1. 1
    tdk'ya göre "herhangi bir kişi veya konuda hiçbir kötü düşünce beslememe, hüsnüniyet" olarak tanımlanan, tüm insanların içinde bir şekilde olan duygu.

    kafamda o kadar çok şey var ki iyi niyetle ilgili. hayatımın büyük bölümü bunu düşünerek geçtiği için mi, yoksa zaten içimdeki iyi niyet tohumunu boyuna sulayıp iyi niyet fasülyesi sırığındaki jack olduğum için mi; bilmiyorum ama en çok düşündüğüm "şey" bu oldu benim için şu ana kadar. bu andan sonra da farklı olamam artık. ne giriş oldu be, sanki normalde ezop'tum da, şimdi de böyle yazıyorum sanacak okuyanlar. boşboğazlığım olamadığı için boşyazıcılığım oluyor benim. uyarayım peşinen. beklentinizi artırmayın lütfen.

    tdk'nın açıklamasına sıçayım bu arada. "herhangi" ve "hiçbir" gibi muğlaklık ve mutlaklık belirten kelimeleri çok seviyor sanırım çalışanları. iyi niyetin açıklaması bu değildir. en azından halk dilinde değildir, bundan eminim. hukuk okuyanların ya da ucundan kıyısından hukuka bulaşmış olanların sıklıkla "iyiniyet" olarak bildiği iyi niyet (bunun nedeni de, sınavlarda, ödevlerde ve hatta tezlerde ve sonrasında yazacakları dava dilekçelerinde hüsnüniyet kelimesini kullanma sıklıklarıdır), temel insani duyguları ele alırsak, şöyle bir şey olabilir: "kişinin kendisi dışındaki hemen hemen her şeyi ve herkesi içine alan bir çerçevedeki her türlü olayı kendi gördüğü açıdan değil, aristo'nun iyi olma prensibi üzerinden yorumlamasıdır". bana göre böyle. kallavi laf etmek için koymadım oraya aristo'yu da. bu iyi olma prensibini aristo, platon'un "mutluluk ahlâkı"na benzer bir yapıdaki "etik anlayışı"ndan hareketle dile getirir. "kişi kendi içini görüp karanlığı aydınlığa çeviremedikten sonra, hiçbir şey o kişiyi iyi niyetli olmaya döndüremez" gibi bir lafını okumuştum. bu konuda benden daha bilgili olanlar mevcuttur burada, onlar daha anlaşılır olarak açıklayacaktır. elimden gelen bu benim.

    bu noktada, özellikle orta çağ'dan sonra iyi niyet kavramının gıdım gıdım azalması ve sanayi devrimi'nden sonra da tamamen yok olmaya başlaması önemli. insanın yüzüne, çalıştığı saatlere, eline geçen "şey"lere, yaşam tarzına bakmayı akıl etmiş insanoğlunun en büyük kayıplarından biridir iyi niyet. antik yunan'a dönülemeyen, iç gözün göremediği o karanlık noktada bulunuyor. fazlasıyla anlaşılamaz yazıyorum, fark ettim. iyi niyetin bendeki yansımalarını gömeyim şuraya en iyisi. amacım bu değildi aslında ama hem durumu teorik açıklayamamaktan sıkıldım hem de pratik örneklerin düşüncelerimi açıklamaktaki etkisinin daha iyi olduğunu biliyorum.

    başlık, halâ aynı başlık sevgili okur. konudan uzaklaşmış da değiliz. panik yapma. her maddenin önüne iyi niyet kelimesini getirmen, düşüncelerimi aktarmamda bana büyük fayda sağlayacak.

    - koşarken ya da yürürken fark etmeksizin, yere kapaklanıp düşmüş birine önce kahkahalarla gülüp sonra yardıma koşmanın yanlış olduğunu gösterir: sık yapıyorum ben bunu. kendime karşı bile yaptığım oluyor sık sık ama iyi niyet kişinin kendisiyle alakalı bir şey değil zaten. bu yıl içinde, 1 ayda 7 kere ayak bileklerimi burktum ben. tamamında olmasa bile, son birkaç tanesinde, yere düştükten sonra kahkahalarla kendime güldüğümü, yardıma gelenlerin bile gülmekten gözyaşlarının aktığını gördüm. anlık olarak bunu göremiyorsunuz elbette çünkü siz de gülüyorsunuz. sonra düşününce, önce kahkaha atıp sonra yardım etme çabasının, iyi niyetin ucundan kıyısından geçemeyeceğini fark ediyorsunuz.

    - katılımcılarının cinsiyetleri -elbette ki- fark etmeyen bir kavgada araya girip "yeter, bitsin bu şamata" diyebilecek cesaret dozunu damacayla iliklerinize akıtır: kadın kadına olan kavgalara "catfight la bu, çekilek köşemize, birer sigara yakarak izleyek panpuş" diyebileceklere, kadın erkeğe olan ve şiddet miktarı bir anda yerden toz kaldırabilecek dozdaki kavgalara "aile herhalde bunlar, bize ne ki, bulaşmayak" diyebileceklere ve erkek erkeğe gerçekleşen, güç gösterisine dönüşmesi kaçınılmaz olan savaşlara "araya girersek bize bi' şey olur aga, neme lazım" diyebilecek tıynette olanların tümüne birden bir başkaldırıdır. lise dönemim böyle geçti benim mesela; bütün kavgaları ayırmaya çalışan adamdım. kavgaya çağırırlardı. ilk kıvılcımdan sonra, herkesi toplayıp orta yolu bulmaya çalışırdım. sağ şakağımın üstündeki derin göçük, bileklerimin bu kadar güçsüz olma nedenlerinden olan, birkaç kesici aletin sebep olduğu durumlar, 10 yaşındaki veledin "ne diyon sen dayı?" tepkisinden hemen sonra 2 santimlik çakısını çekip üzerime yürümesinin bende bıraktığı gelecek adına duyduğum umutsuzluk yükü ne kadar ağır bir yük taşıtsa da bana şimdilerde, gene de iyi niyet için iki bileğim, bir şakak üstüm ve geleceğe dair paramparça olmuş umut dallarımın önemi yok son tahlilde.

    - sözlü düellonun bir yerden sonra troll'lemeye vardığı o garip ve bütün durumu 180 derece tersine döndüren noktada, her şeyi ciddiye almanıza sebep olur: sosyal ortamda çok karşılaşıyorum bununla ben. bana "sen böyle çok yaşayamazsın" diyenlerle 15 yıldır karşılaşıyorum ve yaşıyorum halâ. "ülkenin haline bak lan, bu halin ne? alice'in tavşanı bile intihar etmişti şimdiden" diyenler ortaokuldan beri çevremdeler. şimdilerde ise, onlar sahiplendirmek için sakat kedi yavrusu paylaşımları yaparken, ben halâ o paylaşımlara kalpli ifade koyan tek erkek oluyorum.

    - çok yönlü tartışmalarda ("o bana böyle dedi, sonra ben bundan teyit aldım, bu o teyidin doğrulandığını şundan almış, ben şuna gidip "sen kimsin lan, ne biliyorsan söyle lan" dedim" gibi) orta yolu çizemeyenlere karşı tahammül eşiğinizi tahmin ettiğinizden çok daha yüksek bir çıtaya çekip size gülümser: "hiçbir boktan haberin yok senin. halâ daha "aman neşemiz kaçmasın ali rıza bey triplerindesin lan. nerde senin erkekliğin, adamlığın?" serzenişlerine ben gene ortaokulda göğüs germeye çalıştım. şu anki kafam olsa, o kafayı uzatıp bu eleştiriyi yapanın burnunun biraz üstüne, alnının biraz altına yapıştırırdım. tahammül sınırı, evet. küçük yaşlarda gelişiyor bu ve iyi niyet bu noktada tam bir "arch angel" (türkçesi çok saçma olacak, yerine "seni koruyup kollayan babacan ruh" diyebilirim). "hacım, tamam, sakin ol la bi'. o göt kim ki sana bunu diyor? madem ki kim olduğu bile önemsiz, o zaman sen kendin ol ve sonrasında pişman olmayacağın bir cevap ver. sonra da çek git ortamdan" diyor sana büyülü sesiyle. ardından sen de "sizin ortamınıza sokayım ben. 2 cümleyi takılmadan söylediniz diye hepiniz aristokrat olmuşsunuz, burnunuzun kılı bile götünüzden çıkıyor artık. ben bu oyunu bozarım" diyorsun ve ortamı terk ediyorsun. havalı değil, evet; ama en azından kafa atmamış oluyorsun. o kafaları birçok kez atıp sonrasında pişman olmuş çoğu insan beni anlıyordur umarım.

    - bilmediğin bir konuda "bilmiyorum, nedir?" diye sorduğunda, kuyruğuna teneke bağlayıp eğlenmek isteyen insanlara karşı gardını düşürür: "ama bunun adı dürüstlük, sıçmışsın burda" diyenler olabilir, yanılıyorsunuz. türk insanı tribi değil mi lan bu? "aga, 30 km ötedeki bir yere gideceğim, en yakın otobüs nereden kalkıyor?" diye sorulduğunda sana, "bilmiyorum ki" diye cevap vermeyi hakaret olarak algılayanların çoğunluğu temsil ettiği bir ülke burası. üniversite hazırlıktayım. okulun kantini, orta halli bir restaurant ortamında. kahveleri aldık, oturduk 3 arkadaş. bi' arkadaşın kız arkadaşları geldi birkaç tane, muhabbet koyulandı. kahveyi gömüp gideceğim ben, planım o. yanıma 10 dakika önce oturan kız bana dönüp "diş hekimliğinde okuyan arkadaşın var mı senin? bilmemnenin bilmemnesi üzerine bi' ödev verdi hoca, onunla ilgili bölümde okuyan birinden fikir almam lazım" dedi. okuldaki 5-6 mühendislik bölümünün hepsinde arkadaşlarım vardı, diş hekimliği de aynı binadaydı o zaman. illa ki tanıdıkları çıkardı oradan, sosyal çocuklardı hepsi. uzatmadım ve "yok" dedim sadece. 5 dakika boyunca "hmmfs", "peki, tamam o zaman", "sen de pek otmuşsun", "o saçları boş yere uzatıyorsun" gibi birkaç tane laf yedikten sonra, kalkıp gittim ben ortamdan. arkamdan da teneke çalmışlar "o zaten iki kelimeyi bir araya zor getirir, neden ona sordun ki?" diye. 14 yıl oldu herhalde, saçlarım halâ uzun sevgili kız çocuğu. aynı soruyu sor bana şimdi, saçlarımı kement yapıp yüzüne şaklatmam, gene aynı cevabı veririm ben sana.

    - konuşmak isteyen, çevresinde çok fazla insan olmadığı için kendine bile küsmüş insanlara karşı yakınlık kurdurur; o yakınlığı gösterdiğinizde ise, çevrenizden tepki görmenize neden olur: esnaf muhabbetlerinde ortaya çıkar bu ya da otobüs, metro gibi toplu taşımada. genellikle belli yaşı aşmış, kendi kendine konuşmayı -kötülemiyorum- hobi edinmiş, iki muhabbetin belini kırmaya can atan insanlar özne olur bu durumlarda. otobüste ya da metroda yanındaki boş koltuğa oturur, sen pazarda 1 kilo elma alacakken, üzerinde gördüğü formaya bakarak göztepe'nin durumunu konuşma çabasına girer, işten eve yorgun argın dönüş yolunda kendi kendine gülümsemenden kendine pay biçer. örnekler değişebilir. sen bu insanlardan birine kulak vermeyi seçtiğinde ve muhabbet çevrendekilere göre -senin çevren değil, fiziksel çevrenden bahsediyorum- fazlaca uzadığında, eleştiri okları senin üzerine atılır. en son, her zaman alışveriş yaptığım, eve hemen gitmek istemediğim ya da sıkıldığımda kapısının önünde oturup çay ısmarlandığım mandırada oldu bu olaylardan birisi. ramazan ayıydı ve teyzenin biriyle "eski ramazanlar" muhabbeti yaptığım için, o esnada mandıraya giren, 2 mekan yandaki karakola bağlı gençten bir polis memuru bana gbt sordu. sebep, elbette ki, elimde bulunan ve yarısı dolu çay bardağıydı. yıllar önce olsaydı bu olay, hafifçe ayağa kalkar, arka cebimden çıkardığım cüzdanımın içindeki nüfus cüzdanımı ayaklarının dibine atardım. üstüne de "okunuyor mu oradan? okunmuyorsa ezbere söyleyebilirim tc kimlik numarasını" derdim ama mandıra tanıdık, ev kira ama mahalle bizimdi. yapmadım.

    - herhangi bir fiziksel ya da ruhsal eksiklikliğiniz yüzünden -tdk'nın iyi niyet tanımına selam değil, küfür olsun- itin götüne sokulduğunuz bir durum ya da ortamda, çevrenizdekilerin sizi cehennemin en dibine atmasına sebep olur: en baba durum bu aslında. "ulan zaten körsün/ bedensel engellisin/ kekemesin/ sağırsın/ dilsizsin/ als hastasısın/ alzheimer hastasısın. senin neyine diğer insanlara iyi gözle bakmak?" tepkisini de beraberinde getirir. ingilizcede pure evil diye bir tabir var. türkçeye tam olarak "katışıksız orospu çocuğu" şekilde çevrilebilir seksist küfür olarak bakmazsanız. bunu size diyecek insanlar, hiç boşalmayan bir kepçe şeklinde ruhunuza boca ediliyor böyle bir anda. bu durumla ilgili en çok aklıma yer eden anım, lise aşkımla alakalıydı. o dönemlerde de aynıydım ben; birkaç kızın radarına aldığı, derslerde tamamen inek, zaten konuşamadığı için dışarıya "ne hoş çocuk yaae" tepkisini oluk oluk yayan bir ergendim. neyse, lise 2'ye yeni geçmişiz, 1'de de yanık olduğum, onun da bende gözü olduğunu lise mezuniyetinde öğreneceğim hatunla kordon'a gittik. birkaç arkadaş daha var yanımızda, zaten dershane çıkışında gittiğimiz için 5-6 kişiyiz totalde, yalnız değiliz. kordon'a doğru bacakları uzattık, dinen caiz olan içecekler tüketiyoruz, hava 40 derece falan, öğleden hemen sonra. diğerleri muhabbette, bu hatun benim yanıma yaklaşmış, sol tarafımda duruyor, ben fark etmedim. diğerlerinin muhabetlerini dinlerken, sağ kolunu benim sağ tarafımdan geçirdi ve bel kemiğimin üstüne koydu. halâ ergenim, hatırlatayım. halâ göztepe, poe, "fm'ciler çok mal yaae, en iyisi tm" muhabetleri hakkında birkaç kelimelik yorumlar yapıp kıkırdıyorum ben. kısa bir süre sonra, hatun bana doğru iyice yaklaşıp sadece benim duyabileceğim şekilde şunu söyledi: "izmir'de kalırsan eğer, sağ elimi hep orada tutabilirim". "duyamadım, burak'ı dinliyordum" dedim ve tekrarladı bunu aynı şekilde. birkaç saniye sert sessiz harflere küfür ettim, bir 10 saniye kadar ne diyeceğimi düşünerek önüme baktım, biraz da söyleyeceğim sessiz harfleri kafamda hesap ettim ve "bilmiyorum" diyebildim. hatunun elini çekişi, çapraz takılan ve artık dershane çantası haline gelmiş çantasını bütün ağırlığıyla yüzüme yapıştırışı, sendeleyip denize düşmemek için çırpınışım, kendisine aldığım deniz mavisi fularını halihazırda açık olan ağzıma tıkışı, çekip gidişi, bir süre uzaklaştıktan sonra "söyleyemediklerine sıçayım" diyerek uzaktan bağırması... yarım saat kadar "ne mal adamsın yaae? ilik gibi kıza küfür etsen daha iyiydi", "ağzını okudum ben senin, zaten küfür edecek gibiydin", "sıfatına sokayım senin, üzdüğüne değdi mi lan kızı?" tepkilerini sineye çekip ağzımdaki deniz mavisi fularla ortamdan kelimenin tam anlamıyla koşarak uzaklaşmam fena koymuştu bana. belli yaştan sonra, tam olarak, ayrıntıları ve gözden kaçırdıklarını görebiliyor insan. üzülmemek için iyi niyeti korumak elzem.

    kendisini pek sevmesem de, honore de balzac'ın yazdığı şu sözü şuraya bırakıp bitireyim artık. çok bile uzattım zaten.

    "insan bitkiye benzer. Tıpkı bir asma ağacı gibi, hem yaprağından hem meyvesinden hem de meyvesinin kurutulmuşundan yararlanılabilir."

    iyi niyetli olun lütfen.
    #49711 lake of the hell | 2 yıl önce
     
  2. tümünü göster