Bu aralar çok fazla survival horror oyunu izlediğimden mütevellit bir korku, bir paranoya başgösterdi bende.
Materyalist baktığım için olaylara beni genelde realistik şeyler korkutur. Ancak evde teksem veya başka herhangi bir şeyin etkisindeysem beni korkutabilir metafizik şeyler. Onu da artık yıllarca oluşan müslüman background'ıma veriyorum.
Yarın öbürgün robert cinli filmden korkmuş, uyuyamamış derlerse haklı olabilirler yani.
Neyse efenim konuyu en baştan anlatmam gerekirse. Ben ezelden beridir sıradışı şeyleri severim. Doğaüstü, olağanüstü vs vs. Çocukluğumdan beridir böyle abi bu. Sıradan şeyleri çok sevmem. Hayalgücüm geniştir buna yoruyorum artık. Hayal kurmayı severim. Ve duyguları tam anlamıyla yaşamayı da çok severim. Melankoli, mutluluk, enerji, cool olmak, korku, endişe, gerilim, adrenalin, gizem, merak vs vs.
Bu yüzden atmosferik işlere bayılırım. Bu bir oyun olur, film olur, çizgi roman olur, çizgi film olur, dizi olur, şarkı olur hatta ve hatta resim dahi olabilir.
Mesela çocukken trt'de bob ross amcanın orman resimlerinde dalar giderdim uzaklara. Onun hala unutmadığım meşhur bir orman evi çizimi var bayılırım ona. Çünkü uçsuz bucaksız gözüken orman, o ağaç evinde olsam nasıl bir his yaşardım merakı falan beni doyuran şey. Bir de benzer hisleri babamın köyünde bir resim var duvara asılı (hala asılı hatta) orda da yaşadım. Babam ve amcam ormanda çocuk olan halamın elini tutmuşlar. Ve garip olan aslında o orman çizim, resimler de kesip yapıştırılmış. Bizim (aynı köy bu arada) köyde bir orman vardır. Yol falan da geçiyor. Harman yatak deriz, çocukluğumdan beri mesela orman gizemi hissi ordan geliyor olabilir. Mezarlıklar vardır üstlerde (fındık bahçelerinde). Sonra devasa kavak mı desem bir ağaçlar vardır, sonbaharda rüzgar eşliğinde yaprakları dökülür. Su birikintileri vardır böyle (yıllar önce kurudular ama) küçük gölet gibi. İçinde yılan görmüşlüğümüz de vardır. Bir kayalık vardı mesela orasını üs kabul edip tahta odunları tüfek, taşları el bombası, yaprakları medkit yaptığımız, hayali düşmanlarla kapıştığımız bir oyunumuz vardı hatta.
Bir de annemler bahçeye giderdi ben baya küçükken (hayal meyal hatırlıyorum). Evin arkasından çıkıp yukarıdaki devasa ağaç yığınına, yani bildiğin bir ormana dalarlardı ve ben ağlardım deliler gibi ama bir yandan merak ederdim ne var acaba diye. yıllar sonra gördük çalışırken bir bok yokmuş. Ancak hala aklıma geliyor. Bazen bahçede çalışırken çok yağmur yağınca mavi bir brandayı iki fındık ocağı arasına koyup, dallara bağlardık. Buna çadır diyorduk ve yağmur yağınca göcekleri alıp çuval üstüne oturup oraya kaçardık ve dinmesini beklerdik. Bazen sürekli ilerlediğimiz için eski çadırın olduğu yerlerde kalan eşyaları getirmemizi isterlerdi. Oraya doğru giderken yaşadığım hisler de acayiptir benim. Üstümde başımda yaz olmasına rağmen hırka üstü mont, bot ve çalışma eldiveni ile zırh gibi deli sisler içinden oraya gidiş var ya anlatılmaz yaşanır. Karadeniz'de sisler meşhurdur, özellikle yükseklerde erotik film, korku filmi, aksiyon filmi, müzik klibi vs hepsini aynı anda çekebileceğiniz bir sis olur. Ve çok atmosferik bir ortam yapar etrafı.
Her neyse ben ne diyodum yahu, he şey korku..
Tamam :)
İşte bu tarz hisler, çocukken oynadığım mini korku oyunları, filmler vs biraz genişletti korku külliyatımı.
Mesela zombilerle ilgili birkaç anım vardır anlatayım. George romero'nun muydu 65 yapımı (herhalde) ölülerin günü türkçe isimli bir filmi vardı.
Babam bir gün eve getirmişti bunu arkadaşım izlemiyormuş bana verdi diye. Hatırlıyorum vcd'ye takıp beraber izlediğimi hatta kahkaha attığıma babamla. Çünkü modern günlere nazaran zombiler çok komik makyajlı geliyordu ve çok yavaşlardı, korkutuculuktan uzakta organ parçalama sahneleri vardı.
Neyse abi gel zaman git zaman benim asıl olarak ateri oyunları oynamak için kullandığım bu vcd'nin kumandası bozuldu. Ben de oyun cd'sinden oyun seçemiyordum. Cihazdan da ilerlemiyordu oyunlar. Mecbur her seferinde ilk sıradaki oyunu oynamak zorunda kalıyordum. En sonda bıkkınlık verdi tabi bu. Ben de yapacak bir şeyler ararken film izleyeyim dedim ve başladım o filmi izlemeye. İlk sefer bir şey olmadı, iki, üç, dört..
Artık her canım sıkıldığında izliyordum ve filmi ezberlemeye başlamıştım. Hatta bokunu çıkarmıştım. Tabi her şeyin fazlası zarar..
Bir gün, artık o kadar çok filmi izlemiş olmamdan ötürü bir rüya gördüm. Bakın rüya hayatınızda duyabileceğiniz en komik rüyalardan biri aslında. Ama abi bir de bana sorun o hissi. Uyandığımda bile o kadar etkisindeydim ki resmen dünyayı post apokaliptik zombi kabusunda gibi hissediyordum. Ruh halim bozulmuştu. Günlük hayatta korkar mı abi insan?
Korkuyordum. Bildiğin zombi fobi başlamıştı. Rüyayı gördüğümün ertesi sabahı satranç kursum vardı mesela deli gibi korkuyordum sınıfta bile.
Etkisi bir dört beş ay sürdü yanlış hatırlamıyorsam.
Sonra mesela zombiu diye bir oyun var. Nintendo wii'ye çıkmıştı ve hayatımda gördüğüm en zor ve korkutucu, atmosferik zombi hayatta kalma oyunundan biriydi. Fakir bir insan olduğumdan bilgisayardan oynayamayacağım oyunların gameplay'lerini izlemeyi çok severdim (şansa bak ki artık bilgisayarım bile yok). Bu oyunu da öyle keşfedip başlamıştım. Atmosferi o kadar iyiydi ki kendimi o oyundaki karakter yerine koymadan edemiyordum. Bir gün macera-korku karışımı bir rüyayı da yurtta görmüştüm lise ikide. Dünya enfeksiyon altındaydı, hepimiz böyle tarayıcı ellerinde, karantina kıyafeti giymiş adamlar tarafından taranıp güvenli, içinde askerlerin olduğu bir yere alınıyorduk. Yanlış hatırlamıyorsam klasik olay gerçekleşmişti. Yani üssün içinde de zombi olması ve kaos..
Herkes kaçışıyordu. Ben ailemden ayrı bir yola sapmıştım. Sonra ormanlık bir yola girdim. Karşıma zombiler çıkmıştı. Oyundaki kriket sopası ile (ben oklava sanmıştım başta snssdhj) indirdim bir iki tanesini ama biri beni yere düşürdü sonra.
Ben de nerden aklıma geldiyse zombi taklidi yapmaya başladım. Bakalım zombiler yiyecek mi diye. Harbi işe yaramıştı. Kamufle olmuş bir şekilde baya zombi arasından ilerliyordum. Hatta bir kadın zombi benden şüphelenip yanıma kadar sokulup koklayıp etmişti. Ama sonra beni rahat bırakmış ve ben de ailemle yeni güvenli bölgede buluşmuştum.
Mesela bu rüyadan ilki gibi etkilenmemiştim. Hatta tam tersine olsa nasıl olurdu heyacanı ve merakı oluşmuştu bende.
O zamandan bu zamana baya korku oyunu gördüm, izledim.
Bu aralar da işte the forest diye bir oyun ve bu dediğim post apokaliptik zombi kıyameti temalı şeylere sardım. O kadar kendimi kaptırıyorum ki bazen gerçeklikten soyutlanıyorum. Dışarı çıkıp oo abi grafikler iyiymiş der mi insan abi?
İnsanlarla konuşurken sanki diyalogu seçtiğin hikaye tabanlı oyun hissi gelir mi normal insana?
Ya da bir şey yaparken iki elini görüp hayatı fps oyun gibi algılamaya ne demeli?
Dediğim gibi yüksek paranoya mı nedir korkmaya, potansiyel senaryolar üretip, şüphelenmeye başladım.
Bu kadar uzun ve saçma bir itirafı okuduysanız cidden teşekkür ederim. Sizde iş var, sabır var demektir bu.
Bu yazdıklarım aslında içimde arada bir konuşmak isteyen çocuk tarafım. Duygularımı aklıma geldiği gibi karşıya aktarmayı seviyorum ve böylece içimi boşaltmış hissediyorum.
Neyse efenim korkuyla yani şey sağlıcakla kalın :)