1. 9
    İlk filmin ardından, hikayenin bıraktığı yerden fazla boşluk bırakmayacak biçimde devam eden 2049, izlerken doğal olarak ilk filmle karşılaştırmaktan geri duramadığınız bir film. villeneuve sinemasına aşinaysanız biraz da bu gözle izleyeceğiniz, sinematografi adına ilk filmin üzerine farklı –daha doğrusu daha büyük- bir dünya yaratmış ve roger deakins’in de en iyi işi olmuş açıkçası.

    Filmin üzerine saatlerce yazılabilir; bunu yaparken ilk filmden ayrı olarak sembolizm meraklılarını doyuracak kadar malzeme çıkacağını sanmıyorum ancak, görüntü yönetmenliği ile birlikte teknik manada son yıllarda izlediğim en iyi film; açıkça söylemek gerekiyor ki, film bir elmas edasıyla ince ince işlenmiş.

    Sinemadan ayrılırken, içimde interstellar, inception, arrival, her ve hatta daha da eskiye gitmek gerekirse matrix’de yaşadığım doyumu yaşadım. Size matrix gibi sinemadan çıktığınız anda yaşam üzerine felsefi sorgular yaptıracak bir film değil muhtemelen, ancak konuyu işleyiş ve yaratılan atmosfer saydığım bu filmler gibi çok da alışık olmadığınız bir dili barındırıyor ve filmden ayrıldığınızda dolu dolu aksiyon sahneleri izlememiş, hayatı sorgulatacak mesajlar duymamış olsanız bile sinema adına belirli bir doyuma ulaşıyorsunuz; hatta itiraf etmeliyim ki 3 saate yakın süresine rağmen filmin tadı damağımda kaldı.

    Böyle bir filmi anlatmaya nereden başlanır bilemiyorum. Blade runner’ın cyberpunk kültürüne yaptığı etkinin (katkı değil, doğrudan etki) bu filmde karşılığı ne olacaktır bilmek zor. İlk filmde yaratılan dünya, daha dar bir açıyla, kısıtlı planlarla izleyene ulaşırken, bu filmde daha geniş açılarda gördüğümüz dünya, ilk filmdekine nazaran etkileyiciliğini kaybetmiş görünüyor. Kendi adıma blade runner’da karşılaştığım dünyanın görsel olarak daha tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. 2049 ise daha büyük planlarda, daha büyük bir dünya sunarken size detaylara odaklanmanızı zorlaştırmış ve ancak planlar ufaldığında ilk filmdekine benzer –şaşırtıcı- sahneler yakalamanıza olanak vermiş. Bu, uzun süresi ve zorlayıcı hikayesi göz önüne alındığında yaratılan dünyanın görselliği ile ilgili olarak kafanızda bir bütün oluşturmanıza engel oluyor. Elbetteki şunu göz önünde bulundurmak da lazım; bu bir devam filmi ve blade runner’ın bıraktığı izler üzerine kurulmuş durumda, blade runner ise, ilk izlediğimizde –yaşınız elveriyorsa- bir tokat gibi inmişti yüzümüze.

    Söylemek istediğim şu; ilk filmde j. F. Sebastian’ın kendi oyuncaklarıyla doldurduğu apartman dahi filmle ilgili analizlerde kendisine yer bulurken, 2049’da mad max: fury road’da olduğu gibi yaratılan dünyanın bütünü içinde kendinizi kaybederken, daha ufak planlarda ilk filmdekine benzer bir odak noktanız (pek) yok.

    Bu elbette ki sinematografi adına bir başarısızlık falan değil, izleyenin kişisel tercihi ile ilgili bir yorum. Kullanılan renk paletinden yaratılan atmosfere, kostümlerden kullanılan mekanlara kadar bu filmin çok fazla karşılığı yok sinemada. Benzeri bir özenin gösterildiğini hatırladığım son örnek, yukarıda da örneğini verdiğim son mad max, fury road.

    Üstüne basarak söylemeliyim; şu satırları yazarken dahi filmin yarattığı atmosfer aklımdan çıkmıyor. İki filmin yarattığı dünyalar arasında, sunum farklılıkları olmasına rağmen, 2049 da kesinlikle beyninize kazınmış bir görsellik sunmakta. Buna en büyük etkiyse, süresiyle doğru orantılı ağır kurgusu, uzun planları ve hans zimmer elinden çıkmış etkileyici müzikleri. İlk filmde vangelis tarafından yapılmış film müzikleri, sinema tarihinin en etkileyici işlerinden birisiydi; bu film içinde rahatlıkla söyleyebilirim ki, özellikle geniş planlarda size sunulan dünyanın içinde kaybolurken zimmer tarafından yazılmış müzikler kesinlikle kurguyla birlikte hareket ediyor ve aklınıza kazınıyor. Geriye dönüp sahneleri hatırlarken, müzikler de kulaklarınızda yankılanıyor. Atmosfer, içinize böyle işliyor işte 2049’da...

    Blade runner, sinema versiyonundan ridley scott’un kendi kurgusuna gelene kadar, deckard’ın replicant olup olmadığıyla ilgili bir soru işareti barındırıyordu. Versiyonlar arasındaki bu kati farklılık, senarist ve yönetmenin de üstünde ortak payda da buluşmadığı bir noktaydı bildiğimiz kadarıyla. 2049 ise, hikayesini ilk filmin versiyonlar arasında bıraktığı bu muğlaklığı yönetmen kurgusu (final cut) özelinde verdiği cevap üzerinden yürütüyor. Elimizdeki filmde, kim replicant kim değil cevabı daha net veriliyor. Kesin olan şu ki, felsefi altyapısı göz önünde bulundurulduğunda özellikle de rutger hauer’ın hayat verdiği roy karakteri filmin mottosuna (insandan daha insan) çok daha derin bir yorum katmaktaydı. 2049 ise bu mottoyu filmin başından sonuna kadar çok daha kör göze parmak işliyor. Belki konusu da göz önünde bulundurulacak olursa, tersini düşünmek olanaksız. Lakin bu bilinçli gözüken seçim, filmin Hollywood tarzı sonu da göz önünde bulundurulacak olursa ilk filmin tersine, konu kapanmış etkisi yaratıyor ve distopik bir evren içerisinde sizi sonuyla ters orantılı olarak mutsuz ediyor.

    Gerek blade runner, gerekse 2049 konu – hikaye açısından bilim kurguya uzak değilseniz çok şaşırtıcı değil. Filmlerin en büyük numarası, bu hikayelere kattığı felsefi derinlikleri yanında bunu size sunuş şekli. 2049, ilk filmdeki hikayeyi doğurganlık meselesiyle bir adım daha öteye taşıyor. Film ilerledikçe ryan gosling’in hayat verdiği joe’nun endişeleri ve umut ettikleriyle insan olmaya ne kadar yaklaştığını görüyoruz. İlk filmin tersine bu kez, başrol üzerinden birçok çıkarım yapmak olası ve ne yazık ki bu kez elimizde bir roy yok. filmin başında, dave bautista’nın hayat verdiği sapper morton’un (karakter oldukça başarılı bu arada) dile getirdiği “mucize” kavramıyla, doğurganlık meselelerini zorlayarak birbirine bağlamak olası ancak din temalı sonuçlara ulaşmak da bu noktada varılabilecek bir sonuç. Açıkçası filmin felsefi altyapısını zorlamak için birkaç kez izlemek daha mantıklı. Kendi adıma, filmin yarattığı müthiş atmosfer içerisinde kaybolmayı, zorlayıcı okuma atraksiyonlarına girmekten daha keyifli buldum.

    -- spoiler --


    iki replicant’ın çocukları olması, bu çocuğun peşine düşen başka bir replicant’ın ipuçlarını sürerken bu çocuk olduğuna inanmaya başlaması ve “dizayn” edilirken kendisine yüklenen misyonun dışına çıkarak özgür iradesiyle kararlar vermesi ve hatta aşık olması; altında bir çok okuma yapılabilecek bir hikaye olsa da, yaratılan görselliğin, dünyanın, atmosferin bu hikayenin üzerine çıkmış olması filmi birkaç kez daha izlemeyi zorunlu kılıyor.


    -- spoiler --

    Bu noktada şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Aksiyon dolu olmamasına ve uzun süresine rağmen 2049, çok kısa zaman aralıklarıyla tekrar tekrar izlenebilecek bir film bana kalırsa. Blade runner, yani ilk film ise buna pek elvermiyor. Burada 2049’un çok da başarılı bir kurguya sahip olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla. Açıkçası film tempo, hikaye ve süresiyle başarısız ellerde fiyaskoya dönüşebilecekken, kurgu filmden kopmanıza engel oluyor. Hemen eklemeliyim; Denis Villeneuve her işini gözü kapalı izleyebileceğim bir yönetmen ve bu film de bunu perçinliyor. Aynı nolan gibi, bilmeden izleseniz dahi karşınızdaki filmin, stilize estetiği, ağır temposu ama akıcı kurgusuyla bir Denis Villeneuve filmi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz.

    İlk filmde sean youngHarrison ford arasındaki uyumlu gerilim sinema tarihinde gördüğüm en iyi aşk hikayelerinden birisine yol açmıştı. İki oyuncunun arasındaki gerilimden kaynaklanan bu eşsiz aşk hikayesinin benzeri 2049’da da joe – joi arasında da yakalanmaya çalışılmış. "Makine – daha da fazla makine" formülüyle karşımıza çıkan bu aşk ise, ilk filmdekinin tersine gerilimden beslenen “tutkulu” bir erotizmden çok duygusal bir aşk hikayesine dönüşmüş durumda. Bunda da ana etmen ryan gosling ve joi rolü için seçilen Ana de Armas’ın böyle bir film için fazla yumuşak kalan uyumu. Joe – joi arasındaki ilişkiye tanık olmaya başladığınızda aklınıza eğer izlediyseniz her filmi gelecektir bir ihtimal. açıkça söylemeliyim ki, luv rolünde izlediğimiz Sylvia Hoeks, bu filmde yaşanacak herhangi bir replicant aşkı için ryan gosling’in karşısında olması gereken oyuncuymuş. Filmin hikayesinden kaynaklanmaktan çok, doğal bir çekim var iki oyuncu arasında ve bu ilk filmdekine benzer bir etki yaratabilirmiş. Aynı şekilde, ryan gosling ve teğmen Joshi (Robin Wright) arasında geçen sahneler de, özelliklede joe’nun evinde geçen, oldukça iyi.


    -- spoiler --


    Filmin, cgi olarak teklediği en önemli sahne sean young’ın, yani rachael’in tekrar karşımıza çıktığı sahne. Edward James Olmos ve Harrison ford’un yaşlılıklarıyla karşımıza çıktığı bir filmde, sean young’ın da kanlı canlı karşımıza çıkması pek garip gelmezdi bana. Hoş, deckard’da cgi’ın kalitesizliğine zaten tepkisini “gözleri yeşildi, olmamış bu” diyerek gösteriyor ama olsun…


    -- spoiler --



    Blade runner’ın, türün adı her ne kadar the terminator’de konmuş olsa da tech noir içinde eşsiz bir mücevher olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Film noir ve bilim kurgu’nun bu kadar iyi harmanlandığı başka bir film örneği vermek istediğimizde elimizde zaten fazlaca seçenek yok. 2049’un bilim kurgu tarafında sundukları zaten tartışılamaz ancak film noir tarafında da hakkını vermek, bir iki kelamdan fazlasını edebilmek için tekrar okumaya ihtiyaç olabilir. Gerilimin yer yer müthiş yükseldiği filmin bu açıdan abisiyle karşılaştırmasını yapmak için de iki filmi arka arkaya bir iki kez izlemek gerekebilir. Bu kadar klinik bir izlemeye ihtiyaç var mıdır, orası da meçhul.

    Sonuç olarak, başta da belirttiğim gibi son yıllarda izlediğim en doyurucu filmlerden birisi. Tekrar tekrar izlendiğinde hikayesinde bir çok ayrıntı bulunabileceğine eminim. Filmi izledikten sonra, yaşadığım heyecanın üzerine yazdığım bu yazıyı, sakinleştikten ve belki dvd’ye düşüp tekrar izledikten sonra güncelleyeceğim; ama emin olduğum nokta şu ki, yarattığı atmosfer, müzikler ve görsellik hakkındaki düşüncelerim değişmeyecek film hakkında; tek kelimeyle mükemmel…
    #58126 bhzxlkdt | 1 yıl önce - düzeltme: 1 yıl önce
     
  2. tümünü göster