the pact'inin kısa film hali dikkat çekse de, sonraki hiçbir işinde beklentileri dolduramamış yönetmen nicholas mccarthy'nin şimdiye kadarki son filmi olan, (bkz: clive barker)'ın kısa öyküsünden uyarlanmış the midnight meat train'in senaristi olarak adını duyduğum jeff buhler'in senaryosunu yazdığı, kadrosunda argo'daki rolüyle tanıdığım taylor schilling'i barındıran; gişe olarak olmasa bile, 2019'un şimdiye kadarki en çok beklenti yaratmış gerilim filmi. korku filmi sevenler hemen itin götüne sokmuşlar filmi ama gerilim filmi hastalarının pek hoşuna gitmiş. her iki türe de uzak ama kafa karıştıran filmleri sevenler içinse, bu yılın belki de en iyi filmlerinden biri olabilir.
filmin adının ilk kez gösterildiği sahneye kadarki yaklaşık 8 dakikada tam anlamıyla mindfuck yaşadım. 2 farklı hikaye anlatılacağına, filmin belki sonlarında bu hikayelerin birleştirileceğine (ya da hiç birleştirilmeyeceğine) dair yargınız oluyor. bu 8 dakika, "ben korku filmiyim, hepinizi altınıza işeteceğim" mottosunu benimsemiş her film için ders olmalı. ayrıca, korku filmi ile gerilim filmi arasındaki farkı bilmeyen, her jump scare'de "olm, film çok güzel yaae" diye iç geçiren zevzek izleyicilerin the prodigy'ye 10 üzerinden 2 puan vermesinden ve bu 2 puanı da itin götüne soka çıkara anlatmalarından nefret ettim. filmi izledikten sonra, benim gibi, hakkındaki yorumları okumak isterseniz, okumayın; kendi fikrinizi oluşturmaya çalışın. evet, tek başınıza.
2 farklı hikayenin hiçbir şekilde bağlantı noktalarının olamayacağına dair yargınız filmin 15. dakikasında tamamen çözülebilir. bu noktayı "filmin merak unsurunu kendiliğinden öldürmesi" olarak görenler de çokmuş. ben böyle bakmıyorum. bilmem kaç devam filmine sahip a nightmare on elm street gibi dekor, ışık ve jump scare'leri çıkardığınızda elinizde hiçbir şey kalmayan filmler için "en iyi" sıfatını kullanabiliyorsanız, the prodigy'nin merakınızı yok etmesine karşın, sonuna kadar devam ettirdiği sürükleyiciliğini de övmeniz beklenir. özellikle heterokromi (iki gözün farklı renkte olması. evet, van kedisi gibi), dahi çocuk büyütmenin zorlukları, çaresizlik ve tabii ki "benim hayatım ne olacak?" örgüsü, filmin damarlarında akan unsurlar. bunların ne kadarına dair çıkarımlarınız sağlam olursa, filmden alacağınız keyif de o kadar fazla olacaktır.
filmin tartışmasız olarak en iyisi, it'te georgie'yi canlandırdığını biraz önce araştırdığımda anladığım, çocuk oyuncu jackson robert scott. 2008 doğumluymuş ve bir 15 yıl kadar sonra, jön arayan bütün filmlerin ilk başvuracağı aktör olacağına kesin gözle bakıyorum. mimik kullanımı daha şimdiden müthiş bir seviyeye çıkmış durumda. 6 milyon dolar bütçeli filmde yer almasına çok sevindiğim, birçoğunuzun thor'daki laufey olarak hatırlayacağı, nefis sesli aktör colm feore, filme derinlik katmış. schilling'in "çocuğunu anlayamayan ama onun için her şey yapma potansiyeline sahip anne" rolü de, filmin 3 temel ayak üzerinde yürüyebilmesine olanak sağlamış.
ben önce it'i izledim, hiç ara vermeden de the prodigy'yi. ikisi de uzun süredir izleme listemde bekliyordu. bekledikçe de benim beklentim artmıştı. the prodigy, gerilim filmlerine tam benim baktığım açıdan yaklaşmış, senaryosundaki "şimdi bütün ayrıntıları anlatıyorum" kısmına rağmen, sonuna kadar izleyiciye "şindi ne olcek?" sorusunu sordurabilmiş bir film. benim damak tadıma gayet uygun ama laps diye korkutmalı, berbat senaryosunu yüzünüze her sahnede fırlatıp atan korku filmlerini seviyorsanız, izlemeden pas geçin bu filmi. zira pek sizlik değil.
fragman (uyarı: filmin en ürkütücü sahnesinin fragmanda kullanılmış olması kötü tabii. bence fragmanı izlemeyin, konusunu da okumayın. ikisinden birini bile yapsanız, izleme zevkiniz birkaç kat düşecektir. aklınızda olsun)