğrenci anıtı ve mor külhani oldu benim gördüğüm kadarıyla.
bu şiirlerin birinde "Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında Bir teneffüs daha yaşasaydı Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür Devlet dersinde öldürülmüştür" diyor.
diğerinde " Şiirimiz kentten içeridir abiler Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?"
ben de bunu yazarken acaba kullanıcı adım "düzayak çivit badanalı kent" mi olsaydı diye düşündüm.
ahmet soysal: ikisi nasıl bir arada olur. içerikteki o iki unsur? karanlıkla iyimserlik nasıl bir arada olur şiirde, sıkı örülmüş bir şiirde?
ece ayhan: ama, insanın yarısı kötülüktür, bence.
a.s.: yarısından fazlası hatta, diyorsunuz…
e.a.: türkiye’de fazla. yüzde 99. 60 yaşına kadar birtakım şeyler gördüm. sözgelimi, edebiyatçı arkadaşlarımın 'yüzde 99’u pis herifler'. yaşayarak gördüm! 'ya sahtekâr, ya hırsız.' (…)
''bir iş artık benim için zorunlu hale gelmiştir... ben ‘’bir çocuk romanı’’ yazıyorum. üç-dört günde yarım sayfa ancak olabiliyor. gerçekten sıfır tüketilmiştir. senden dileğim şudur: çocuk romanlarıyla hangi yayınevleri ilgileniyor, yazı makinesi sayfası kaça, ya da forması, ya da toptan ne veriyorlar, aşağıda yukarı kaç sayfa istenir? hiç değilse elime ilerde üç-beş kuruş geçer. senden ne saklayacağım, gün geliyor mektup için pul almak bile benim sorunum olabiliyor. bence her bir şey sınıfsaldır üç aşağı – beş yukları.''
''ece ayhan’dan 'arif damar'’a mektup (ıı) , 6 ekim 1980” hayâl dergisi, ocak 2014, sayı: 48 (mektup özel sayısı-ıı), s.16 (yazıya geçirdiğim bir kısmı) mektubun tamamı için: [zaferyalcinpinar.com/... mektup]
neden böyle yazıyorum, neden böyle direniyorum ben de bilmiyorum doğrusu. merhaba!
''elli gün ankara’da kaldım ve sonuç başarısızlıktır! 3 ocak 81 cumartesi günü ankara’dan doğru çanakkale’ye geçebildim işte; baktım cebimde 800 lira kalmış, bunun 750 lirasını otobüse verdim. ve kısacası yalova köyüne sığındım bu kara kışta. buz gibi soğuk ufak oda, kırık camlardan içeri rüzgar giriyor, ben yer yatağındayım giyinik, annem divanda, '38-39 kiloya düşmüş kadın', halsizlikten yere oturunca mutlaka birisinin onu tutup ayağa kaldırması gerekiyor, sanıyorum elli günlük ankara serüveni bende izler bırakmıştır anlıyorum. cüneyt ayral, cemil eren, ergin günçe bana ufak da olsa bir iş bulabilmek ve ankara’da tutunabilmek için çabaladılar, 'olmadı, olmadı'.''
----
ece ayhan ve leyla erbil arasındaki savaş;
ece ayhan ‘nurullah ataç ya da ata beylerden ve talihsiz bir şiir sahtekarı’ başlıklı yazısında isim vermeden leyla erbil‘den şu şekilde söz etmesiyle başlamıştı: ‘‘yine aynı tarihlerde fikret ürgüp elindeki dergiyle, levent’te, gençliğinde bir ara midillili olmuş ve sait faik’ten iğrendiği halde, ölünce sait faik’in son sevgilisi olduğunu ileri süren bir kadına giderek ‘ben bir şair keşfettim’ diyor. rusya’ya kaçakçılık yaparak zenginleşen bir taka sahibinin kızı olan bu tuhaf kadın yeni dergi’yi görünce ‘aaa bu eski şair yahu!’ diyor.’’
‘‘üstelik tanrıçay’ın öyle kişilik bozukluklarına, çirkinliklerine tanık olmuştum ki, şiiri de gözümden düşmüştü. gene üstelik şiirlerine öyle pek bayılanlardan değildim. son ziyaretinde, onu övemememin sıkıntısıyla ama şiirine de haksızlık etmemek için bir öykü uyduruverdim. kendimin söylemediğini bir başkasına söylettim: artık yaşamayan bir şair arkadaşımıza. güya arkadaşım, bir gün bir şiiriyle koşa koşa gelmiş, bak yeni bir şiiriyle koşa koşa gelmiş, bak yeni bir şair keşfettim, müthiş! demişti, tanrıçay için. çok sevindi tanrıçay, açık açık sevindi. (…)
hem fikret de levent’teki eve gelip, senin için, ‘bak çok iyi bir şair keşfettim’ falan dememişti o gün; ben seni o zamanlar insan sanıyordum, biraz mutlu olabilmeni, yatışmanı sağlamak için uydurdum o hikayeyi hahahay! sevsinler! ayol fikret’in kendinden haberi yoktu ki başkasını keşfetsin. o benli belkıs’ı keşfetmişti son son! (…) 'devlet misin sen ulan', seyyar ceza sömürgesi gibi gezinip durdun aramızda, kimsin sen, mit misin? 'ajan provakatör'! utanmadın mı onca adamı süründürmeye devletin mahkemelerinde? anarşistmiş, 'devlete ve tüm kurumlarına karşıymış'! hahahay. gülerler adama… öyleyse kimi kime şikayet ediyordun, ne arıyordun devlet kapılarında, kimleri dava ediyordun devlete ha! haksız olduğunu bile bile yaptın bunları keçi sakallı iblis! ben, osman’ın, cavit’in, can’ın, günay’ın, ibrahim’in, cem’in, sana yardım edenlerin yanındaydım hep, musibetsiz mendebur, inadına sana da başkalarına da yardıma devam edeceğiz, inadına haberin de yokmuş yardım edildiğinin!… altı yerde mahkemeye verdin osman’ı, bezdirdin, insanları, bıktırdın!’ “ leyla erbil.
'''nilgün marmara'’nın en belirgin özelliği; mülkiyet duygusu’nun olmamasıdır. kızıltoprak’taki evinde oturuyorlardı. evlenecek. ev kocasının. salonun parkeleri bir milim inceltildi, yeniden cila yaptılar. haftasonları onlarda kalıyordum. “bak ne güzel oldu” dedim. “misafirler için artık salonu kullanmayın, benim kaldığım odayı kullanın.” dedim. o da “insanlar kullanmayacaksa ne işe yarar!” demişti. nilgün marmara’nın nikâh şahidiydim. kadıköy’deki nikâhta hiç süslenmedi, gelinlik giymedi. şöyle bir mavi sürmüştü gözüne, herhalde rimel. ben bazen tezer özlü ile nilgün marmara’yı birbirine karıştırırım. sahi, nilgün marmara ile tezer özlü yaşadı mı patron?!''
ece ayhan
öküz dergisi, sayı: 2000/2, s.2
---
ilhan berk'ten mehmet fuat'a mektup;
'' sevgili memet fuat,
(…) şimdi aramızda önemli bir konuya geçiyorum.
ece’nin iki kitabını mehmet taner’e basması için söylemiştim. bastı. ama ece hâlâ kendine gelemedi, yani üzgün, atılmış buluyor kendini. beş parasız da. yalnız bana her gün yazıyor, telefonla konuşuyor. bir arkadaşım mülkiyeliler birliği’nde kalmasını sağladı. (…) orada kalması için baskı da yapıyorum ona: başka olanak yok çünkü şimdi de buralara geleceğim diye tutturdu. mülkiyeliler birliği ile ilişkisinin kesilmemesi için baskıyı sürdüreceğim. bunları bir sana yazabilirdim. böyle de aramızda kalması gerek. kitaplarım yankı yapmadı diye öfkeleniyor, umutsuzlanıyor, yazko için bir konuşma yaptım onunla, gönderiyorum....
ece, atılmış durumda. büyük bir şair, biliyorsun. buna dayanamıyorum. sana (yine) sığınıyorum anlayacağın.
konuşmaları hemen basmanı istiyorum. böyle öte yandan benim giriş yazımdan ikinci paragraftan tek sözcük çıkarmanı istemem.
ece de bu şartı koydu kendisi için, ama cümle düşüklüklerini ayarlayabilirsin, ben sana bıraktım.
(…)
ilhan berk, 1982
lhan berk’ten mehmet fuat’a mektuplar, “elin üstünde gezsin”, hazırlayan: sevengül sönmez, yky, 2012, s.102
nilgün marmara -ben daha çok zelda'yı seviyorum- ile aralarında bir şey var mı yok mu bilinmez. Lakin ona yazılan/yakılan en etkili ağıt ece ayhan'a ait bana göre. burada geçen 'etkili' sözcüğü kullanımda doğru bir seçim mi bilemedim.
buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür devlet dersinde öldürülmüştür
devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: -maveraünnehir nereye dökülür? en arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: -solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.
bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır: yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım
o günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır: ah ki oğlumun emeğini eline verdiler
arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri: aldırma 128! intiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.
en sevdiğim şairdir kendisi.bir anda sevgim oluştu ona ve hiç gitmiyor çünkü her gün ona ait yeni bi şiir yeni bi dize görüyorum ve bir kez daha hayran kalıyorum kendisine.adı garip şekilde prenses anlamına gelen ecedir hikayesi hakkında maalesef pek fikrim yok ama öğrenmeye can atıyorum.aynı zamanda hayatını karıştırırken öğrendiğim üzere 1962 yılında güründe kaymakamlık yapmış yani gayet yönlü bir insandır kendisi.
şair kimliğinden bahsetmek gerekirse yatılı şiiri kara şiir olarak nitelendirmiştir ikinci yeni şiirini.duyumlarıma göre de biraz huysuz bir insanmış hastanede yatarken arkadaşları ona yardım ederken benim paralarımı çaldılar diyerek şikayet etmiştir.ne kadar doğru bilemem belki de haklıydı adamcağız. şiir kitapları: Kınar Hanım'ın Denizleri (1959) Bakışsız Bir Kedi Kara (1965) Ortodoksluklar (1968) Devlet ve Tabiat (1973) Yort Savul (Toplu Şiirler, 1977) Zambaklı Padişah (1981) Çok Eski Adıyladır (1982) Çanakkaleli Melahat?a İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi (1991) Sivil Şiirler (1993) Bütün Yort Savullar (1993 Bütün şiirleri), Son Şiirler (1993)
bi kaç güzel dizesinide buraya bırakayım bakmak isteyen olur belki;
ne yani abiler bu ülkede çocuklar hiç gülmeyecekler mi? ne olurdu yani bi senede insanlık moda olsa? ey yalnızlık herkesin koynuna girip çıkarsın da bi tek benimle mi düzenli ilişkin var? sevdiklerimizi tekmelemeye anne karnında başlarız
ikinci yenicilerin biçim ve içerik yönüyle en özgün ismi.
tanınırlığı 1954'te "türk dili" dergisinde yayımlanan "üç gencin kalbi" ve "ıslak" adlı şiirleri ile yakalayan sivil şair, "ikinci yeni" adına karşı çıkıp yerine "sivil şiir", "kara şiir", "sıkı şiir" adlarını önermiş ve kendisi de bu adları kullanmış.