ilginç bir kitaptır. orjinali bulmak isterdim. çok farklı tarihi bir yöne dikkat çekiyor. atatürk'ün yurttaşlığını elinden almaya çalışan milletvekilleri, halifenin hazine istemesi, çerkes ethemin yemeğe gelmeden tüymesi, celallettin arif bey'in şark kurnazlığı. aslında koca devrimlerin nasıl sıradan insan zaaflarıyla uğraşmak zorunda kaldığını gösteriyor. asıl düşman hep içimizde olacak. sanırsam bu toplumların doğası.
atatürk'ü sevmesine rağmen birçok tarihçinin zıt düştüğü kitaptır efendim. örnek olarak ilber ortaylı vahdettin'in hain olmadığını düşünürken, nutuk kitabının ilk paragrafı padişahın ihaneti ile başlar. (bkz: kıvırmayın)
cumhuriyetin kurulmasından sonra "eski silah arkadaşlarının" kötü niyetli elestirilerine verilen bir yanıttır. (kazım karabekir de atatürkün ölümünden sonra istiklal harbimiz eserini çıkaracak ve nutukta kendisiyle ilgili iddialara cevap verecektir.)
nutuk'un 1926 yılındaki izmir suikastinden bir yıl sonra okunması, bu olayın da eserin yazımında tetikleyici bir rolünün olduğunu düşündürür.
atatürk'ün nutuk'ta verdigi mesajları atatürk'ün ağzından bir kaç maddede özetleyelim:
- mütareke günlerinde, tam bağımsızlık fikrinin tek gerçek sahibi benim. zaferden sonra kendilerine bir şeref payesi çıkaranlar en iyi ihtimalle manda istiyordu.
- düşmanla vuruşmaya hazırlanırken içeride de padişahın alçakça komploları ve yine sarayın/hain istanbul basınının kışkırttığı iç isyanlarla uğraşmak zorunda kaldım.
-bunlarla uğraşırken cahil, softa, kotu niyetli, saray ajanı, ittihatçıların doldurduğu 1.meclisteki dengeleri korudum. zira mücadelenin başarıya ulaşması meclisin açık kalmasını gerektiriyordu.
-bütün bu engellemelere bir de yola beraber çıktığım silah arkadaşlarımın sorumsuzlukları, anlayışsızlıkları ve kişisel ajanda ve ihtiraslarını da ekleyin.
-cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte eski silah arkadaşlarım bana karşı halifeyle ve gericilerle birlikte iş tuttu. önerileri kendilerinin de içinde yer aldığı küçük ölçekli bir oligarşi kurulmasiydi. onların bu fantezilerine uyum sağlayacağım diye cumhuriyeti feda edemezdim. (nutuk'ta bu güruhun resmi kayıtlara geçmiş sorumsuzluga varan kaprislerini belge ve yazışmalardan okuyabilirsiniz. atatürk'ün bunların en absurd tutumlarına olan yaklaşımının teskin edici ve yapıcı olduğunu görmek de ayrıca ilgi çekicidir.)
***
son olarak, atatürk'ün en buyuk dehasi bu kadar kişisel ajandaya sahip, ahlâkî zayıflıkları olan adamların bireysel ihtiraslarını milli mücadeleye akıllı bir stratejiyle kanalize etmesidir.
bu anlamda, sakallı nurettin gibi bir örümcek beyinliden de kazım karabekir gibi dar görüşlü bir adamdan da, hain çerkez ethem'den yararlanmasini bilmiştir. boylece, en bencil bireysel hırslar, ulusal mücadelenin yararına kullanılmıştır.
@biri beni silksin arkadaşımızın önerisi ile tamamını bir başlıkta toplamaya karar verdik... evet mevcutta e-kitap olarak zaten bulunabiliyor ama bir de bizde bulunsun istedik.
ben neler çektim bilmezsiniz denizlerim, kırlarım, dağlarımla haritada birkaç kulaç memleket inim inim yollardan, sulardan körpecik başaklarımla pul pul düş içinde ağlarım!..
sonram bir paşa geldi "kalk" dedi. kalktım karşısında selâma durdum dağlar taşlar selâma durdu aldı beni arkasına götürdü. bozkırım bozkır gibi, düzüm düz gibi şıkır şıkır gecelerde gündüz gibi. kongre oldu, cemiyet oldu dağlarım duman duman; ovalarım kan revan içinde ama bir bir oldu düşündüğü, nihayet oldu...
o paşam rütbesiz, nişansız paşaların paşası. uyumadı, yemedi, içmedi ateşini dere tepe dağıttı millete erkekçe söz vermişti canından geçti, sözünden geçmedi.
sana hepimiz yürekten inandık büyük adam, ölümsüz paşa o hazin marşlar, o şarkılar o toz dumana karışmış yalnayak günler o dağlara taşlara sinmiş eşsiz macera... -yaşa mustafa kemal paşa, yaşa...-
"Düşman devletler Osmanlı devlet ve ülkesine nesnel ve tinsel yönlerden saldırı halinde; yok etmeye ve bölmeye karar vermişler. Padişah ve halife olan kişi, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor, hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde ne olacağını bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını kavramaya başlıyanlar, bulundukları çevre ve hissedebildikleri etkilere göre kurtuluş çaresi saydıkları önlemlere baş vuruyorlar.. Ordu, ismi var cismi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca güçlük ve sıkıntılarından yorgun, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor, gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumun kenarında kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakla meşgul..
Burada, pek önemli olan, bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım.
Ulus ve ordu, padişah ve halifenin hainliğinden haberi olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla uyumlu ve sadık. Ulus ve ordu kurtuluş yolu düşünürken kuşaktan kuşağa geçen bu alışkanlıkla kendinden evvel yüce hilafet ve saltanat makamının kurtuluş ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halife ve padişahsız kurtulmanın anlamını kavrama yeteneği yok... Bu inanca aykırı, görüş ve düşünceleri açığa vuracakların vay haline. Derhal dinsiz, vatansız, hain, istenmez olur."
...
".....Efendiler, bu durum karşısında bir, tek bir karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayalı, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!
İşte, daha, istanbuldan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsunda Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en kuvvetli düşünüş ve mantık şu idi:
Esas; Türk milletinin haysiyetli ve onurlu bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulusa, uygar insanlık, uşaklıktan üstün bir nitelik yakıştırmaz.
Yabancı bir devletin koruma ve kayırmasını kabul etmek insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, miskinliği benimsemekten başaka bir şey değildir.
Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine hiç olasılık yoktur.
Halbuki Türkün değeri ve onuru ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir.
Bundan ötürü, ya bağımsızlık ya ölüm!"
atatürk'ün "1919 yılı Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım" diye başlayan "nereden nereye" eseri. mecliste 6 günde okunduğundan özgün kaydı meclis tutanaklarındadır.