gerçekleştiği zaman coşkusuna, heyacanına olduğu kadar, acısına, endişesine, panik halindeki vücut yapısına da sıkı sıkı sarılmak gereken duygu. yoksa alman filozof arthur schopenhauer kardeşimizin de takriben 250 yıl önce aktardığı gibi kendisi entelektüel bir diyalog değil, hayvansal bir içgüdüdür.
elbette bu içgüdünün de insan yaşamındaki belli bir dönemde görülme sıklığı daha olasıdır.
ben kendimce bunun döneminin 15-25 aralığı olduğunu düşünüyorum. sonrasında aşk olmaz mı, elbet olur ama yapım ve yıkım etkisi çok farklı sonuçlar verecektir.
"köpek gibi aşık oldum" hissini 30 yaşında pek yaşayamazsınız. sosyal konumunuz itibariyle bile imkansızdır. hayat gayesi, para pul kazanma derdi, "bir ev mi alaydık, terfi alacak mıyım, anacığımın ayakları niye bu kadar çok ağrıyor ki acaba" gibi insanın daha öz ağırlığının arttığı, yer çekimini daha çok hissettiği dönemlerde "geberiyorum aşkından" durumu ister istemez daha az olur. işte bu da bahsettiğim etki ve sonrasındaki yıkım ihtimali. yine aklınıza takılır ama elektrik faturasından sonra, ya da alma ihtimaliniz olan prim miktarı sizi tatlı pembe rüyanızdan uyandırabilir.
ancak bahsettiğim yaş döneminde, zaten hali hazırda ayaklarınız biraz havadayken, evdeki işleyiş başka insanların omuzlarındayken, kalbiniz ve hormonlarınız tek ve en güzel derdiniz olabilir. araya sıkışan vizedir, finaldir gibi dertler üzerindeki biberiyesidir sanki.
30 ve üzerinde iyice uzaklaşan bu tatlı duygu bir yerde karşınıza çıkarsa atlayın üzerine. zira gittikçe güçleştiği ortada.
ayrıca aşık olmak, eğer ki sanatsal bir kimlikseniz, en verimli döneminizi geçirmenizi sağlayacaktır. şiirleriniz ateşten bir ok, tuvalleriniz cümbüş, heykelleriniz inanılmaz, yazılarınız çok etkileyici olacaktır. aşık olunca, yazın, çizin, coşun, sevişin. acısını da çekin, acısını çekerken daha çok yazın, daha çok çizin. bitecek zaar. acısı bile.