1. 10
    benim gözlemlerime göre küçük amerika. aslında kırsal bölgeleri hala aynı kültürü devam ettiriyor ancak şehir merkezi çok başka.

    bir eğitim ve sonrasında keyfi maksatlarla iki haftamı geçirdim. oryantasyon adı altında kültürel ne varsa iki günde beynimizi yaktılar sağ olsunlar. tonla garip olay yaşadım ve söyleyebileceklerimin özeti ne kadar çok beyaz yakalı oldularsa bir o kadar da amerika özentisi bir hale gelmiş bir ülke gibi geldi bana, değişik.

    -toplumun çok büyük kısmı adeta çekirdek yer gibi sigara tüketiyor. bir de ilginç bir nokta var, sigara içerken boğazda oluşan tükürük yutulursa çok acayip kanser olacaklarına inandıklarından adım başı tükürük çanakları var her yanda. tükürmek ayıp değil, yere rastgele tükürmek ayıp. o pek şeker asyalı ablalar falan patır kütür tükürüyorlar insan ne tepki vereceğini şaşırıyor.

    -kadınlarda meme çatalı, dekolte falan inanılmaz ayıp karşılanıyor. bunun yanında bacaklarının tamamını açıkta bırakan yarım karış etek ya da şort giymekten imtina edilmiyor.

    -hemen her bilboardda estetik operasyon gerçekleştiren kliniklerin reklamları var. dış görünüşe tahmin edildiğinden daha fazla önem veriyorlar.

    -gece 12 olduğu an metro hattı duruyor. yani ebesinin köründeki üniversiteden ebesinin diğer köründeki bilmemne otele gitmek için metro kullandıysanız ve hasbelkader yolun yarısında saat 12'yi vurduysa yandınız. hangi istasyondaysanız orada inip taksiyle ya da tabana kuvvet devam etmeniz gerekiyor. seoul'de geceleri gangnam bölgesi dışında pek hayat yok. caddelerde in cin top oynuyor.

    -adım başı starbucks var. adım başı dediysem tek blok üzerinde 3 farklı starbucks gördüm, aynı cadde üzerinde 20'den fazla starbucks saydım. kalabalık da değiller, neden bu kadar fazla olduklarına bir türlü anlam veremedim.

    -bir de restoranlar dahil bir çok yere girerken ayakkabı çıkartma zorunluluğu var lakin o kimchiler için ayakkabımı seve seve çıkartırım, çok da şey değil benim için.

    -gezip görülecek yerleri bol. tarihi köyleri, sarayları, lokal marketleri keşfetmek oldukça keyifli. seoul'de hemen her yere metro gidiyor. ayrıca her ülkede olduğu gibi rastgele bir caddede türk dönercisiyle karşılaşma ihtimaliniz oldukça yüksek. insadong'da yürürken korece bağıran ve gözleri çekik olmayan bir adam dikkatimi çekti, ardından arkasındaki dükkana gözüm kaydı ve bingo. vatanım kokan bir dönerci ve bangır bangır demet akalın müzikleri. göz göze gelmeden uzaklaşalım derken alnımızda mı yazıyordur nedir, abla hoş geldiniz diye burnumun dibinde bitti meymenetsiz. zor kaçtım elinden. oraya kadar gidip döner yemek isteyen insanlar da oldu elbet, bir şey diyemem.

    -bir gereksiz anı... bizi bir yerden bir yere götürmesi için gelen tur otobüsünün şoförü yolda trafik tıkandığında aracı komple durdurdu. araç yeniden çalıştığında otobüsün içindeki televizyonda seksli sevişmeli bir film oynamaya başladı. çeşitli milletlerden 40 kişi şok olmuş bir halde ekrana bakarken şoför sinirlenip cd'yi yerinden çıkarıp önce kırdı, sonra pencereden dışarıya fırlattı. ardından hiçbir şey olmamış gibi aracı kullanmaya devam etti. o an oturuyor olduğumuz koltuklardan birinde kendisinin olduğunu ve o filmi büyük bir şevkle izleyerek kim bilir neler yaptığını zihnimden silmeye çalışarak geçti birkaç günüm.

    -bir akşam yemeği için gangnam'ın en işlek caddesine gidip rastgele bir restorana girdik. bir kelime ingilizce yok menüde, ya nasip diye bir şeyler sipariş ettik gelen teyzeye. masalar klasik kore yemek masası, ortada tencerenin bulunacağı ya da barbekünün yapılacağı ateş, etrafına bardak gibi biz dizilmişiz. özetle yemeği yemek yiyecek kişiler istedikleri kadar baharat ve malzeme kullanarak kendileri pişiriyor, hemen her yer böyle. teyze başlangıçta hepimize birer yeşil önlük giydirdi üstümüz başımız pislenmesin diye herhalde. önce içi su dolu bir tencere geldi. ardından malzemeler, tofu, bir sürü sebze, ne olduğunu anlayamadığın bir şeyler ve finalde ahtapot. arkadaş ben hayatımda ahtapot yemedim kaldı ki bu hareket ediyor! ben bunu pişiremem diyorum, arkadaşlarla boş boş bakışıyoruz. bir süre hiç konuşmadan ahtapotun hareketli uzuvlarını izledim. sonra teyze anladı bizim bir halt edemeyeceğimizi de gelip masayı çekip çevirdi. o hareketli ahtapotu makasla doğradı ki benim asla dayanabileceğim bir manzara değildi ama bildiğin koreli anne şevkatiyle bize yemek pişirdi kadın. utanmasa kendi elleriyle yedirecekti de pek utangaçtı, şapşik şey. ben noodle gibi bir şeyler yedim, kıyamadım ahtapota...

    -kalabalık caddelerde yerlere, sağa sola seks işçilerinin kartvizitleri dağıtılıyor. yanımdaki bazı arıza arkadaşlar bunların koleksiyonunu yapmıştı. hatta yukarıda anlattığım ahtapot pişirmeli yemek gecesinden sonra otele doğru çıkarken bir arkadaş günlerdir "ulan bir masaj yaptıramadım, ölüyorum ayak ağrısından" diye diye başımızın etini yemeye devam ediyordu ki bir yüksek otelin tepesinde ingilizce "massage" yazısını gördük. yapma etme demeye kalmadı diğer iki arkadaşı da yanına alarak masaj yazısına doğru koştu. ben ve bir arkadaş kendi otelimize doğru yürümeye devam ettik. ne bekliyorlardı gerçekten bilmiyorum ancak on dakika sonra popolarına ayakları vura vura bize doğru depar attıklarını gördüm. başlarından geçeni uzun süre gülmekten anlatamadılar. şöyle ki:

    ilgili "masaj otelinin" lobisine giriyor bizim üç saf. lobide iki yarma adam, bir de ufak tefek pis sırıtan bir başkası... bizim cevval arkadaş ingilizce diyor ki "ben masaj istiyorum." sırıtan adam hiç beklemeden elindeki hesap makinesine bir rakam yazıyor, geçmiş gün kaç won olduğunu hatırlamıyorum ama saçma derecede yüksek bir rakam. arkadaş şaşırıyor, üçümüzün masaj fiyatı mı bu? diyor. yok, diyor diğeri, kişi başı. sonradan bizim saflar ayılıyor, devamındaki konuşma şu şekilde:

    -hmm. what kind of massage is this? *
    adamın yüzündeki sırıtma yok oluyor, ağır ağır arkadaşın yüzüne doğru yaklaşıp fısıldayarak cevap veriyor:
    -sexual massage...

    oldu o zaman biz gidelim madem diyerek geri geri lobiden çıkıyorlar sonra. bize yetişene kadar arkalarına bakmadan koşmaya devam ediyorlar. gerçekten gecenin bilmem kaçında tam olarak nasıl bir masaj yapılmasını beklediler bilmiyorum. tatilin sonuna kadar da arkadaş hala masaj masaj diye inledi, türkiye'ye dönünce ayak masajı aleti aldı da rahatladı. akıl fikir işte...

    özetle, güney kore gidilesi, gezilesi, mümkünse sokaklarında kaybolunası değişik bir ülke. yemekleri nefis, benim gibi acı yemeğin yanına yaklaşmayan insanı iki haftada acısever bir ejderhaya dönüştürdü. ağzımdan burnumdan alevler çıkararak yemek yedim, yine olsa yine yerim. tabii şu an kırmızı pul biber yemeyip kimchiye saldırmak da saçma bir hareket işte. kendimle çelişiyorum bazen.
    #129222 the fool | 8 ay önce
     
  2. tümünü göster