1. 1
    Ukde: birciftgoz

    İranlı büyük şair furuğ Ferruhzad'a ait şiir kitabı.

    Aynı zamanda "soğuk bir mevsimin başlangıcına inanalım" adlı şiirinde geçen cümle.

    ve bu benim
    yani bir yalnız kadın
    ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
    belirsizliğini anlamanın başlangıcında,
    tüm yeryüzü varlığının
    yalın ve kederli umutsuzluğunu,
    gökyüzünün güçsüzlüğünü
    bu betona kesmiş ellerin

    akıp gitti zaman
    gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı
    dört kez çaldı
    aralık ayının yirmisi bugün
    ve artık mevsimlerin gizini biliyorum
    dakikaların söylediklerini
    uzanmış yatıyor mezarında kurtarıcı
    ve dinginliğe bir işaret gibi
    toprak, barındıran toprak

    gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı

    sokakta rüzgar
    sokakta rüzgar
    ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum
    ince sapları, kansız goncaları
    ve bu veremli, yorgun zamanı
    bir adam geçiyor ıslak ağaçlar altından
    mavi damarları boynunun
    kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
    yukarılara doğru

    gelince tam karmakarışık şakaklarına
    bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
    "selam!"
    "selam!"
    ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum.
    soğuk mevsimin eşiğinde

    ve yaslı buluşmasında aynaların
    toplantısında kederli ve soluk yaşam deneylerinin
    suskunluğun bilgisiyle döllenmiş günbatımında
    nasıl dur emri verilebilir
    sabırlı,
    ağır,
    avare
    yürüyen bu adama?
    hiç yaşamadığı nasıl söylenebilir, hiçbir zaman
    yaşamadığı?

    rüzgar esiyor sokakta
    yalnız ve içlerine çekilmiş kargalar
    uçuşuyorlar yaşlı, kasvetli bahçelerde
    ve tanrım ne kadar kısa
    merdivenin boyu!

    onlar bir yüreğin bütün saflığını
    alıp götürdüler kendileriyle birlikte masallar sarayına
    şimdi artık
    artık nasıl fırlayıp dans edebilir insan?
    nasıl dökebilir akan sulara
    çocukluğunun saçlarını
    ve koparıp kokladığı elmanı
    nasıl ezebilir ayaklarıyla?
    ey sevgilim! ey tek sevgilim!
    ne çok kara bulut var güneşin şölenini kollayan!

    sanırım uçuşu düşlediğin yolda göründü o kuş
    ve sanırım hayalgücünün yeşil çizgilerinde
    oluşan o taptaze yapraklar
    sabah esintisinin isteğiyle nefes alıyorlar
    sanırım
    pencerenin lekesiz belleğinde yanar gördüğün o menekşe
    renkli alev
    çocuksu bir lamba tasarımından başka bir şey değildi

    sokakta rüzgar esiyor
    yıkımın başlangıcıdır bu
    ellerinin yıkıldığı gün de esiyordu rüzgar
    sevgili yıldızlar!
    kağıttan yapılma sevgili yıldızlar!
    esmeye başlayınca yalan gökyüzünde
    nasıl sığınabiliriz yenik peygamberlerin surelerine?
    o zaman binlerce yıldır ölüymüşüz gibi karşılaşacağız ve
    güneş
    yargılayacak gövdelerimizin çürümesini

    üşüyorum
    üşüyorum ve sanırım artık hiç ısınamayacağım
    ey sevgilim! ey tek sevgilim "kaç yıllıktı acaba o şarap?"
    bak burada
    ne kadar ağır zaman
    ve nasıl kemiriyor balıklar benim tenimi!
    niçin hep denizin altında tutuyorsun beni?
    üşüyorum ben ve sedef küpelerden nefret ediyorum
    üşüyorum ve biliyorum
    bir yaban lalesinin kırmızı düşlerinden
    bir kaç damla kandan başka
    hiç bir şey kalmayacak yerde.

    bırakacağım artık çizgileri bir yana
    sayıları saymayı da
    çıkacağım sınırlı geometrilerin odalarından
    sezgi alanlarının genişliğine sığınacağım
    çıplağım ben, çıplağım, çırılçıplağım
    sevgi sözcüklerinin arasındaki sessizlikler kadar çıplak
    ve aşktandır tüm yaralarım benim
    aşktan aşktan aşktan!

    ben bu avare adayı
    başkaldıran okyanustan geçirdim
    patlayan yanardağlardan
    ve parçalanmak: giziydi tüm gövdenin
    güneşler doğdu parçalarından

    selam ey masum gece!
    selam çöl kurtlarının gözlerini bile inanç ve güven
    oyuklarına döndüren gece!
    derelerinin kıyılarında söğüt ruhları
    kokluyor baltaların sevecen gölgesini
    düşüncelerin, sözcüklerin ve seslerin ilgisiz oldukları bir
    dünyadan geliyorum ben
    ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü
    seni öperken bile
    düşlerinde darağacına senin için ipler ören
    adamların ayak sesleriyle dolu
    selam ey masum gece!

    her zaman bir aralık var
    pencere ile görmek arasında
    niçin bakmadım niçin
    bir adam yağmurlu ağaçların altından geçerken baktığım
    gibi?

    niçin bakmadım
    annem ağlıyor sandığım o gece?
    bir acı duyduğum ve dölün biçimlendiği
    akasya salkımlarının gelini olduğum
    mavi çini sesleriyle dolduğu tüm isfahan'ın
    öbür yarım olan insanın içime geri döndüğü o gece?
    aynada görüyordum onu
    aynanın kendisi gibiydi temiz ve ışıklı
    seslendi birden
    ve ben akasya salkımlarının gelini oldum...

    o gece, annemin ağladığını sandığım
    nasıl anlamsız bir ışık belirdi küçük pencereden
    niçin bakmadım?
    biliyordu tüm mutluluk anlarını :
    yıkılacak senin ellerin
    ve ben bakmadım
    açılan penceresinden saatin
    yaslı kanarya dört kez ötünceye kadar
    ötünceye kadar dört kez
    sonra o küçük kadınla karşılaştım
    gözleri simurg'un yuvası kadar boş
    salınan kalçalarıyla yürüyüp götürdü
    kızıllığını göz kamaştıran düşlerimin
    kendisiyle birlikte gecenin yatağına...

    yeniden tarayabilecek miyim
    saçlarımı rüzgarla?
    menekşeler dikebilecek miyim yeniden bahçelere?
    ve pencerenin ardında duran
    gökyüzüne sardunyalar dizebilecek miyim?
    acaba yeniden dansedebilecek miyim kadehler üstünde?
    kapı zili çağıracak mı beni yeniden bir bekleyişe?

    "artık bitti" dedim anneme
    "düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar...
    gazeteye bir başsağlığı ilanı versek?"

    boş
    boş ama güvenle dolu
    bak dişleri nasıl bir marş söylüyor
    çiğnerken lokmaları
    ve nasıl yırtıyor
    dikip gözlerini bakarken
    ıslanan ağaçların altından geçerken nasıl
    sabırlı
    ağır
    avare!

    saat dörtte
    tam o anda mavi damarları boynunun
    kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
    yukarılara doğru
    gelince tam karmakarışık şakaklarına
    bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
    "selam!"
    "selam!"
    sen hiç
    dört mavi lale
    kokladın mı?

    zaman geçti
    zaman geçti ve akasyanın çıplak dallarına düştü gece
    kaydı pencerenin camları ardından
    ve soğuk diliyle
    topladı tüketilmiş gündüzün artıklarını

    nereden geliyorum ben?
    ben nereden geliyorum?
    kokusuna bulanmış olarak gecenin
    henüz çok taze mezar toprağı
    o iki taze elin mezar toprağı

    nasıl sevecendin ey sevgilim, ey tek sevgilim
    nasıl da sevecendin yalan söylerken bana
    kapatırken göz kapaklarını aynaların
    ve avizelerin
    incecik saplarını koparırken
    götürürken beni karanlıkta aşkın ovalarına
    bir susuzluk yangınından çıkan o baş döndürücü buğu
    uzanır uykunun çimenlerine!

    o kağıttan yapma yıldızlar
    dönüp duruyor sonsuzluğun çevresinde
    niçin sözü sesle söylediler?
    niçin görme'nin evine konuk ettiler bakışı?
    niçin götürdüler okşamayı
    kızlık saçlarının utangaçlığına?
    burada bak,
    sözle konuşan
    bakışla okşayan
    ve okşayarak dinginlik bulan o insanın canı
    nasıl gerildi
    kuşkuların çarmıhına
    ve nasıl gerçeğin beş harfi olan
    dallarının izleri beş parmağının
    kaldı onun yüzünde!

    nedir sessizlik, nedir, nedir ey sevgilim?
    nedir sessizlik söylenmeyen sözlerden başka?
    susuyorum ben ama dili serçelerin
    doğa şenliğinde akan cümlelerin yaşam dilidir
    serçelerin dili, yani : bahar. yaprak. bahar.
    serçelerin dili : meltem. koku. meltem.
    fabrikalarda ölüyor şimdi serçelerin dili

    kimdir bu insan, caddesinde sonsuzluğun
    yürüyen bir birlik anına doğru
    ve yıllardır taşıdığı saati
    çıkartmaların bölmelerin mantığıyla kuran
    kim bu, horozlar ötmeye başlayınca
    doğan günün yüreği yerine
    kahvaltının hazır olduğunu düşünen
    kimdir bu insan, hem başında bir aşk çelengi
    hem de çürüyen düğün giysileri içinde ?
    demek vurmadı sonunda güneş
    aynı anda
    ikisine birden umutsuz kutupların
    ve çıkıp gitti
    gövdeni dolduran çınlayışı mavi çinilerin

    öylesine doluyum ki, tapınıyorlar sesimin üstünde...

    mutlu cesetler
    kederli cesetler
    cesetler suskun ve düşünceli
    inceliksever, giyimsever, yemeksever
    belirli zamanların dudaklarında
    ve kuşkulu zemininde gelip geçen ışıkların
    istekle dolu boşunalığın çürümüş meyvalarını toplarken
    ah,
    ne kadar insan var kavşaklarda merakla olay bekleyen
    tam da dur işareti verilirken ezilmiş olmalı
    olmalı olmalı zamanın tekerleri altında
    yağmurlu ağaçların yanından geçen adam.

    nereden geliyorum ben?

    "artık bitti" dedim anneme
    "düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar.
    gazeteye bir başsağlığı ilanı vermemiz gerek..."

    selam ey tuhaf yalnızlık!
    sana bırakıyorum bu olayı
    çünkü her zaman kara bulutlar
    peygamberleridir yeni arınma sözlerinin
    ve tanıklığında bir mumun
    aydınlık bir giz vardır her zaman
    o gizi çok iyi bilir son uzun alev

    inanalım
    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına
    bozgununa inanalım hayal gücü bahçelerinin
    terk edilmiş, düşmüş oraklara
    ve tutsak tohumlara.
    bak nasıl kar yağıyor!

    belki gerçek yalnızca o iki eldi
    sonsuz kar altında gömülü o taze eller
    gelecek yıl kavuştuğunda bahar
    pencerenin ardındaki gökyüzüne
    yemyeşil filizler çıktığında gövdesinden
    sürgün verecekler yeniden ey sevgilim, ey tek sevgilim!
    inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.’’


    çeviri: onat kutlar ve celal hosrovşahi
    #76808 petra von kant | 1 yıl önce (  1 yıl önce)