bu başlık kişiye özel bir başlıktır
  1. 1
    "Time is a flat circle. Everything we have done or will do, we will do over and over and over again- forever."

    tam olarak böyle başladı sanırım. hayır böyle başlamadı, bir süre sonra her şeyin evrildiği nokta burasıydı. filmin başlangıcı böyle değildi. saftı... aşktı, sonsuzluktu. heyecandı, serüvendi. insan aşık olduğunda çok garip kararlar veriyor. ve işin ilginci sonunda pişman da olmuyor. bir yılı aşkın süredir yazmak, yazıp da rahatlamak, yaşadıklarımdan kurtulmak istiyorum. ama hatırladıkça acıtıyor, acıttıkça daha çok hatırlatıyor ve tekrar daha çok acıyor. sonsuz paradoks. flat circle....

    seçimler. özgür irade. kozmik delilikler, kediler, çöldeki kutup ayıları ve önlenemez kaosun çarpıttığı zihnimin iyileşme süreci ile ilgili olacak sanırım bu yazı dizisi.
    #45916 the fool | 2 yıl önce
     
  2. 2
    Tanrıların görevi nedir ki? Sıkıcı koltuklarında oturup insanların kaderlerini yazmaktan başka...

    Ancak yapmaya cüret edemedikleri tek bir şey vardır. O da insanların özgür iradelerine karışmaktır...

    Özgür irade, enerjinin ve tanrıların ruhlara bahşettikleri en büyük ödüldür her ne kadar ruhlar bunun farkında olmasa da.
    Hatta her bir ruh, kaderini yaşıyorken bir yandan, özgür iradesiyle yapması "beklenen" hareketin tam da tersini yapmaya karar verdiğinde; tanrılar sıkıcı koltuklarından şöyle bir doğrulup yeniden bir kader yazmak zorunda kalırlar. İşte bu tanrıların en keyif aldıkları zamandır zira beklenen kaderin yaşanıyor olmasını izlemek kadar sıkıcı başka ne vardır bu evrende?

    @rancho alma 4 julio'16
    #45921 the fool | 2 yıl önce
     
  3. 3
    Hayat suda başladı. Evrim ise bir su canlısının bir gün karaya çıkmayı hayal etmesiyle... O su canlısı ki, kendisi o an yapamasa bile bunu özgür iradesiyle seçerek kendinden sonraki nesillerin belki yüzyıllar sonra bir gün karada yürüyebilmesi adına iki adet ayağının olmasını sağladı. Kelebek etkisiydi belki bu. Pasifik'te bir kelebek kanat çırptığında Himalayalar'da çığ düşermiş hani. Peki nesiller boyu iki ayak kazanabilmek adına ne acılar çekildi ya da ne kayıplar verildi? Torunlarından kaçı bir değişimin içinde olduğunu biliyordu, kaç tanesi hiç uğraşmadan kabullendi kaderini? Bir yandan da atalarının yaptığı seçimle bir dayatmanın içine girip girmediğini düşünüp karar verenler, bunu kabul etmeyenler oldu mu yine özgür iradeleriyle? Peki sen? Seçtin mi? Karaya çıkmak mı istiyorsun o ayaklarla yoksa suda kalıp başka uzuvlar mı dilemek isterdin yine özgür iradenle? 09:19 06/07/16 @alma
    #45943 the fool | 2 yıl önce
     
  4. 4
    anlık bir flashback yine zihnimi ele geçirdi...
    kedi ne renk? retro iki oda, iç içe, sıkış tepiş... ve sıcak... tavanda dönüp duran pervanenin gölgesi vuruyor yandaki karanlık odaya. şubat... oralarda yazın ortaları. çok sıcak. odada o sabah davetsiz gelen ve bizi kendi insanları olarak işaretlemiş bir kedi, gitmeyecek. o kadar emin ki onun için savaşacağımızdan, güvende olduğundan ve ne olursa olsun onu bırakmayacağımızdan...
    "bir daha eskisi gibi olamayacaksın..." çok önemsemedik sanırım, ya da hazırdık bilmiyorum. kedi ne renk? aslında hep böyleydim, sadece gerçeklikle tanışmanın bu denli huzur vereceğini bilmezdim. aşk... o kadar yoğun ki her duygu. ah evet parmaklarımla hep tadını alabiliyorum ama daha fazla şimdi. sevgilinin ağzından çıkan her kelime havaya karışıp rengarenk bir melodi oluşturuyor. etraftaki her canlının, her bitkinin titreşimlerinin sesini göğsümde tadarken bir gün önce yaşadığımız saçmalıkların ne kadar boş olduğunu fark ediyoruz. zaten bilirdim her nefesini ama konuşmadan iletişim kurabilmenin bu kadar kolay olması ve normalinin de aslında bu olduğu gerçeği... kedi ne renk? bir rengi yok, birden fazla ve hepimizden daha güçlü. etrafındaki aurası yanıyor. öyle yanma değil, ateş de değil zaten, acıtmıyor, tükenmiyor. insan ırkını kediler yaratmış da sonrasında hepimizden sıkılıp bizi kendi halimize bırakmışlar gibi. çok şey biliyor, ama söylemek istemiyor. "kendin keşfedeceksin..."
    "bu kedi ne renk?" diyorum başımı kaldırıp, bana bakıyor sevdiğim adam. hayır deli değilim, aynı anda deliremez iki insan. daha değil... gözlerime sabitlenip "bilmiyorum", diyor. ve yeniden o yanan tüy yumağına eğiliyorum:

    -ne renksin sen?
    -hayır, diyor kedi. "asıl sen ne renksin?"
    #46026 the fool | 2 yıl önce
     
  5. 5
    kimi olaylar karşısında halihazırda verdiğim kararları değil de, diğer seçenekleri tercih edip alternatif alt evrenlerde yaşayan versiyonlarımdan kaç tanesi şu anki akli dengeme eşit ya da yakın bir durumda çok merak ediyorum.
    saçmalık...
    bu hayatın çoktan seçmeli bir sınav olduğunu kimse söylemedi ki bana. bir kullanma kılavuzu yok mu bu evrenin yahu?
    "kendin keşfedeceksin"

    başlarım uzaylısına da kuantumuna da saykidelisine de.. ay yeter.

    .......tamam sakinleştim. şu ana kadar verdiğim kararların şimdiki ben haline gelmemdeki tek etken olduğuna artık hemfikiriz değil mi benjamin?
    "kendin keşfedeceksin"
    -keşfetmedin mi zaten bebeğim? o yüzden böylesin, o yüzden sisteme adapte olamıyorsun ve insanlar yeniden seni o çarkın içine ittiklerinde çarpıp geriye fırlıyorsun, olmuyor. ah bilseler nasıl uyuşturulduklarını, nasıl köleleştirildiklerini ve bütün bunun ne denli normalleştirildiğini. yardım edebilsen edeceksin zaten bu kayıp ruhlara ama yine aynı noktaya geliyoruz aslında. "kendin keşfedeceksin" ve elbette özgür irade...

    zaten deli diyorlar, varsın desinler. ben sadece zavallı bir kedi çobanıyım.

    neyse

    #46151 the fool | 2 yıl önce
     
  6. 6
    enerjinin sürekliliği, asla yok olmayışı ve farklı formlarda yeniden ve yeniden hayat buluşu düşüncesi her zaman garip gelmişti itiraf ediyorum. ancak inanıyor olduğum her argümanın birer birer yok oluşunu ve yeniden bambaşka şekillerde inşa edilişini izledim tek beden haline geldiğimizden bu yana. bir kişiye aşık olmak değil bu sadece, ruh eşini bulmak sanırım. biz hep yan yana gelmeyi bekleyen, çoğu zaman da bunu başaran tek bir enerjiydik binlerce yıldır. kim bilir kaç hayat yaşadık, kaç defa ölüp kaç defa dirildik... ve bir araya geldiğimizde ortaya çıkan o önlenemez güçle her defasında evrenin dengelerini yeniden ve yeniden bozduk. ah aşk... gerçek aşk... benzeri asla olmayan ve olmayacak tek doğru. tek enerji.

    o gün alakasız bir ülkede tam da atlantik'in kıyısında çıplak ayaklarım ıslak kuma yarı batmış halde elini tutup gözlerimi kapattığımda gördüm... öylesine net gördüm ki ruhumun kaç bedenden geçtiğini, kaç kez bu okyanusun bambaşka kıyılarında yine el ele dikildiğimizi, yaşadığımız ormanları, kedilerimizi, kaçışlarımızı, kaç defa birbirimiz için savaşmak zorunda kaldığımızı ve -bir kere hariç- her defasında bir araya gelmeyi bir şekilde başardığımızı.
    bir kere hariç dediğim olay bambaşka bir yazının konusu sanırım. ama ruhumu özgür bıraktıkları için yine de teşekkür etmiştim beni yakanlara ...

    #46153 the fool | 2 yıl önce
     
  7. 7
    -söyle bana doktor, deli miyim?
    -bana çok normal görünüyorsun....
    -....
    -o zaman şu yeşil reçeteli ilacı yazayım da bir kendine gel.
    -hani deli değildim
    -yok bu yalnızca kaygı bozukluğu için
    -bu mudur yani teşhis? kaygılarım mı bozulmuş?
    -üst üste yaşadığın talihsizliklerden kaynaklı bir duygu-durum bozukluğu ve yüksek endişe haline dönüşen bir sıkıntı sadece.
    -kullanmak istemiyorum doktor...
    -ama bunun için bana teşekkür edeceksin...

    -------------------------------------------------

    diyaloğun içindeki teknik terimleri çıkarıp yeniden okuduğumda "bir kere şu uyuşturucuyu kullan vallahi bir şey olmayacak" diyerek kişiyi kötü yola sürükleyen arkadaştan pek bir farkı kalmadığını fark ettim, ürkütücü...
    -söyle bana dostum, deli miyim?
    -bana çok normal görünüyorsun...
    -...
    -o zaman şundan biraz iç de kendine gel.
    -kullanmak istemiyorum dostum...
    -bunun için bana teşekkür edeceksin...
    #46317 the fool | 2 yıl önce
     
  8. 8
    take this pill, it will make you feel dizzy
    and then give you wings
    soon, boy, you'll fall into sleep
    without nightmares, without any fears
    if you wake up in hell or in heaven
    tell the angels we're here
    waiting below for a dream
    here in the garden of sin
    #46342 the fool | 2 yıl önce
     
  9. 9
    29 julio '16 14:18 @la barra

    Kediler... "Anı" yaşayan, "anı" genişleten ve bundan keyif alan deliler... Ne geçmişin kinlerini biriktirir içinde, ne de geleceğin endişesine kapılır çaresizce. Sadece "anı" yaşar. Beş gündür neden gelip yemek vermediğini sorgulamaz, "neden"i sorgulamak yoktur onların dünyalarında. Ya da birazdan yine onları bırakıp gideceğini bildiği halde sevgisini esirgeyip köşeden seni nefretle izlemez. O an oradasın ya, gurul gurul yatabileceği sıcacık kucağın var ya orada, o yetiyordur ona.
    Mesela sen yokken yemek getirmeni beklemiştir, sonra beklemeye devam etmiş, sen gelmediğinde kedi dilinde bir küfür sallamış ve her zaman yaptığı şeyi yapmaya devam etmiştir. "Hayatta kalmak!" Ve sen yine onu bırakıp gittiğinde arkandan yine kedi dilinde bir küfür savuracak ve geri döndüğünde "hayatta kalmış" olmanın gururuyla, kucağına hiç bir şey olmamış gibi zamanı esnete esnete yatacaktır zaten.

    Kendime not: Kedi dilinde bir küfür öğren!
    #46482 the fool | 2 yıl önce
     
  10. 10
    4 gündür şu lanet ilaçlar yüzünden bitkiye döndüğümü fark ettim. şuursuzca yazmak isteyip kolumu dahi kaldıramamak sinirlerimi bozuyor. tek bir şarkıyı obsesif bir halde başa alıp alıp dinlemekten başka bir aktivitem olmadı, ne şahane!
    evrenin dev bir simülasyon olduğu ile ilgili bir şeyler karalamak istiyordum ama zerre halim yok. tükendim.
    yazıp da kafamdan atmak istediğim tonla şey var ama sadece kronolojik olarak sıralayabileceğim sanırım.

    ---------------
    her bir kelimenin hikayesi başka, her hikaye ise birbiriyle birleşiyor, koskocaman bir deliliğe yelken açıyor...

    cronologia...

    aşk...
    risk, seyahat, bilinmezlik, aşk, çılgınlık, kuşlar, huzur, kış, kandırmacalar, aşk, projeler, inşaat, tutankamon, ışıklar, okyanus, banyosuzluk, patricia, kavga, korku, aşk, heyecan, paulina, açlık, kediler, renkli kediler, hastane, aşk, avukat, okyanus, saykideli, alfie, zubi, hürrü, tigey, kız, açlık, comuna, aşk, polis, mahkeme, renkli kuş tüyleri, javier, queso, pablo, pencere, bisküvi, aşk, paloma, alma, planlar planlar...

    ve yeniden korku, polis, aşk, televizyon, patlama, ölüm, korku, gazeteciler, yıldızlar, takip, tokat, favella, diego, hastane, tarot, joker, aloe vera, kediler, yaban mersinleri, cinayet, osvaldo, korku, tütsü, aşk, false flags, bambu, survelliance, korku, otobüs, aşk, bebek, kediler ve kaçış...

    sonra uçak, kavga, aşk, kültür şoku, asylum, kaos, yok edilen bir yaşam, planlar, beyaz kedi, kötü enerji, kötü insanlar, alakan olmayan kavgalar, kozmik kontör, kabuslar, çığlıklar, aşk, kediler, huzursuzluk, suçlanma, çirkin insanlar, nefret, panik atak, pislik, kötülük ve akabinde kaçış, aşkına rağmen kaçış...

    aile huzuru, anne kokusu, aşılamayan travmalar, kabuslar, çığlıklar, burun kanaması, aşk, hiçlik, fallar, yorgunluk, umut, yok olan umut, yeniden yeşeren umut, o kocaman boşluk hissi, stres, sağlıksızlık, uzaktaki aşk, huzursuzluk, kedisizlik, fallar, rüyalar, 3...

    ve şimdi pandomim yapan goblinler, durgunluk, sigara, saçmalık, ama inadına aşk, hala ilk günkü gibi aşk, özlem ve eksiklik...

    neden diyordum sürekli tüm bunları yaşarken ama şu an sorudan çok isyan var dilimde. yeter diyorum, artık yetsin, bitsin ve huzur gelsin.

    olsun artık...
    #46570 the fool | 2 yıl önce
     
  11. 11
    günün arka plan müziği buydu sanırım.
    gözlerimi kapattığımda aynı noktada durup izlediğim gün batımları geliyor aklıma. hep aynı noktada , o çirkin tahta koltuklarda otururken, kafamız bir dünya güneşi batırışımız, bulutları kullanarak resimler çizen, fırçasının her bir darbesiyle bambaşka dünyaları resmeden o gücün her defasında bizi hayrete düşürmesi ve yarını düşünmeden sadece anı yaşayabilme özgürlüğü... çok şey mi istemiştik bilemiyorum bazen. artık göremiyorum bulutları, bakmıyorum da zaten gökyüzüne... her şey bu kadar gerçek dışıyken gökyüzü dahi şaşırtmıyor artık.

    "have you ever questioned the nature of your reality?"
    #46654 the fool | 2 yıl önce
     
  12. 12
    özlüyorum bazen... evimizi , kedilerimizi , kaypak javier ve rolling stones terapilerini, ne yaşanırsa yaşansın asla kaybetmediğimiz umudumuzu, piriapolisi , garzonu , kahkahalarımızı, umursamazlığımızı, her gün yaşadığımız birbirinden anormal maceraları, hatta allahın belası miguel'i bile evet. hayatımız cehenneme dönmeden sadece bir gün öncesine dönüp aynı günü sonsuza dek yaşamak için neler vermezdim. poquito ile karışmış tütsü kokusu , tatlı tatlı yanan sobanın üzerinde ısıttığımız taşlarla ısınma çabamız ve ısrarla hiç kaybetmediğimiz umut. geçmişe saplanıp kalmamalısın diyor doktor efendi. elbette yaşanılanları değiştirmek elimizde değil ama bu kadarını hak edecek ne yapmış olabiliriz ki evren tüm gücüyle bizi alt etmek için uğraş versin?
    "açma artık o defterin ilk sayfalarını" diyor sevdiğim, "yeni sayfalar yazacağız birlikte ve tüm kötülükler uzak bir anı olarak kalacak bir gün..."

    inanıyorum elbette, ama öyle zor ki unutmak, olmamış gibi davranmak ve her şeyden öte tüm bunları kabullenip atlatmak ...

    edit: müzik
    #46779 the fool | 2 yıl önce (  2 yıl önce)
     
  13. 13
    saçmalıklar silsilesi yine tam gaz...

    hiç inanmam, hatta o denli inanmam ki bundan 3 yıl önceki bana biri gelip bunları anlatsa kaba tarafımla derinden bir kahkaha patlatırdım. belki de öyle yapmalıyım yine...

    uyuyorum keyifle, sonra bir şey uyandırıyor yanıma gelip. insan değil, humanoid gibi ama değil de sanki. dumansı, blur bir dokuda ama konuşuyor, yüzü yok. sesini duyabiliyorum kafamın içinde. "gel benimle" diyor... elini uzatıp beni yerimden kaldırıyor. bir eli yok ama hissedebiliyorum tenini, parmaklarını, garip... takip ediyorum, yan yana yürüyoruz dakikalarca...

    açıklık bir araziye kadar hiç konuşmadan ilerliyoruz, kim bu yanımdaki?
    -bilmiyorum.
    neden buradayım?
    -hiç bir fikrim yok...

    bomboş arazinin ortasında dev bir ağaç, yüksekliği muazzam, tüm haşmetiyle yemyeşil dallarını sergiliyor etrafındaki sonsuz bozkıra inat.
    ağacın altına kadar yürüyoruz o varlık ile. tam dibinde yeni kazılmış ya da üzeri yeni örtüldüğü besbelli, hafif nemli bir toprak görünüyor. "kaz burayı" diyor yanımdaki... sorgusuz sualsiz ne derse yapıyorum. neden sorgulamıyorum?
    -bilmiyorum...
    neden her dediğini harfiyen uyguluyorum?
    -hiç bir fikrim yok...

    diz çöküp ellerimle yerdeki küçük yükseltiyi kazmaya başlıyorum, tırnaklarımın arası toprak doluyor, kokusunu dahi hissediyorum hatta... nemli toprakla karışık, çürümüş bitki kokusu... ekşi... kazdıkça toprağın içinden küçük hayvan kemikleri çıkıyor. kenara ayırıyorum birer birer. kazdıkça garip taşlar, saç tokaları, hatta bir tane hani ucuna kolye takılan ince zincirlerden olur ya, ondan çıkıyor. şaşkınım. o kadar şaşkınım ve anlamlandıramıyorum ki ne olduğunu, korkmaya başlıyorum. korktukça daha çok kazıyorum... daha çok kemik, daha çok taş, çıktıkça çıkıyor bitmiyor...

    o sırada yanımdaki varlık benim için o an kör noktada bulunan, ağacın arka tarafını işaret ediyor. "bak" diyor... elim hala topraktayken hafifçe yana doğru eğilip gösterdiği yere bakıyorum ve tüm vücudumu karanlık sarıyor. korkuyorum ama kelimelere dökülebilecek bir korku değil bu. can yanması, tadı ve kokusu görülebilen bir pislik... acı... ağzım yanıyor, kulaklarım kızarıyor zira hemen yine ağacın altında toprağa saplı bir bıçak duruyor. keskin kısmı toprağa gömülü, sapında okuyamadığım bir şeyler yazıyor ve yine sapında siyah bir ip düğümlenmiş duruyor....

    geri çekiliyorum, dayanamıyorum negatifliğine. -bu ne? diye bağırıyorum ellerim toprak hala...

    "ölümünüz için yapılmış" diyor yanımdaki... "çözmeniz lazım..."

    -neden?

    "saf kötülük" diye yanıtlıyor sadece.

    susmuyorum bu defa, sorular ardı ardına dökülüyor dilimden...

    -bu nedir? -neden biri ölmemizi istesin? -kim yapar ki bunu? -bunlar deli saçması! -inanmam böyle şeylere!

    susuyor ve susuyor... tek bildiğim çözülmesi gereken bir kötülük üzerimde ve bedenimi kaplayan korku hissi...

    hiç bir şey bilmiyorum... neden bunlar oluyor?
    -hiç bir fikrim yok...

    ve devamında ter içinde uyanıyorum...

    korkunun tadı hala ağzımda...
    #47289 the fool | 2 yıl önce
     
  14. 14
    son birkaç gündür yaşadığım ve öğrendiğim garip durumların, son 30 yıldır yaşayıp da anlamlandıramadığım olayların büyük kısmına ışık tutması, tanımlayamayacağım bir aydınlanma yaşattı bünyemde.

    atalarımı niçin önemsemem gerektiğinden; annemden, anneannemden ve onun da annesinin annesinden, nesillerdir aktarılan ve benim de gelecekteki çocuğuma aktarmam gereken bilgi ve yeteneklerin neler olduğuna kadar geniş bir skalaya yayılan çok ilginç bir kamp durumuna dahil oldum. şaşkınım, korkuyorum, garipsiyorum ama hepsinden öte çok heyecanlıyım zira kökenlerimin tam olarak nereden geldiğini öğreniyor olmak ve atalarımın öğretilerini günümüzde de sürdürebilecek düzeye ulaşabilecek olma potansiyelinin varlığı tarif edemeyeceğim bir heyecan yaratıyor üzerimde.

    inanıp inanmama kısmını aştım sanırım artık. research bölümündeyim şimdi. hayır delirmedim artık buna eminim. ya da annem de ağır bir deli ve beni de kendi peşinden sürükleyebilecek derecede büyük bir manipülasyon ustası, bilemiyorum...

    hayat çok garip bazen... kuşlar falan....


    ------

    benim hiç hatırlamadığım ancak annemin anlattığı şu hikayeyi de atayım üzerimden....

    almanya'da bir yerler.... ben henüz yeni konuşuyor haldeyim ve kendi kendime oyun oynadığım sırada annem kanepede uykuya dalıyor. rüyada yine aynı kanepenin üzerinde yatan annemin göğsüne siyah bir kedi zıplayıp saldırmaya çalışıyor. annem can havliyle kediyi ensesinden tutup kapıya doğru fırlatıyor ve kedi simsiyah bir yılan haline dönüşüp sürünerek kapıdan dışarıya doğru uzaklaşıyor. bu kısma kadar mantıksız bir rüya belki ama annem sıçrayarak uyandığında ben kapının dibinde duruyorum ve anneme dönüp:

    -anne siyah kedi yılan oldu, gitti diyorum...

    ve elbette annem korkudan ne yapacağını şaşırıyor...
    #47963 the fool | 2 yıl önce
     
  15. 15
    yavaşlık olgusu bünyeme en rahatsızlık veren duygulardan biri sanırım. bazen hayat, bazen insanlar ama en çok da lanet cihazların yavașlığı hali hazırda sabırsız bir yapıda olan karakterimi çileden çıkarıyor ekseriyetle. mesela düşünebildiğim kadar hızlı konuşamıyorum ve bu beni çıldırtıyor. insanoğlu ses hızını așabilir, ışık hızına ulaşabilmek adına çılgın deneyler yapabilir, elbette mükemmel şeyler bunlar fakat düşünce hızı kanımca en hızlısıdır ve buna yetișebilecek seviyeye bir gün ulaştığımızda ancak rahat edebileceğim sanırım.

    ölme eşeğim ölme o zaman...
    #48414 the fool | 2 yıl önce (  2 yıl önce)
     
  16. 16
    düşünüyorum da... son 7 yıldır aynı yerde altı aydan fazla sabit kalamamışım ben. bu süre içerisinde evimi bavuluma ya da sırt çantama sığdırabilecek kadar küçültebildim, bir nevi kaplumbağa gibi evet, bunu başardım ve "evim" olarak adlandırdığım yerin yalnızca bavulumdaki kirli eşyalarımı yenileriyle dolduracağım bir checkpoint'e dönüşmesine şahit oldum. bir yandan üzücü ama bir yandan da bir yerlere ait olma zorunluluğunu hayattan komple çıkartmak tarif edilemeyecek bir rahatlama sağlıyor kişide...

    üzücü olan kısmı, ayaklarımı doya doya uzatıp günlerce keyif yapabileceğim bir rahatlık sergileyemiyor olmanın eksikliği sanırım. ev nedir? psikolojik anlamda kişinin kendini en güvende hissettiği yerdir. ve zaman çizelgesinde 7 yıl kadar geriye gittiğimde gerçekten bir evim olduğunu, sabit bir hayatı ancak o kadar gençken yaşayabildiğimi ve kendini güvende hissetme duygusunun uzun süredir bana ve bavuluma pek yakın olmadığını keşfettim. ben hep gitmeye hazırdım ve o bavul hiçbir zaman boş kalmadı...

    ve yine gidiyorum, yine bilinmeze, yeni maceralara ve en önemlisi sevdiğime kavuşmaya, özgürlüğe!



    #49128 the fool | 2 yıl önce
     
  17. 17
    “when’s the last time i felt real?”

    limitleri zorlarcasına saçmalayabilmeyi özlemişim, kendim olabilmeyi, rüzgarın rengini, yağmurdaki yaprak tadını, bağıra çağıra şarkı söyleyebilmeyi, bardaktaki beklemiş suyun oluşturduğu baloncukları izlemeyi ve en lezizi, sevmeyi, sevilmeyi…

    tam 1 yıl önce bu günlerde yaşadıklarımızı düşününce şu an en büyük stres sebebimin soğuktan içeriye kaçan ve çıkış yolunu bulamayan ağustos böceğini yakalayıp özgürlüğüne uçurmak olması biraz garip hissettiriyor itiraf ediyorum. ufak da olsa bir şeylerin çözüme ulaşıyor olması sonsuz lanet döngümüzde oluşan ufak çatlağın kocaman bir kırılmaya doğru ilerlediğinin habercisi belki de.

    ya da aklımızı tamamen yitirmeden hemen önceki son dönemeçteyiz. Ama insanın sevdiğiyle delirmesi kadar güzeli yoktur değil mi benjamin?

    @ginger 21:14 18 temmuz’17
    #49963 the fool | 2 yıl önce
     
  18. 18
    internetsizlik bir yandan büyük sıkıntıyken bir yandan da böyle bir doğanın içinde yaşarken oldukça keyifli bir hal alıyor, hatta genelde ihtiyaç duyulmuyor. ağustos böceklerinin süper uyumsuz triton ve küçük üçlü aralıklarla beynimi kontrol altına almasını ve yan bahçedeki ekşi sesli, durmaksızın ağlayan çocuğun yarattığı kakafoniyi saymazsak son günlerde stres, kabus, panik atak, depresyon ya da yaşamıma son verme düşüncesi adına neredeyse hiçbir şey yaşamamış olmak, hatta bunlardan kurtulduğumu fark etmek iyi hissettiriyor. doğanın terapik etkisinin hep farkındaydım ve buna ihtiyacım olduğunu da biliyordum elbette ancak iyileştirme hızının bu denli güçlü olması yine de şaşırtıyor.

    elimde olmadan yine tam bir yıl önce bu günlerde ne durumda olduğumu düşünüyorum. 23 temmuz... olay gününden itibaren dönüş yoluna kadar geçen 2 aylık sürede her yaşananı gün gün hatırlamak bunları belgeleyebilmek adına iyi elbette ancak bazen hafızamın her haltı en ince ayrıntısına kadar hatırlayabiliyor olmasına sinirleniyorum.

    23 temmuz... tam bir yıl önce bugün evimizde dinleme cihazları bulduktan hemen sonra osvaldo'nun evine sığındık, 5 bavul ve 5 kediyle birlikte her santimetrekaresine aşık olduğumuz evimizi kilitleyip tek güvendiğimiz insanın o buz gibi evine gitmek zorunda kaldık... tam bir yıl önce bugün o çok sevdiğimiz arkadaşımız lucia'nın hiç görmediğimiz yaban mersini tarlasının olduğu evine gitmeyi reddettik. bir yıl önce bugün o yaban mersini tarlasında daha önce 3 kişinin, polisin de karıştığı faili meçhul bir cinayete kurban edildiğini öğrendik. bir yıl önce bugün ölüm korkusuyla arkamıza dahi bakmadan kaçtık... tam da bugün o eve gitseydik başımıza gelebilecek sonsuz olasılığı düşünüp yine aldığımız karardan pişman olmuyorum. sadece tek bir cümle yankılanıyor beynimde:

    "deja esa casa inmediatamente! y no hables con nadie!"

    #50443 the fool | 2 yıl önce
     
  19. 19
    Plastik çiçeklerin varlığından keyif alan insanların hem kendilerini hem de çevrelerini kandırıyor olmalarının dışında doğaya ne denli hakaret ettiklerinin farkında dahi olmamaları zaman zaman sinir katsayımı fazlaca artırıyor, engel olamıyorum. Bu ev… doğanın orta yerinde, asla tükenmeyen kuş seslerine ve ağustos böceklerine, yeşilin her notasına ve rüzgarın tükenmeyen rengine ev sahipliği yapan capcanlı vadinin kenarındaki ev… zeytin, çam, dut ağaçları, zakkumlar, ay çiçekleri, hemen aşağıdaki buz gibi nehirle çevrili; huzurun hakim olması gereken ama içeride nereye dönsen seni sahteliğiyle kucaklayan plastik çiçeklerle bezenmiş bu ev… doğanın tam içinde ama kapıdan bir adım attığında doğadan kilometrelerce uzakta, bir alışveriş merkezinin fast-food katındaki sahtelik gibi, her bir köşesinden fırlayan zevksiz plastikliğiyle ağızda kalan ve hiç gitmeyen o kül tadını iliklerine kadar yaşatan bu ev…

    Biliyorum her birini gözümün önünden kaldırmam lazım ama yine başa dönüyoruz, bu ev benim değil, dünyanın 4 köşesini gezdim ve son 7 yıldır “evim” diyebileceğim bir alanım olmadı. elbette evren bunu elde etmememiz için yine elinden geleni yapıyor. Neyi nerede yanlış yaptık bilmiyorum ama tam 1 yıl önce bugün ülkeye geri döndüğümüzde tek düşündüğümüz her şeyin daha iyiye gideceğiydi. Buna olan inancımızdı… sistematik bir şekilde bu inancımızı kıran, öz güvenimizi yerle bir eden, kendi başarısızlıklarını yaşadığımız talihsizliklerin üzerine yığıp bizi suçlayan, benden ve varlığımdan ölesiye nefret eden, her şeyin sorumlusu olarak beni gören sahtelik timsali, yalan makinesi, manipülasyon ustası da şu an etrafımda beni çevreleyen çirkin plastik çiçeklerin sahibi ile aynı kişi. Yanlış anlaşılmasın, bana yaşattıkları yüzünden değil, ben sahtelikten ve plastik çiçeklerden hiçbir zaman hoşlanmadım zaten…
    #52600 the fool | 2 yıl önce
     
  20. 20
    sonunda cesaretimi toplayıp aylardır kafamda uçuşan kelimeleri bir araya getirmeyi başardım ve kitabımın ilk 7 sayfasını büyük bir tatmin duygusuyla az önce bitirdim. önemli olan başlayabilmekti ve bu kadar kısa sürede kelimelerin parmaklarımdan kontrolsüzce dökülmesi, aylardır zihnimden çıkmaya çabalayan hikayemizin sandığımdan hızlı yazıya döküleceğini müjdeliyor gibi... internetsizlik daha önce de söylediğim gibi hem sinir bozuyor hem de başka şeylere odaklanmam için fazladan zaman yaratıyor. güzel şeyler de oluyor ancak aklımı tamamen yitirmeden şu kitabı bitirirsem gözlerim açık gitmeyeceğim, buna eminim...
    #53537 the fool | 2 yıl önce
     
  21. 21
    kitap tam gaz devam ederken başımızdan geçenlerle yeniden yüzleşme durumu ciddi bir rahatlama sağladığı kadar bir o kadar da stres seviyemi artırıyor aslında. olayları yaşıyorken kendim değil de bir başkasının hayatını izliyormuş gibi davrandığımdan, gerçekte vermem gereken tepkiler bir yıl sonra ortaya çıkıyor, daralıyorum, korkuyorum, uykularım kaçıyor. bir yandan da hala her şeyi dün gibi hatırlıyor olmam aslında o dönem algılarımın ne kadar açık olduğunu gösteriyor ki bu kitap için güzel bir şey. ama dediğim gibi yazdıkça rahatlıyor, yazdıkça bunalıyorum. sonsuz paradoks, flat circle

    koridordan gelen patlak karpuzun çıkardığı yüksek perdeli hışırtı sesi insanı hiçliğin ortasındayken deliliğin sınırlarında gezdirebilir ama şu an delirmenin zamanı değil...

    -how do you beat the cold?
    -you become colder than it...
    #56195 the fool | 2 yıl önce (  2 yıl önce)
     
  22. 22
    medikal ve ortopedik ürünler satan eczanemsi yerlerdeki o turuncu renkli cansız mankenlere o kadar üzülüyorum ki anlatamam. arkadaş bir insan aynı anda hem varis çorabı, hem korse hem kol askısı hem boyunluk giyecek kadar başına ne gelmiş olabilir ki? kamyon çarpmış ama hala yıkılmamış, üzerine medikal markette işe başlayıp kariyerini cansız manken olarak geçirmeye karar vermiş ama bu kararından ölesiye pişmanmış gibi... yazık ayol bir de gözüne etiket yapistirmislar daha canlı görünsün diye... bunun bir alt versiyonu da iş kıyafeti satan dükkanlardaki mankenler. hatta orada yaşadığı iş kazası nedeniyle kafası gözü bu hale gelmiş de olabilir arkadaşların. bazen hayat çok turuncu...
    #56468 the fool | 2 yıl önce
     
  23. 23
    son iki-üç gündür bahçeyi ziyaret eden hayvan sayısında ciddi bir artış gözlemledik. her türden hayvanı yaşadığımız bölgeye çağıran bir auramız olduğunu uruguay'dan bu yana * * * * zaten biliyorduk tamam orası kesin. mahallede yaşayan tüm kedi ve köpekler, kaplumbağa, sincap, kuş, kirpi hadi bir yere kadar tolore edilebilir ama kafam kadar böcek, gelincik, tilki, çakal, yaban domuzu nedir yahu? evet dağın başı burası ve evet özellikle kedilere düzenli yemek veriyoruz ama bu işin bir ayarı yok mu arkadaş? sevimli bir de keratalar. daha beş dakika önce evin kapısının önünde kapkara bir gelincikle göz göze geldik, tanrım o ne tatlılık... hayır bahçeye gelsinler, birlikte armoni içinde yaşayalım vallahi benim için sorun yok da, yan bahçedeki tek hücreli çiftesiyle çıkıp bir tanesini gözümüzün önünde katledecek, ondan sonra fool niye katil oldu...
    #56892 the fool | 2 yıl önce (  2 yıl önce)
     
  24. 24
    midem ağrıdığı için aşağı vadiye inen sevgilinin dönüşte koca bir kavanoz rezene, bir avuç da böğürtlen getirmesi ve üzerine rezene tohumları yapışmış böğürtlenleri birlikte temizleyip yerken hissettiğim huzur mudur aşk? bence öyle olmalı...
    #57577 the fool | 2 yıl önce
     
  25. 25
    buydu evet. tam manasıyla bunu hayal etmiştik. şu boyutta sahip olduğumuz tek gerçeğin aslında "zaman kavramı" olduğunu keşfettiğimizden bu yana; zamanımızı birbirimizden ya da keyif aldığımız diğer zevkler dışında başkalarına harcamamaktı hayalimiz. kulağa fevkalade basit gelen böyle zorlu bir isteğin elbette bir bedeli olmalıydı ve evren bunu bize ödetirken o sorgusuz cömertliğini bir kenara bırakıp ne seviyede acımasızlaşabileceğini mükemmel bir kurguyla önümüze seriverdi...

    kolay olmayacağını biliyorduk elbette. lakin aklın ve mantığın bir noktadan sonra algılamaya çalışmaktan yorgun düştüğü bir senaryonun içinde olduğumuzu nasıl tahmin edebilirdik ki?

    yazının başı bununla alakalı değildi, kafanı topla. başka şeylerden bahsedecektim... buydu istediğimiz evet.
    zamanımızı kendimizin kontrol edebileceği birlikte bir hayat. fazlası değil.
    yetecek kadar para. fazlası bomboş çünkü.
    doyacak kadar yiyecek. fazlası açgözlülük.
    ve ruhunu ısıtacak kadar sevgi. fazlası bencillik.

    teşekkür ediyorum öyleyse evrene. şu huzura erebilmemiz adına bize yaşattığı; her biri sınırlarımızı fazlasıyla aşan acımasız öğretilerini bizden hiç esirgemediği için... seyahatlerimiz sırasında sık sık yorulup güçsüz düşüyor, isyan edip farklı yollara sapıyor olabiliriz ama hiç vazgeçmedik, vazgeçmiyoruz.

    salt realitenin sadece "zaman kavramı" olmadığı diğer boyutların hikayesi ise bambaşka bir yazının konusu sanırım. şu an hangi boyutta olduğuma karar verebilirsem yazabilirim belki.
    #61015 the fool | 2 yıl önce (  2 yıl önce)