5 yaşındaydım, hiç unutmuyorum. ablam okula gider, babam işe gider, annem de o sıralar ben küçük olduğumdan çalışmadığı için evde. benimle konuşmamaya başladı bir gün. ne söylesem cevap vermiyor. inanılmaz net hatırlıyorum ama, böyle kare kare. bağırıyorum, çağırıyorum yok. dokunuyorum, yine cevap yok. yokmuşum gibi davranıyor. en sonunda acıktım, başladım ağlamaya nasıl karnım doyacak diye. tarhana çorbası yapmış, çok severim ben, bilir o. bana dedi ki, "bak, i'm hungry dersen, aç olduğunu anlarım." hiç anlamadım ne demek istedi. iki gün böyle geçti, annem hiç cevap vermiyor bana. ama karnımı doyurabilmeyi başarıyorum. insanoğlunun doğasında var, açlık bitti ya başka ihtiyaçlar başladı. oyun oynama isteği, abur cubur vs.
böyle başladı ingilizce maceram ve, sayesinde ikinci ana dilim oldu. kendisi, franzsızca, almanca, ingilizce ve yadsınmayacak kadar da yunanca bilirdi. turizmciydi zaten. 2 teyzem var benim. büyük olanı, almanyadan telefunkenden emekli. televizyon tamircisi. annem de izmir amerikan kolejini bitirdikten sonra, üniversite için onun yanına gitmiş. ne zaman gitsek teyzeme, kocalarının dedikodularını yapıyorlar. ingilizce konuşuyorlardı ben küçükken, baktılar ki çakıyorum artık durumu, almancaya döndüler. frekans bitmiyor ki anam kadınlarda. deşifre edemiyosun çocuk teknolojisiyle. diğer teyzem, esnaftı. eskiden gardiyanlık falan yapmış. sert kadındır ama çok severim. annemin bir ameliyatı sırasında, onda kaldık ablamla beraber. bize annemin aslında ingilizce öğretmeni olduğunu, sivasa atandığını ama o dönemler olaylar karışık olduğu için, annemin hiç bu mesleği yapmadığını söyledi. şok olmuştuk. anneme bunu sorduk, teyzemle 2 sene konuşmadı. ben anlatmadım, sana ne oluyor diye. ukde kalmış içinde.
hiç anlaşamadık annemle. küçükken çok dayağını yedim, hepsi haklı ama. önnöm bönö vördö duyarı kasmaya gerek yok yani. bebek falan değilseniz, vurur anne. sıtkını sıyırıyoruz o kadının bir süre sonra. normal. laftan durdan anlamıyoruz. yediğimiz dayağın en büyük sebebi, yaptığımız hatanın ona veya bir başkasına değil, kendimize zarar vermesi açısından. evham yani. burası göreceli tabi, benim düşüncem.
orta okul 2. sınıftan beri çalışıyorum ben. okuldan sonra, yaz tatilleri, hiç ara vermedim. annem ve babam da ters vardiya çalışıyorlardı, biri mutlaka evde olsun akşam diye. çok vakit geçiremedim. zaten hastalıkları benim küçüklüğümden beri baş göstermeye başlamıştı. guatr ameliyatı oldu. sonra ben orta okuldayken kalp krizi geçirdi, damarları tıkanmış, bypass oldu. yaşamaz dediler. masada kalır dediler, babamdan imza aldılar. o kadın ameliyattan çıktı, yoğun bakım tuvaletinde sigara içerken yakaladı doktoru. yemin etti, "bir daha asla bakmayacağım sana. ben böyle şey görmedim" dedi. çok gençti annem. 44 yaşındaydı bunu yaşarken. yediremiyordu, kendisine bile despot insan, hastalığı mı kabul eder?
sonra bir kriz daha, iki bacağındaki damarlar da yüzde yüz tıkanmış. sunni damar vs, bir daha bypass. bu ameliyatların ardından, irili ufaklı tam 5 kalp krizi daha. malülen emekliliğe başvurdu. zaten günü doluydu. heyete girdi. bir kadın düşünün, ortadan ikiye bölünmüş, vücudu dikişlerle birleşik. böyle heyete soktuk onu. uğaştırdılar epey. zaten krizlerin biri de bu esnada oldu. heyet, iyileşirsin bir şey olmaz demiş, anneme kriz gelmiş. pişman olup hemen imzalamışlar raporu.
nitekim, 8 sene daha yaşadı annem ve vefatından 15 gün öncesine kadar hep çalıştı. alkol sigara yok dediler ona, hiç bırakmadı. haftada 3 şişe 70lik rakısı, 10 marmara goldu vardı. sağlam kadındı. günde 2 paket best sigarası içerdi. sarhoş olmazdı. az yemek yerdi. ve istediği gibi öldü. o gün hiç bir şey yemedi, hastaneye götürmek istedik, o istemedi. tüm gün istifrağ etti. akşam 21:30 sıralarında, aramızdaki son konuşma gerçekleşti : "nasıl oldun annem?" ... "hiç iyi değilim oğlum"
10 dk sonra nefessiz kalışının sesini duydum, babam koştu gitti odalarına. ambulansı aradı ablam. annem babamın ellerini tutmuş, yatakta zorla doğrulmuştu. son bir hamleyle babamın dudaklarına yaklaştı. son nefesini babama doğru üfledi. ve öylece uzandı kaldı yatağa. ambulans doktorlarının ve yeryüzündeki hiç kimsenin yapacak bir şeyi yoktu artık.
o tarihten itibaren, annemsiz günler bizi zaten manevi olarak bir de üstüne madden de çok yordu. babam başlarda çok kötüydü. akşam işten gelince onu evde bulamaz, mezarlığa koşardım hemen. yaklaşık 2 sene her gün mezarlıktan aldım geldim onu. 2 senenin sonunda, yaz tatillerinde uzaklaştım şehirden. günde 18 saat manyak gibi koşturduğum işlerde çalıştım. kafam açılmasın, düşünmeyeyim diye.
geçti mi? yok geçmedi. geçmez inanın. alışmıyor insan ama sanırım, öğreniyor. dünyanın en sevdiğim klişe lafını yazacağım şimdi size : "hayattayken sevidklerinizin kıymetini bilin. onlara onu sevdiğinizi söyleyin". ben anneme hiç söylemedim..