İnsanın ruhu yoksul olmasın da gerisi hallolur bir şekilde. Evet yoksulluk ve bundan kaynaklanan çaresizlik berbat bir şey. Ama parasal olarak yetersiz olmanın çaresi bulunabilir. Lakin Ruhu, beyni, düşünceleri yoksul insanlar hep eksik kalıyorlar.
çok yaşamış oluşumla gurur duyduğum, insanı insan yapan ve empatinin feriştahına insanı sokup sokup çıkaran haldir. yokluk halidir. sabretme halidir. üretimin güzelliğini ve gerekliliğini ispatlayan haldir.
gözü kör olasıdır ve onu herkes adına boğmak için sevdiğim dışında her şeyimi zerre düşünmeden vereceğim haldir.
bir de bana alacakaranlığı anımsatan tek etkendir.
bütün apokaliptik kurgularda insanlığın sonunu büyük bir nükleer bir savaşın yahut küresel ısınmanın getireceği söylense de, insanlık günümüzde çok daha büyük bir felaketle karşı karşıyadır. bu felaketin adı, kişinin kendisine yabancılaşması felaketidir.
aslında tarih iyi bir yerden başlamıştı. bundan 4 bin yıl önce ilk çağ filozofları insanların kendilerine ve topluma yapabilecekleri en büyük iyiliğin kendilerini tanımak olduğunu öğütlüyordu. insanlık bunun çabası içinde büyük ilerlemeler, hatta sıçrayışlar gerçekleştirdi.
bugün, 4000 yıl önceden çok daha geriyiz. kapitalist modernite, devlet aygıtı eliyle, topluma açtığı örgütlü savaşta en yoğun saldırıyı insanın bu felsefesine gerçekleştirdi. insanların ellerinden her türlü özgün tanımları alınıp, onlara beylik kalıplar verildi. insan günlük hazlarının zombisi olmuştur. bunu en iyi 1600 tl maaşla, ayda 5000 tl harcaması olan insanlarımızda gözlemleyebilirsiniz. hep bir şeyleri takla attırma çabasındalar. hep borçlular. durumları can çekişen mahluklardan bile beterdir. zira can çekiştiklerinin bile farkında değillerdir. bu yoksulluğuna yabancılaşmış zavallı insanın halidir. aramızda bu tür hayatlar yaşayan dostlarımızı uyarıyorum ki, artık dünyada bu kadar çok nakit dönemi kapanmıştır. bir an önce herkes kendi gerçekliğine dönmesinin tedbirlerini alsın.
marks'ın bundan 200 yıl evvel yaptığı muhteşem bir tespiti vardır. o yıllarda çok muteber görünen ''avukatlık, doktorluk, mühendislik'' gibi mesleklerin zaman içinde proleterleşeceğini söyler. eminim aranızda asgari ücretin biraz üzerinde maaş alan, mimar, mühendis gibi mesleklere sahip arkadaşlar vardır. yakında asgari ücrete talim edeceksiniz. ve ortalıkta bol bol, asgari ücretin biraz üzerinde maaş alan taşeron firma elemanı doktor arkadaşlar olacak.
üniversite okuyan hangi gençle konuşsam bir yalana inandırılmış gidiyorlar. o yalan da, okul bitince avrupaya kapağı atabileceklerinin uykusu. çoğunu uykusundan uyandırmıyorum. fakat böyle bir gerçekliğin asla var olmayacağını bu vesileyle belirtmek isterim. avrupalı bütün kadrolarını baya baya doldurdu. ilaa yurt dışı hayalleriniz varsa, şimdiden orta asya türk cumhuriyetlerindeki şantiyelere cv gönderin. orada lojman şartlarında bir şekilde avrupa hayallerinize devam edersiniz. yahut ırak'a falan gidebilirsiniz. suriye'nin yeniden inşaasında da, türkiye'de kazanacağınızın 3-5 yukarısı bir maaşla çalışabilirsiniz.
tek çözüm insanın artık bu zombilliğinden sıyrılmasıdır. yoksulluğunu tanıması ve bundan utanmamasıdır.
emekçiler, yaşamlarına ve çalışmalarına bakarak ''buda hayat mı be'' diyor. insan aklının ve emeğinin doğaya hakim olmak ve herkes için kolay ilginç bir yaşam için gerekli her şeyi yaratmak için önemli araçlar sağladığını günümüzde, bu durumda olabilmek için toplumun kötü kurulmuş olması gerekir. ama neden kader olsun? patronların ve ücretlilerin, başkalarınının çalışmasıyla zenginleşen insanları sonsuza dek varolması mı gerekir? ekonomi, bilim ve teknik geliştikçe yaşamın ve çalışmanın değerinin düşmesi hangi kehanettir? gelişme neden büyük çoğunluk için daha başka, daha iyi yaşamaya yaramasın? atom barışçıl amaçlarla kullanılabilir. gezegenler keşfedilebilir de, işsizlik yok edilemez ve gelecek korkusu kaldırılamaz mı? insanlar arasında başka ilişkilerin kurulduğu, insan eyleminin amacı; emekçilerin ve halkın maddi ihtiyaçlarına cevap vermek, bireyin kişiliğinin ve yeteneklerinin açığa çıkmasına fırsat tanımak olan yüksek uygarlık düzeyinde ki bir toplum biçimine ulaşmak olanaksız mıdır? bu toplum biçimi, kişiyi tüm baskılardan kurtaracak ve her bireyin insancıl bir sosyallik içinde, sonuna dek kendi efendisi olmasını sağlayacaktır. işte sosyalizmin varoluş sebebi amacı anlamı ve varoluş nedeni tastamam budur. ele geçirilip kuralacak olan yeni toplum budur.
yoksulluk en çok çocukları acıtır. bir günahı üstlerinde taşıyor gibi gezerler. bunun kendilerinin suçu, ayıbı olarak görürler. insanlar yoksulları kaprisli sanar. halbuki o insanlar doğuştan kırılmıştır. keskin uçları istemsiz batar insanlara.
tdk, ''yoksul olma durumu, yoksuzluk, variyetsizlik, sefillik, sefalet, fakirlik'' olarak tanımlamış. Sefilliğin, fakirliğin, sefaletin anlamlarına baktığımızda da yine yollama yaparak ''yoksulluk'' deniyor. Bu, pek bir şey anlatmıyor bize. Yok kelimesine baktığımızda ''bulunmayan, mevcut olmayan''; ''yoksul'' kelimesine baktığımızda '' Geçinmekte çok sıkıntı çeken'' tanımına ulaşıyoruz. Bunlar bir şeyler ifade etse de, yetersiz kalıyor. Yoksulluğu tanımlamak için, daha başka konularda, daha başka yorumlar da yapmalıyız gibi görünüyor.
Yoksulluk üzerine ilk sistematik çalışma yapan kişinin Seebohm Rowentree olduğu kabul edilir. Onun 1901'de yaptığı tanıma göre yoksulluk; toplam gelirin, biyolojik varlığın devamı için gerekli olan yiyecek, giyim vb. Asgari düzeydeki fiziki ihtiyaçları karşılamaya yetmeme halidir. Bu tanım yoksulluğu sadece ekonomik ve biyolojik açıdan ele aldığı için yetersizdir. Çünkü yoksulluğun sosyal, siyasal, kültürel, psikolojik, ahlaki gibi birçok yönü de vardır. Orhan Hançerlioğlu, Siyaset Sözlüğü'nde yoksulluğu şöyle tanımlıyor: ''Yoksul olanın niteliği... Yoksulluk da, varlıklılık gibi, tarihsel bir olgudur. Köleci üretim düzeyiyle varlaşmıştır. Bir zamanlar yoktu, bir zaman sonra da olmayacaktır. Bk. Yoksul, Yoksullaşma.'' Yoksul'u da ''Geçimini sağlayacak gelirden yoksun bulunan...'' Bu tanımda yoksulluğun tarihsel olduğunun altı çiziliyor.
yoksulluğun tarihi binlerce yıl önceye, köleci toplumlara kadar dayandığı için onu yeni bir durum olarak almamamız, kapitalizmle sınırlandırmamamız gerekiyor. yoksulluk, karşıtı olan zenginlikle var olabildiği için, zenginliğin, yani insanın kendi beslenebilmesi için zorunlu olandan daha fazlasının üretilebildiği dönemlere inmemiz gerekiyor ki bu da bilindiği kadarıyla köleci toplumlardır. buradan, yoksulluğun göreli bir nitelik taşıdığına ulaşabiliriz. yani dönemden döneme, ülkeden ülkeye, gelişmişlik düzeyinden gelişmişlik düzeyine değişen bir nitelik taşıyor yoksulluk.
yoksulluk üzerine yapılan temel hatanın onu sadece ekonomik bir kategoriye indirgemek olduğunu düşünüyorum. ya da biyolojik ihtiyaçlarla belirlemek bir hatadır. yoksulluk en başta sosyal bir gerçekliktir. ama daha ötesinde insanın üzerine bir ''yoksulluk kıyafeti'' diken, yüzüne bir yoksulluk makyajı yapan bir gerçekliktir. bir ruh halidir, ihtiyaçların karşılanamaması karşısındaki eziklik halidir. bunu sadece gelir azlığıyla, birtakım haklardan mahrum kalmayla açıklamak zordur. zira yoksulluk kesin çizgilerle belirlenebilen bir şey değil, bir toplumdaki adaletsizlik düzeyiyle, zengin ile fakir arasındaki uçurumla, çalışanlar ile başkasının sırtından geçinenler arasındaki farkla, kimin kimi nasıl sömürdüğüyle ilişkili olan bir şeydir; üretilen toplam değerin nasıl bölüşüldüğüyle doğrudan alakalıdır. yoksulluk hayatın her alanına yansır, her alanına bir damga vurur, bir etiket yapıştırır. o yüzden yoksulluk sınırı denilerek çizilen sınır çok bir anlam ifade etmez. çünkü gerçek bu kadar soyut değil, çok daha somuttur.
Geçenlerde televizyonda gördüğüm bir teyzenin şu sözleri çok dokundu bana: "ölümü de tattım, yoksulluğu da -iki kardeşim öldü- yoksulluk daha zor, yoksulluk ölümden zor".