1. 1
    önemlidir, hele ki toplum içine çıkılacaksa biraz daha özen gösterilmelidir.

    şahsen, rokfor ya da peynirli tombi dayanabileceğim maksimum koku limitinde bulunmaktadır. lakin geçtiğimiz gün başımdan geçen olay çıtayı fazlasıyla yükseltip koku dayanıklılığımı arttırdı sanırım. yine de evlerden ırak...

    şöyle ki; şehirler arası otobüs yolculuğu sırasında muavinin pek uğramadığı arka kısımda tek kişilik bir koltukta oturmaktayken bir şehirde verilen molanın ardından burnuma bir koku geldi derinlerden. "selam, ben 19 ay açıkta bekledikten sonra 48 gündür duş almamış bir insanın koltuk altına sürtünüp aromamı zenginleştirmiş bir çedar peyniriyim ve önümüzdeki 7 saat boyunca hayatını zehir etmek adına uzaklardan geldim!" diyordu koku. burnum kokunun nereden geldiğini bulmak istiyor ancak bir yandan da tepemdeki havalandırma zımbırtılarını açıp oksijene ulaşmaya çalışıyordum. her geçen dakika koku azalacağına daha da fazlalaşıyor, devamlı evrim geçiriyordu. öyle ki bir süre sonra bagaj kısmında bir tabutun içinde ceset mi taşınıyor acaba diye düşünürken buldum kendimi zira bu koku yaşayan bir organizmadan geliyor olamazdı.

    sırt çantamda ulaşabileceğim en temiz kokan şey olan bir adet deodoranta can havliyle sarılıp etrafıma fasır fusur sıktım. birkaç saniye için fayda etti aslında ama şu reklamları dönen febrezze midir nedir onun gibi koku moleküllerini hapsetme özelliği olmadığından sanırım, ekşimiş uzuv kokusu baskın kalıyordu her türlü.

    muavini çağırıp içerisinin havasız kaldığını ve yardımcı olup olamayacağını sorduğumda derhal eline bir fısfıs alıp bütün otobüsü kimyasala boğdu ama nafile, yine bir fayda yok, aksine mevcut kokuyla kimyasal tepkimeye giren destansı peynir altı suyu tozu kokusu bütün otobüsün üzerine kabus gibi çöktü. sağ çaprazımdaki ikili koltuklarda oturan genç annenin birkaç aylık bebeği çığlıklar atarak ağlamaya başladı.

    "acını anlıyorum ufaklık, dünyayı bu kokuyla tanımamalıydın, insanlık adına ben özür dilerim senden!" diye haykırmak istedim el kadar insan yavrusuna ama ağzımı açıp cümle kuramayacak derecede kafam güzelleşmişti. oda spreyi yavaş yavaş yerini, kendiliğinden fermante olmuş sarımsakların kabile danslarıyla çeşitli performanslar sergilediği süpersonik festivale bırakırken otobüs nihayet mola verdi.

    muavinin ne söylediğini dinlemeden kendimi buz gibi soğuğun kucağına atıp gökyüzüne sarıldım. beynime oksijen gitmeye başladığında fikirler de ardı ardına belirmeye başladı. kokunun kaynağını bulmalıydım. bulduktan sonra kalan 4 saatimi enfeksiyon kapmadan geçirebileceğim uzaklarda bir koltuğa oturmalıydım, muavini kafalamam gerekiyordu, mola bitmeden hemen, şimdi!

    hızlıca boş otobüse binip temiz havaya alışmış ve diğer kokulara karşı otomatik olarak hassaslaşmış burnumu sola sağa döndürerek oturduğum koltuğa doğru ilerlemeye başladım ve bingo! koku tam arkamdaki tek kişilik koltuktan yayılıyordu. hani az ışıkta gözlerini hafif kısıp baktığında insanların aurasının ne renk olduğunu görebilirsin ya, burada da gözlerimi hafif kıstığımda koltuktan yükselen sarımtrak yeşilimsi leş kokusunu maddesel formunda görebiliyordum. kokuyu görüyor ve istesem dokunabileceğimi, hatta duyabileceğimi de biliyordum, belki ayrı eve çıkmak bile istiyordu, emin değilim... dinlemek istemedim. dinlersem ona bağlanmaktan korktum, göz göze gelirsem onu incitmekten korktum ya da kafam öyle güzel olmuştu ki sinestezinin keyfi ile aklımı kaybetmek arasındaki ince çizgide bale yaparken buldum kendimi.

    silkinip kendime geldim zira kokuya maruz kaldığım andan itibaren büyüsüne kapılıyordum, lanet olsun. çantamdaki deodorantı çıkarıp ilgili koltuğun üzerine çeşitli şekiller çizmeye başladım. bir yandan da tılsımlarını hava elementiyle harekete geçiren wiccan cadısı gibi hissediyordum kendimi. ardından yeniden koltuğuma oturup arkamdaki koltuğun sahibinin neye benzediğini görebilmek için beklemeye başladım. ve mola süresi bittiğinde yürüyen hijyen timsali ağır adımlarla bana doğru yaklaştı, tanımıştım! tipinden değil, kokusunun benzersizliğinden, adeta bir nükleer atık gibi etrafına saçtığı yeşilimsi renklerden elbette.

    20'li yaşlarında bir kokarca, elindeki telefonundan instagramdaki yarı çıplak kadın fotoğraflarını layklıyor, kendi kendine gülümseyip whatsapptan arkadaşlarına kim bilir neler yazıyordu, keşke etrafına yaşattığı çileyi anlayabilecek empati düzeyinde olabilseydi, neyse...

    bu çocuk yıkanmalıydı, bol su ve sabunla, büyük fırçalarla yıkanmalıydı. yok pardon... hayır, yıkanmamalıydı, bu çocuk yakılmalıydı. sahip olduğu her eşyası ile yakılıp dezenfekte edilmeliydi ki etrafına yaydığı virüslerden ancak kurtulabilinirdi. farkında dahi olmaması ise eğlenceye eğlence katıyordu.

    otobüs hareket ettiğinde minimum nefes almaya çabalayarak muavini çağırıp boş koltuk olup olmadığını sordum ama ne yazık ki otobüsün muavin koltuğu bile doluydu ve yerimde kalmaktan başka bir çarem yoktu. lanet ederek son çare çantamdan bir paket ıslak mendil çıkarıp ağzıma yüzüme sardım ve yolculuğun kalanını alkollü ıslak mendil koklayarak yarı sarhoş bir halde bitirdim.

    demem odur ki dostlar, kişisel hijyen yalnızca kişisel değil, aslında toplumsal hijyene de dahildir. yıkanmak güzeldir...
    #73249 the fool | 2 yıl önce