bir kulzos hikayesi: ölümsüz

  1. 1
    “Hayat herkese adil davranmıyor. Bana ise hiç davranmadı. Belki yanılıyorum, hepsi sadece benim hatam. Ama ben dünyayı suçlamak istiyorum. Belki olay bu. Ne önemi var ki artık. Gidiyorum.”

    Bir intihar notu için saçma olduğunu düşündüm. İmla ve anlatım bozuktu. “Ah, neyi doğru yaptım ki intihar notum doğru olsun” dedim kendi kendime. Kendimle konuşmayı seviyordum. Yalnızlığı paylaşacak bir dostun senin içinde olması iyi bir şeydi.

    “İstanbul. Eylül 14. 2013.” Önemli bir tarih değildi. Sıradan bir gündü aslında. Her zamanki olayların yaşandığı öylesine bir tarih. Ve benim, öleceğim gün. Tarihi özenle ekleyip notu cebime sokuşturdum.

    Bu kararı aldığımda önce boğaz köprüsünü düşünmüştüm. Taksiden köprüde iner ve birden kendimi boğazın serin sularına bırakıverirdim. Sonra trafikte yaratacağım gereksiz yoğunluğun insanları nasıl bunaltacağını hayal edince vazgeçtim. Hayır, yükseklikten korkmamla ilgisi yoktu bunun. Hem de hiç.

    Yorgundum ve ölmek istiyordum. Hayat yormuştu beni. Zamanı gelmişti gitmenin. Küvet, tamam. Jilet, tamam. Bilekler, tamam. Hadi o zaman, ne bekliyordum? “Acaba beni kim bulacak burada” diye sordum kendime. Ev sahibi? Temizlikçi Hanım abla? Yoksa aramayı bıraktığımı fark edip evime gelen eski sevgilim mi? Kanlar içinde kokmuş bir ceset hiçbiri için hoş bir anı olmazdı.

    “Ölmeyi becerebilecek misin?” diye sordu içimdeki ben. Kendisi benimle ölmeyecekmiş gibi. Sesinde hissettiğim acımayı anlayamıyordum. Sanki benden daha üstün bir varlıkmışçasına benimle konuşması beni deli ediyordu. Madem o kadar becerikliydi, o zaman o yönetseydi bu bedeni. Ve şimdi bu noktaya ulaşmamış olsaydık.
    Küveti dolduruyorken, saç kurutma makinası takıldı gözüme. Daha temiz olurdu sanki. Hem belki pişmiş et güzel de kokardı. Kimbilir? “Delisin sen” dedi yine tiksinerek. “Biz” diye düzelttim. Biz deliydik. O ve ben. Buna itiraz edemedi.

    29 yaşındaydım. İstanbul’da çatı katında bir oda bir salon bir evde yaşayan bekar bir adam. İyi kötü bir geliri olan, tam hayal ettiği gibi olmasa bile ona yakın güzel bir hayat yaşayan biriydim. En kötü özelliğim bir konuda uzman olmak yerine her konuda biraz bir şeyler bilen birisi olmamdı.

    Hayatım hep ne yapacağımı düşünmekle geçti. Yani pek çok şey yapabilirdim ama hiç birinde uzman olamazdım. Olamadım zaten. Ne bileyim, beste yapmak, şarkıcı olmak, kitap yazmak, bir şeyler icat etmek, program yazmak, iş kurmak, öğretmen olmak, futbolcu olmak, eş bulup evlenmek, baba olmak ve daha binlercesi. Asla bir karar veremedim ama artık bunları düşünmeme gerek kalmamıştı. Bu gece son gecemdi nasıl olsa.

    İnsanlardan nefret ediyordum. Tüm insanlığı yok etmek isteyenlerin bunu neden istediğini artık anlayabiliyordum. Koca evrenin en büyük parazitleriydik biz. Kara bir lekeydik Dünya tarihinde. Haber izlerken ağlamaktan, yaşananlardan, olaylardan, çevremdeki hainlerden, kinden, nefretten, riyakarlıktan, umarsızlıktan, hoşgörüsüzlükten, bencillikten, yalanlardan, hayat denilen saçmalıktan bıkmıştım artık.

    “Bir mesaj bırakmaya gerek yok aslında” dedim kendime. “Haklısın” dedi. Son gecemizde bu kadar sık hem fikir olmamız oldukça şaşırtıcıydı. Bu dünya yaşamı için dizayn edilmemiştim ben. “Üretim hatası olsa gerek” dedi. Gereğinden büyük bir kalbim vardı belki. En çok sevip de sevilmemekten bıkmıştı yüreğim. Gidiyordum, bu gece, sadece nasıl olacağını bilmiyordum ve bu benim için hiç şaşırtıcı bir durum değildi.

    Küvet taşmak üzereyken suyu kapattım. Jiletlere ve saç kurutma makinesine bir kez daha göz attım. Belki boğabilirdim kendimi suda? Yüzme bilmiyordum ne de olsa? “Küvette mi?” diye sordu o. “Evet” dedim. Sarkastik şekilde sırıtışımla yüzleşti aynada ve “salak” diyerek geri çekildi bir an. “Sen de git” dedim, bu son gecemde. Cevap vermedi ama oradaydı.

    “Korkuyor musun?” diye sordu. “Sen söyle” dedim. “Hayır” dedi ve ekledi: “Her zamanki gibi gereğinden fazla düşünüyorsun her şeyi ve herkesi”

    Düşüncelere daldığımda beni terk eden kadınlar geldi aklıma. Nedense onların son sözleri hemen hemen hep aynıydı. “Çok iyisin”, “Çok akıllısın”, “Çok tatlısın”, “Çok efendisin” ve hepsinin peşinden gelen bir “ama…” Kadınlar...

    Hepsini hatırlıyordum ama bana onun gidişi kadar dokunanı olmamıştı. Edam. Adı bile yeterdi aşık olmama. Bu saçma dünyayı yaşanabilir bir yer yapıyordu varlığı. Gülen gözlerinde kaybolup gitmeyi, minik ellerini tutmayı, mis kokan tenini ve o bal dudaklarını öpmeyi öyle çok özlemiştim ki. Hayat onunla anlamlıydı sadece. Ve o gitti. Aylarca, yüreğimde umut, dönmesini hayal ederken gecenin bu geç saatinde artık kocasıyla balayı yoluna koyulmuş olmalıydı.

    Hayır, o gitti diye ölmeyecektim. O kadar iradesiz ve karaktersiz bir insan değildim. Onu çok sevdim ve bensiz mutlu olabilmesi, buruk da olsa huzur veriyordu bana. Sadece, dünyaya doymuştum. Burada olmak ve hiç bir şey yapamadan olana bitene seyirci kalmak, beni tüketen asıl şey buydu. Edam ile tanıştığımda, onunla kendime küçük bir dünya yaratıp bunları düşünmeden yaşayabileceğime inanmıştım. Ama olmadı ve ben yapacaklarımdan korktuğum için gitmeyi tercih ediyordum. Hepsi bu. Ben bu dünyaya ya da belki sadece bu çağa uygun yaratılmamıştım. Belki imalat hatası, belki zamanlama, belki başka bir şey.

    Aklıma eskiden okuduğum bir hikaye geldi. Benim gibi çatı katında yaşayan genç bir adamın hikayesi. Sevgilisi öldükten sonra kederden içip içip kendini gecenin karanlığına bırakması canlandı gözümde. Boğuk bir çarpma sesi ve son.

    Hangisi daha kötüydü acaba? Sevdiğin insanın ölmesi mi yoksa başkasının olması mı? Edam ölseydi çok üzülürdüm. Ama en azından, hala beni seviyor olurdu. Artık yanımda olmasa bile belki duygularım daha az incinirdi. Ben onun için ölümü göze alırken onun beni bırakıp gitmesi inanılmaz kötü hissettiriyordu bana.

    Onu hala seviyordum ve onun mutlu olmasını istiyordum. Salakça belki ama benim sevgi anlayışıma böylesi uygundu. Ölüp gitmesindense yaşarken benim hayatımdan çıkıp gitmesi daha zor olsa da daha doğru olandı. Benim onun hislerine saygı duymak dışında yapabileceğim hiç bir şey yoktu. Düşününce, o intihar eden gencin hikayesi gerçekten güzel bir fikirdi. Özellikle içme kısmı. Dolap boş olmasaydı hemen işe koyulabilirdim.

    Saat gece yarısını geçmişti ama yasaklara ragmen bir kaç sokak uzaktaki büfem bir istisna yapardı bana Üstüme bir şeyler alırken içimdeki ses “sokaklar pek tekin olmazdı bu saatlerde” dedi. Ne olurdu ki? Zaten ölmek istemiyor muydum? Ayakkabılarımı bağlarken kapıyı kilitleyip kilitlemediğimi düşündüm. Rahmetli annem geldi aklıma: “Kapıyı kilitledin mi?”, “Ocağı kapattın mı?”, “Yatsana oğlum artık?” Hey gidi eski güzel günler dedim içimden. O yaşlarda yaşadıklarının kıymetini bilmiyordu kimse.

    Çocukken her şey ne kolaydı. Dünya sevimsiz bir yer değildi mesela. Terördü tek kabusum çocukluğumdan aklımda kalan. Ta ki 99 depremine kadar. O zaman farketmiştim hayatla ilgili bazı gerçekleri. Güney doğuda yaşamasam bile ölümün ne denli yakın olduğunu ilk o zaman hissetmiştim. Şimdi, kendi ölümüm için bu kadar hevesliyken bu düşünceler eskiden olduğu gibi ürkütücü gelmiyordu.

    Bir sigara yakıp aklımda Edam, yola koyuldum. Onunla internet sayesinde tanışmıştık. Kendisine bir web tasarımcı arıyordu. Craiglist’te binlerce abuk ilan arasında onun melek yüzünü gördüğümde aklım başımdan alınmıştı sanki. En uygun fiyatı verdiğim için beni seçmişti muhtemelen. Oysa ben onunla tanışmak için üste para bile verebilirdim. Çok üzerine düştüğüm bir konu değildi talepleri ama onun için elbet bir istisna yapabilirdim.
    Tanışırken onun da benimle ilgileneceğine hiç ihtimal vermemiştim. Fotomodel olarak çalışan neredeyse kusursuz bir güzelliğin benim sevgilim olabileceği hiç ama hiç aklıma gelmemişti. Ne de onun gidişinin beni bu denli umutsuzluğa sürükleyeceği. Beni terk ettikten hemen sonra tanıştığı zengin sevgilisiyle sevişecekti bu gece.
    Hava soğuk, gece karanlık, aklımda Edam, yürüyordum. Ayak seslerimin yankısı tek yoldaşımdı bu ıssız sokakta. Uzakta görünen büfenin soluk ışığı hiç bu denli sıcak gelmemişti bana. Alacaklarımı alıp, hızlıca eve dönmek için sabırsızlanıyordum.

    Sık sık içerdik benim fakirhanede. Güzel bir ev değildi evim ama o varken içinde benim saklı cennetimdi. Kollarımda nasıl da uyuturdum onu. Nasıl izlerdim onun o güzel kaşlarını, gözlerini, dudaklarını. Şimdi o dudaklarının bir başka adamın teninde gezeceğini hayal etmek bile içimi ürpertiyordu. Daha da kötüsü o adamın dudaklarının Edam’ın tenine dokunacak olmasıydı. Bunları düşündükçe aklıma gelen kötü fikirler nedeniyle kapattım konuyu.
    Ben hep onun beni öylesine bir ilişki olarak görmediğini, onun beni gerçekten sevebileceğine inanmak istemiştim. “Sana aşık olabilirim ve bundan çok korkuyorum” dediğinde hem mutlu olmuş hem de anlam verememiştim. “Seni seviyorum ama ayrılmamız lazım” dediğinde ise, tükenmiştim.

    Büfenin kapısını açtığımda Haluk abi gülümsedi. “İyi akşamlar abi, nasılsın?” dedim. “İyi koçum sen nasılsın?” dedi. “İçip içip kendimi öldüreceğim ama evde içecek kalmamış abi” dedim. Kahkahayı koyverdi. Saat ondan sonra içki satışımız yoktur yazan dolaptan bir şişe jack alıp poşete koydu. Uzatırken “aramızda” dedi. “Tamam” dedim.
    Eve doğru dönerken, aklımda hala o vardı. “Merak etme sevgilim” onun son mesajı olmuştu bana. Ayrılığın ilk günleriden kalma. Benim son mesajım ise biraz daha uzundu: “Son nefesime kadar kalbim sadece sana ait olacak. Hatalarım olduysa affet beni. Bu dünyada başıma gelen tek güzel şey sendin. Bir ömür mutlu olmanı dilerim. Seni, seviyorum.” Aptalcaydı. Onca beni bırakma yalvarışından sonra onurlu bir veda çabası kadar aptalca başka ne olabilirdi ki?

    Gözümden süzülen bir damla yaş giderek soğuyan bir iz bıraktı yanağımda. Derken, bir kadının ağlamaklı “Ne olur yapma” dediğini duydum. Hayal miydi? Gecenin bir vakti? Ardından aynı ses daha alçak sesle “lütfen” dedi. “Hey!” diye bağırdım. “Hey mi?” dedi içimdeki ses. Kadının “imdat!” feryadıyla sesin geldiği yöne koşmaya başladım.
    Karanlık bir çıkmaz sokağın başında durdum. Gözlerimin alışmasını bekledim. Hareket eden bir karaltı vardı sanki. Tekrar “Hey!!” dedim. Boğuk bir inleme ve ardından bir hışırtı duydum. Sonra kalbimin ısındığını hissettim. Sokak hala zifiri karanlıktı ama gözlerimin alışmasından olsa gerek onu ve kadını gördüm. Orta yaşlı bir adam genç bir kadının arkasına geçmiş ve bir eliyle kadının ağzını kapatmıştı. Diğer eli kadının karnının üzerindeydi ve kocaman bir kasap bıçağı tutuyordu. İkisinin de yüzü bana dönüktü. Kadının üstündeki gömleğin düğmeleri açılmış ya da kopmuş, eteği belinden sıyrılmıştı. Titreyen bacaklarını ve yanaklarından süzülen gözyaşlarını görebiliyordum kadının. Makyajı akmış, bir küpesi kulağından düşmüştü. Boynundaki altın zincirin ucunda Selen yazıyordu. Bu zifiri karanlıkta bu kadar net görebilmem tuhaftı ama şimdi buna kafa yoracak durumda değildim.

    “Hey” dedim. Bu kez daha alçak sesle. Ellerimi havaya kaldırdım. İkisini birden. Viski poşetim elimde sallanırken ellerimle dur demeye çalışıyordum. Bir yandan onlara yaklaşıyordum. “Kadını bırak ve git buradan!” dedim. Sesim hiç beklemediğim kadar gür çıkmıştı. Kalbim, deli gibi atıyordu. Tüm bedenim alev almış yanıyor gibiydi. Şaşırtıcı ama adam kadını saran kollarını gevşetiyordu sanki. Devam ettim konuşmaya, “Selen, artık güvendesin, sakin ol” dedim. “Şimdi seni bırakıp gidecek ve bu olayı unutacağız hepimiz.” Gözleriyle beni onaylıyor gibiydi Selen. Gözleri, ya çok güzel bir mavi, ya da çok gerçekçi bir lensti. Adam ellerini iyice gevşetti ve Selen’den bir adım geriye çekildi. O bırakınca Selen dizleri üzerine çöktü. Kendini tutarak ağlıyordu. Öfkeden delirmek üzereydim. Bir yıldırım gibi yerimden fırlayıp o herifi duvara çakmak istiyordum. En kötü ihtimalle ölürdüm. Ki bu gece bu benim için en iyi ihtimaldi aslında. Ama ben ölürsem Selen de ölürdü.

    Adam karşımda benim gibi ellerini havaya kaldırdı. Altında yırtık pırtık bir kot, üstünde alakasız bir kruvaze ceket, elinde dev bir kasap bıçağı. Gömleği pembe miydi bir de? Siyah kıvırcık saçları ve terli bıyıklarıyla ne kadar çirkin bir herifti. Bir kadınla olmak için ya çok paraya ya da o bıçağa ihtiyaç duyduğu muhakkak diye düşündüm. O sokağın bir kenarında, ben diğerinde idim. Bir tür yer değiştirme oyunu oynuyorduk. O çıkışa doğru, ben kadına doğru gidiyordum. Yengeç gibi yan yan gidiyorduk. Önünün artık açık olduğuna emin olunca, hızla döndü ve koşmaya başladı. Ben de aceleyle yüzüstü yere uzanmak üzere olan kadının yardımına koştum.

    “Selen!, Selen aç gözlerini!” Dizlerimin üstüne yere çöktüm. Kendini geriye doğru bıraktı ve kollarımın arasına uzandı. Başı omuzumdaydı. Kafasını kaldırıp bana baktı. Gerçekti gözleri. Deniz mavi. Kaybolup gitmek istiyordu insan derinliklerinde. Dağılmış gömleğinin içinde görünen sütyeni kenara kaymış, göğüslerinden birisini neredeyse özgür bırakmıştı. En son ne zaman sevişmiştim bir kadınla? “Tanrım ne düşünüyorum ben?” diye sordum kendi kendime. İçimdeki ben sessiz kaldı. Kolunu omzuma atıp yüzünü göğsüme gömdü Selen. Hıçkırıklarını tutamıyordu artık. Ağlıyordu. “Geçti” dedim. “Sakin ol, geçti.”

    Evim iki sokak ilerdeydi. Onu ayağa kaldırdım. Hala bana dayanıyordu. Çok güçlü kuvvetli bir adam değildim ama ufak tefek bir kadını iki sokak taşıyabilirim diye düşündüm. Olabildiğince kibarca “Boynuma tutunur musun?” diye sordum ve onu kucağıma aldım. Kafasını omzuma tekrar dayadı ve ağlamayı sürdürdü. “İki sokağın hesabını yaparken ardından çıkılacak altı katın hesabını da yapsaydım keşke” dedim kendime. “Keşke” diye onayladı içimdeki ben. En azından Selen düşündüğümden daha hafifti ya da ben sandığımdan daha güçlüydüm.

    İlk sokağı kolaylıkla geçtim. Evime bir sokak kalmıştı. Kollarımda taşıdığım minik kadını kurtarmanın gururuyla güç bulmuştum galiba. Hatta bir an için yaşama sevinci bile doldu içime. Sadece kısa bir an elbet.

    Birden sırtıma inanılmaz bir acı saplandı. Sonra bir kez daha, sonra bir kez daha, bir kez daha. Selen “Hayır!” diye bağırıyordu. Sendeledim. Dizlerimin üstüne çöktüm. Sonra bir kez daha. Selen düştü kucağımdan. Bir el saçlarımı tuttu. Kan kokan bıçağı boğazıma dayadı ve bir başka sızı saplandı bedenime. Ellerim bilinçsizce sırtımda ve boğazımda geziniyordu. Kanlarım Selen’e sıçrıyordu. Selen yerde geri geri giderken artık sesini duyamıyordum. Bağırıyordu. Deli gibi bağırıyordu. Ama ben duyamıyordum. Yüreğimi saran sıcaklık azaldı. Adamın Selen’e doğru gittiğini gördüm. “Hey!” demek istedim son bir kez. Yersiz bir çabaydı, kan kustum sadece. Acı benliğimi kapladı. Tutunmaya çalıştım ama yere uzanmama engel olamadım. Kollarım ve bacaklarım artık bana itiat etmiyordu. “Ölüyoruz” dedi. Gülümsedim. Ya da ben öyle sandım. Kendi kanımda boğulurken öldüğüm için mutlu, Selen için üzgündüm.
    #52935 larden loughness | 2 ay önce
     
    tümünü göster