her ne kadar 1.5 tane katolik başkana sahip olsa da, katoliklerin pek sevilmediği bir ülke. ikinci dünya savaşı ertesinde, solcular kadar olmasa da, katolikler de bir nevi "potansiyel düşman" olarak görülmeye başlanmış. bunda elbette ülkedeki protestan çoğunluk ve abd kültürünün protestanlık temelli olması etkili.
catholicism and american freedom: a history başlıklı kitabında john mcgreevy, 20. yüzyıldaki amerikan liberalizminin karakteristiklerinden birisinin anti-katolik olmak olduğunu söyler.
abd'li katolik arkadaşlarım üzerinde gözlemlediğim kadarıyla, bu antik-katolik duruş amerikalı katoliklerin orta çağı idealize etmelerine sebep oluyor. avrupa katolikleri arasında bu kadar çok orta çağ özlemi çeken yoktur sanırım.
buradan da abd'li katoliklerin neden papa franciscus ve hatta ikinci vatikan konsili kararlarına karşı çıktığını anlayabiliriz. toplumda var olan anti-katolik hava, onları epey muhafazakarlaştırmış. ama bu muhafazakarlaşmaya fanteziler de girdiği için, orta çağı idealize etmeleri gayet normal görünüyor.
diğer bir husus da anti-katolik duruşa tepki olarak abd'li katolikler "aman protestan olmayalım" konusunda çok endişeliler. mesela latin ayininin zorunlu olmaktan çıkıp, her halkın kendi dilinde ayin yapmasının teşvik edilmesi abd'li katoliklerin en çok rahatsız olduğu konudur sanırım.
ama burada yanlış olan nokta, bazı kişilerin bu işleri abartması ve hristiyanlık inancının özünü gözden kaçırması oluyor. mesela orta çağ dönemini "aabii ne güzelmiş ya, herkes dindar katolik geziyormuş..." şeklinde ele almaları da tarih konusunda aslında fantezilere kaçtıklarının da bir göstergesi. az çok avrupa tarihi bilen, avrupa'nın aslında o kadar da dindar olmadığını bilir. the godfather: part iii'de bu konuyla ilgili güzel bir sahne vardır.
bu tarz fanatiklerin zıt kutbu da "insanın iyi olması yeter" şeklinde fikirleri olan katolikler ki, onlara da zaten "kafeterya katoliği" denmekte. çok güzel bir terim bence.*