1. 2
    emile zola'nın kaleme aldığı, tahsin yücel'in türkçe'ye çevirdiği, anı-mektup tarzı kitap.

    Suçluyorum'dan ziyade onu çeviren Tahsin YÜCEL'in izlerini görüyorsunuz. Son zamanlarda okuduğum en güzel çeviri eserlerden bir tanesiydi.

    Tahsin YÜCEL, Emile Zola'nın Fransa Cumhurbaşkanı'na Dreyfus'ün haksız ve adaletsiz tutuklanmasının; Fransız ordusunun onurunu ve birkaç genelkurmay üyesinin kendisini korumak amaçlı yargılanmasının son derece yanlış ve basiretsiz bir karar olduğunu (kamuoyu nezdinde gatezede) yazdığı mektubu dilimize çevirmiş. İyiki de bunu yapmış.

    Bazen bir kalemin birçok haksızlığa diz çöktüreceği bilinen bir gerçektir. Fakat o kalemin kırılabilmesi ihtimali mürekkebine grilik katmadan duramaz. Emile Zola ise cesur ve yağız bir tavırla Fransa ordusunu ve birçok asker kökenli diplomat ve siyasiyi karşısına almaktan bir an olsun çekinmeden mektubu kaleme almış.

    Bu mektup sebebiyle kendisini yargılayabilecekleri kanun maddelerini "işte bakın ben şu kanun maddelerinin bilincinde olarak bu mektubu kaleme alıyorum" vari cümleler kurarak belirtmesi, adaletinden şüphe duyulacak yargıya birkaç tümlelik ders vermeyi ihmal etmediğini de gösteriyor. Bu kesinlikle mektubu yazdığı makama şirin gözükme çabası değil, anlayabiliyorum.

    Emile Zola gibi büyük bir romancının yazdığı bu mektubun öncesini ve sonrasını kaleme almış Tahsin YÜCEL. Mektubun etkisini de görebiliyorsunuz böylelikle. Ki zaten mektup büyük bir gazete sayfasını kaplayacak uzunlukta. Buna bir sayfa da Tahsin YÜCEL eklemiş. Yazıyı tam manasıyla anlamamızda, etkilerini gözetmemizde yeterli ve güzel bir rehber.

    Suçluyorum'u okuduktan sonra hissettiğim en baskın duygu yahut buna bağlı olarak düşünce; milletlerin ne denli farklı olaylar içerisinde şekillendiğiydi. Yani, bir askeri görevli olan Dreyfus'ün, bir başka askeri görevli (de Clam) tarafından canavarca ve adaletsiz bir yargının önüne sürülmesiyle, bir romancının bunu konu alan mektubunun ardından Fransız halkının ikiye bölünmesi, ordu-millet ilişkilerinin gözü kör eden bir bağlamda yaşandığını anlatır nitelikteydi. Bu bağlam dönemin -askeri botların gezdiği- Fransa'sıydı, hiç şüphesiz.

    Kitapta bana dokunan birkaç cümle elbette vardı fakat ilgimi en çok çeken askeri yargının ne denli çıkar koktuğunu anlatan satırlardı. Buna ek olarak askerin yönetime dokunmasını şu sözlerle işlemişti Emile Zola; "Ah! Birkaç rütbelinin, Devlet’in güvenliğini saygısızca bahane ederek, çizmeleriyle ulusun üstüne basarak gerçek ve adalet çığlığını gırtlağına tıkamaları, bütün bu çılgınlıklar ve saçmalıklar, çılgınca düşlemler, yoz polis uygulamaları, engizisyon ve zorba uygulamalar!"

    Zannımca Emile Zola'yı asıl yargı önüne çıkaran da bu sözleriydi. Bu sözleri sarf etmese belki de Fransa solunu heyheylendiremeyecekti. "Askeri yönetim halkı ezmekten başka bir şey değildir" mi demek istiyordu Emile Zola? Hiç kuşkusuz öyle demek istiyordu. Çünkü Emile Zola ne kadar dobra bir kişiliği olduğunu, kaleminin ucunu cesaret mürekkebine batırarak kanıtlıyordu. Korkusuz denilebilir, cesaretli de. Bir yokluğun (korku-suz ekine ait), bir varlığın (cesaret-li ekine sahip) adamıdır bana göre Emile Zola.

    bu yazı 1000kitap.com sitesinde tarafımca paylaşılmıştır.
     
  2. tümünü göster