1. 1
    ikinci abdülhamit devrinde ermeni komiteciler tarafından düzenlenen suikast. Olayı kazım karabekir 'in kaleminden okuyalım;

    Yıldız’da Müthiş Bir Bomba Patladı


    21 Temmuz 1905 (8 Temmuz 1321) Cuma günü Yıldız’da Sultan Hamid camiden çıkıp arabasına bineceği sırada seyircilere mahsus arabalar arasından birinde boğucu gazlı bir cehennem makinesi infilak etmiş.

    Ben bugün Sarıyer’de ağabeyime misafir gitmiştim. Dönüşte vapurda haremağaları birbirine telaşla anlatırken öğrendim. Mektepte izinsiz arkadaşlar infilakı işitmişler, ölü ve yaralıların naklini görenler de olmuş. Günlerce bu hadise Sultan Hamid’in istibdadı ve Bulgar ve Ermenilerin Türkün zararına yaptıkları teşebbüsü aramızda konuştuk, durduk. İşin tuhafı bize karşı tazyikin de artması idi. Artık Harbiye talebesi gibi namaz için camiye de zorla götürülüyorduk. Fakat bir taraftan da padişahın marangozhanesinde bizzat meşgul olduğu birer pergel takımı ile gümüş liyakat madalyası dağıttılar.

    Bomba hadisesinin faillerinden Belçikalı Juris yakalanmış. Muhakemesinde (Ayasofya yakınındaki Adliye binasında) bulunmayı çok arzu ettim. Bunu Seyfi’nin akrabasından bir hariciye memuru delaletiyle temin ettik, ilk tahkikatı için Yıldız’da Necip Melhame’nin reisliğinde Necmettin Molla ve Nazif Süruri beylerden mürekkep bir komisyon teşkil olunmuş ve birçok tahkikattan sonra Viyana yapımı bir arabanın tekerleği lastik parçasından araba ne zaman ve kimin tarafından gümrükten geçirildiği anlaşılmış. Gazeteler padişaha dualar arasında biraz malûmat yazdılar ve arabanın resmini de bastılar.

    Bir Türk padişahının Ermeni veya sair Türk olmayanlar tarafından öldürülmesini kendi tarihimiz bakımından çirkin bir hadise telakki ile hadiseye üzülmüştük. Çünkü ölümü gayr-i Türklerin menfaati için lazım bir hadise gibi görülecekti. Halbuki vaziyet Türk milletinin gittikçe, bu cahil sultan idaresinde tehlikeye yürümesiydi. Şu halde mesele körü körüne Hamid’in öldürülmesi değil, daha ziyade idaremizde salah ve teceddüt temini idi. Bu da ancak Türk milletinin teşekkülleri ve planlarıyla olabilirdi.

    Üçü asker olmak üzere 23 kişi telef ve 58 kişi de ağır ve hafif mecruh olmuştu. Sultan Hamid hayatı için bir sürü hafiye ve erbab-ı sadakat beslediği ve bunlara maaşlarından başka türlü ihsanlar verdiği halde ve bombanın atılacağı hakkında daha önceden de haber alındığına rağmen[15] bu hadisenin önlenememesine ve şimdilik faillerinin ele geçirilememesine çok üzülerek çok vehimlenmiş ve yetiştirdiği köpeklerin sadakatsizliğine çok kızmış ve ağzına gelen küfürleri savurmuş. İlk önce bu suikastı Veliaht Reşat Efendi’nin taraftarlarının yaptığına umumi bir zan ve hatta kanaat hasıl olmuş. Çünkü herkesin vehmi böyle. Birçok jurnal de bu mealde, Sultan Hamid de bu zanda. Sonra iş meydana çıkmıştır. Hadise hakkında sonraları aldığım doğru malumat şudur:

    Rus Ermenilerinin hazırladıkları bir suikasttır. Eğer Sultan Hamid ölseydi Beyoğlu’nda birçok yerlerde bombalar patlayacak, kargaşalıklar çıkartılacak ve bu suretle Avrupa’nın dikkati şark vilayetlerinde Ermeni istiklali meselesine çekilmiş olacaktı.

    Asıl failler bu işi İstanbul’da Belçika tebaasından Juris’in evinde birçok defalar toplantılar yaparak kararlaştırmışlardır. Juris ve karısı Ermenilere yataklık yapmıştır. Suikasti hazırlayanlar arabadan Yıldız’da indikten sonra başka bir arabaya binerek doğruca Sirkeci istasyonuna gelerek Avrupa trenine binmişlerdir. Hükümet vaka akabinde tedbir almadığından bunlar trenle kaçabilmişlerdir.

    Sultan Hamid Yıldız’da büyük bir heyet-i tahkikiye hazırlatarak işe adli kanaldan başlattığı gibi kendisine yağan jurnallarle de ayrıca uğraşmıştır. Bu mesele hakkında padişaha 8.000 jurnal verilmiştir! Bunların bir tanesi Sultan Hamid’in kanaatine pek uygun gelmiş ve heyet-i tahkikiyenin dahilden ve hariçten birçok delillerle tespit ettikleri istikamete aykırı olmakla beraber bizzat günlerce uğraşmasına sebep olmuş. Şöyle ki:

    Ümeranın da nöbetle cuma selamlığında bulunması irade edildiğinden Harbiye Mektebi muallimleri de sıra ile gitmeye başlamışlar. Hadise günü Harbiye Kütüphanesi memuru Binbaşı Mustafa Bey ile baytar sınıfları muallimlerinden Kaymakam Ermeni Minas Bey de sırası gelenler arasında selamlığa gitmek üzere bir arabaya binerler. Minas Bey’in pelerini de varmış. Bunu sanlı olarak karşılarındaki oturma yerine koymuş. Yıldız’da her ikisi de arabadan inmiş. Pelerin arabada bırakılmış. Her biri rütbesinin bulunduğu yere gitmiş.

    Hadiseden sonra o telaş içinde bu iki zat da yine buluşmuşlar; fakat o gürültü ve kargaşalık arasında arabayı bulmak kabil olamamış. Parçalanmış arabalar, kanlar içinde parçalanmış insan ve hayvan cesetleri herkese bir türlü telaş vermiş, kimi bulduğu araba ile, kimi yaya savuşmaktadırlar. Minas Bey de bu şaşkınlığa kapılarak Mustafa Bey’e şunu söylemiş:

    — Aman ben pelerinimden de vazgeçtim, arabadan da. Sakın beraber araba ile geldiğimizi ve arabamızın da, pelerinimizin de bu gürültüde kaybolduğunu kimseye söylemeyelim!

    Bu sözler Mustafa Bey’in şüphesini uyandırmış. Velinimeti saydığı Bahriye feriklerinden Hüsnü Paşa’ya gidip aynen söylemiş. Şunu da ilave etmiş: Pelerinin içinde ağır bir cisim olduğunu Minas Bey’in ifadesinden sonra anladım. Çünkü pelerin hiç yerinden oynamıyor ve şeklini değiştirmiyordu.

    Hüsnü Paşa makul ve açık yürekli görülür bir zat olmasına rağmen bu hikâyeyi hadisenin esası gibi kabul ederek güzel bir üslup ile Sultan Hamid’e jurnal eder ve jurnali de velinimeti bildiği (!) kızlarağasından biri vasıtasıyla Sultan Hamid’e takdim eder.

    Sultan Hamid, heyet-i tahkikiyeyi bu işe karıştırmadan Binbaşı Mustafa Bey’i saraya çağırtır ve kendi usul ve itikadı veçhile abdest aldırıp iki rekat namaz kıldırdıktan sonra Kur’an-ı Kerim’e el bastırarak jurnaldeki ifadelerinin bir iftira olmayıp hakikat olduğuna dair yemin ettirir.

    Artık sıra zavallı Minas Bey’e gelir. Kendi halinde ve mesleğine âşık, vazifesinden başka şeylerle alakalı olmayan bu zat muhafaza altında Yıldız Sarayı’na celp olunur ve cinayeti itiraf etmesi için hususi isticvaplara başlanır.

    Belanın nereden başına geldiğini anlamayan bu yaşlı başlı muallim yeminlerle bir şeyden haberi olmadığını anlatmak için çırpınır!

    Nihayet iş heyet-i tahkikiyece duyulur. Halbuki onlar arabanın lastik ve tekerlek parçalarındaki markalarından arabanın Viyana yapımı olduğunu öğrenerek gümrükten ve Viyana sefaretinden arabanın nereden, ne zaman geldiğini ve kimin idaresinde olduğunu kâfi surette öğrenerek işin Belçika tebaasından Juris’in evinde Rusya’dan gelen birkaç Ermeni tarafından hazırlandığını ortaya çıkarmışlardır. Bu işte, alakadar olanlar da yakalanıp tahkikat tamamlanmış ve hadisenin meçhul tarafı kalmamıştır, işte Minas Bey’in en ufak bir suçu bile bulunmadığını heyet-i tahkikiye Sultan Hamid’e bildiriyorlar. Sultan iradesi şu oluyor:

    “Nisbet-i askeriyesi kesilsin, on bin kuruş maaşla Şam’da ikamete memur edilsin!”

    Zavallı Minas uzun yıllık mesleğinden ve muallimliğinden ağlayarak ayrılırken ırkdaşlarından bu cinayeti irtikap edenlere de, kendisinin felâketine sebep olanlara da lanetler okuyor. Ucuzca kurtulduğundan da haline şükrediyor!

    Juris hür fikirli bir sosyalistti. Hissine mağlup olarak müstebit bir padişaha karşı yapılmak istenilen suikaste yardım ettiği kanaatine varılmıştı. Müdde-i Umumi Necmettin Molla faillerin gıyaben, Juris’in de vicahen idamını istedi. Juris sık sık bir ufak şişe içindeki ilacını içiyordu. Bu mahkemeyi dinlemek çok istifadeli ve çok heyecanlı idi. Hususiyle Ermeni ve Bulgar ihtilallerinin içyüzlerini yıllardan beri öğrenmiş ve kendi milletimizin de istikbalini düşünebilecek bir hale gelmiş olmak dolayısıyla benim ruhumda çok büyük tesirler yapmıştı. Gerek arkadaşlarla ve gerekse ağabeyimle bu mahkemede tatlı sohbetlere hayli esaslar kazandırdığından memnuniyetim büyüktü.

    Mahkeme de idam kararını vermişti. Fakat Sultan Hamid, bu adamı affettiği gibi yüksek maaşla da anarşistlerin kendi aleyhine hazırladıklarını işittiği suikastten malumat vermesi için onu hafiyeliğine de almıştı. Halbuki Juris anarşist değil sosyalist idi. Sultan Hamid ise anarşistlerle sosyalistleri aynı şey zannediyormuş.

    Sultan Hamid bu bomba hadisesinden sonra Yıldız’ın etrafına bazı yerlerde iki kat olmak üzere yüksek duvar çektirdi. Hafiye teşkilatı kuvvetlendirildi. Fehim Paşa kardeşi Miralay Tarık ile Pangaltı Harbiyesi’ndeki Harbiye ve Erkân-ı Harbiye sınıflarını yakından kontrole başladı. Tarık ve bir hayli maiyeti hemen her gün Tramvay Caddesi’ndeki muhallebicinin (bugünkü memşalarla köşedeki dükkân arası) önünde nargile içerdi. Mektebin kendi müdürü Rıza Paşa ve Mektepler Nazırı Zeki Paşa ve müfettiş namıyla Hamid’in mutemedi İsmail Paşa hep birbirini kontrol ettiği yetişmiyor gibi bir de Fehim Paşa bu irfan müessesesinin üstüne baykuş gibi bakıyordu.

    Başhafiye Ahmet Celalettin Paşa’nın da gözden düşüp Avrupa’ya kaçması ve sonra Mısır’a gelerek padişaha bomba hadisesini bildirmesi ve firar arkadaşı Ermeni Diran Kelekyan’ın da ismini jurnalde zikretmesi ve yine bu iki adamın Doktor Bahattin Şakir Bey’in firarını teminlerinden görülüyor ki şahsi menfaat gören serhafiye bilmeyerek ve milli menfaat güden Ermeniler bilerek Genç Türkleri müstebit padişaha hırpalatmak istemişlerdir. Eğer bomba hadisesinin failleri ortaya çıkmasaydı kim bilir ne kadar Türk çocuğunun hayatı veya istikbali mahvolacaktı.

    Hele bizim safiyetle Jeunes gens diye kullandığımız parola da haber alınsa imiş kim bilir başımıza neler gelirmiş.

    kazım karabekir - İttihat ve terakki cemiyeti
     
  2. 2
    teyfik fikret 'in bir patlama adlı şiirine konu olan olay.

    Bir patlama...bir duman...ve bütün bir şenlik alayı,
    Sahnelediği oyunu seyreden kalabalık; haşin, azgın
    Tırnaklarıyla bir kahredici elin, didik didik,
    Yükseldi havaya bacak, kelle, kan, kemik...

    Ey yüce patlama, ey öc alıcı duman,
    Kimsin? nesin? bu saldırıya iten ne, sebep ne? kim?
    Arkanda bin meraklı bakış ve sen yoksun,
    Görünmeyen bir eli andırıyorsun, kurtarıcı.

    Sesinde o öfkenin o korkunç yıldırımı var ki
    Her yerde hak ve kurtuluş duygusunu tetikler.
    Vuruşunla kahredici ayağı titrer zorbalığın,
    En gururlu, görkemli tâcı sarsar yaklaşışın.

    Silkip yüzyılların boyunlarındaki ilmiklerini, en çetin
    Bir uykudan uyandırır milleti dehşetin.
    Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
    Attın...ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!

    Dursaydı bir dakikacık (bu hep) geçen zaman,
    Ya da o durmasaydı o tâlihsiz* taç,
    Kanlarla bir cinâyete pek benzeyen bu iş
    Bir iyilik olurdu, benzeri yüzyıllarca geçmemiş.

    Ancak, rastlantı... âh o güçlülerin dostu,
    Güçsüzlerin, zavallıların değişmez düşmanı,
    Birden yetişti etkisiz kılmaya, bu yakıcı planı,
    Söndürdü bir nefeste bu parlak umudu;

    Yazdı, alay etmek için bilinçsiz yazgı,
    Zulüm tarihine bir övünme önsözünü.
    Kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi öcünü;
    Ancak; unutmasın şunu (ki) alçaklığın tarihi:

    Bir milleti çiğnemekle bu gün eğlenen (alçak)
    Bir anlık gecikmeye borçlu bu keyfini