sözlü iletişim kuramama, kurarken zorlandıkça içe kapanma, içe kapandıkça yalnızlaşma, yalnızlaştıkça da bir organ olarak dil hakkındaki esprilere bile gülemez hale gelme hastalığı.
kekemelerin toplulukları oluyor, belki karşılaşmışsınızdır. istanbul'da okurken bunlardan birine katılmıştım. ayrıntılarını artık hayal meyal hatırlıyorum. aklınızda "adsız alkolikler" gibi bir ortam canlanıyor olabilir ama bu doğru değil. birkaç çekimser insanın konuşamamalarını birbirlerine sözlü olarak anlatma gayretlerini izlediğiniz bir ortam aslında. baya acınası, di' mi? içinde olunca da aynı acıma hissi bütün benliğinizi kaplıyor, hiçbir fark yok. ortamın temel ayrıntılarını bile isteye unutmuş olabilirim, bu kadar hakkım da olsun.
ekşi sözlük'teki kekemelik başlığı neredeyse 15 yıldır takibimde. ayda 3-4 girdi yazılıyor son yıllarda. bazıları o kadar saçma ki, elim hemen özel mesaj atmaya gidiyor, döşendikçe döşeniyorum. kekeme olmayan ama kekemelik hakkında bolca atıp tutabilen insan çok. yok aslında tedavisi varmış ama içe kapanık olduğumuz için istemiyormuşuz, yok bazı nörologlar bu illeti kökten çözmüşler ama türkiye geri kalmış olduğu için mağaradan sesimizi duyurmaya çalışıyormuşuz, yok aslında insan kendi kendine kekeme oluyormuş, gene kendi kendine çözebilirmiş. böyle ıvır zıvırla dolu onlarca entry var orada da. aslında ekşi özelinde değil, toplumun genelinde böyle bir algı var. cahil insanımız zannediyor ki, tedavisi mümkün bir çıban gibi bi' şey bu. yetkin bi' doktora gitsek, anında silip atacak. biz de hayatımıza "normal normal" devam edeceğiz. lan olm, böyle bi' şey var olsa, '90'lı yıllardan beri bitmeyen/bitemeyen "kekemeliğinize 15 dakikada çare" el ilanları halen dağıtılmaya devam eder mi? bu ilanlardan birini geçen hafta metroya girerken gördüm gene. ağzımdaki sigarayı üzerine bastım, köşelerinden çekiştirdim ve söküp yakarak yok ettim. çünkü gerçek çare, bu ilanların göz boyayan, para kazanma hırsından başka bi' boka merhem olmayan haysiyetsiz mottolarının satır aralarında gizli değil, biliyorum. çare, yok.
buraya kadar okuyan senin de, bunları yazarken "evde alkol kaldı mı yaae?" diye sayıklamaya başlamaması için zor tuttuğum kendimin de ruhunu şişirmeyeyim. bu illeti çok farklı yönlerde etkileyen bazı şeyler var. onlardan bahsedeyim. aklımdakilerin çoğu olumsuz değil, yazarken de olumsuza dönmez umarım (edit: dönmedi, oh).
- alkol: genelde beyni döndürüp dilinize hakim olmanızı engellediği için zaten dilini kontrol edemeyene bir panzehir olacağı sanılır ama bu doğru değildir. matematikteki "eksi ile eksinin çarpımı artı olur" mantığı burada işlemiyor. ama kekemeliği de sonsuz bir cehennem çukuruna atmıyor. şöyle ki; ortamda daha gevşek, gevrek ve bir miktar laçka davranma genişliği katıyor alkol. dilin kontrol edilemezliği tüm vücuda yayılmaya başladıysa (çakırkeyif olma sınırı), ne o 4 nefeste zar zor ağızdan çıkan sert sessizler umrunuzda oluyor ne de hoşunuza giden insanla göz göze geldiğiniz zaman ağzınızdan çıkmayacağını bildiğiniz esprinin ilk kelimesinin ağzına sıçtığımın ilk harfi. sadece gülümsüyor, çevrenizde dönen muhabbetlerden hoşunuza gidenlerle keyifleniyor, karıncalanan ayaklarınıza, ellerinize bakarak dilinize dokunuyorsunuz, kimse görmeden. harikalar diyarı'ndaki alice bile bunu kıskanır.
- sigara: bir ritüel olarak düşünüldüğünde (yakması, ağızdan parmak arasına alınması, nefes verilmesi, sağı solu kesme, belirli bir noktaya sabitlenen bakışların köşesinden yanan sigaraya odaklanma şeklinde ilerleyen süreçten bahsediyorum), kekelemenin başlangıcında gereken zamanı doğrudan sigara üzerinden yansıtmak hem kof bir karizma katıyor hem karşı tarafın kekeme olduğunuzu anlamasını kısa bir süre de olsa güçleştiriyor hem de ritüele bağlanmış bir uyuşturucu bağımlılığını nörolojik bir hastalıkla yoğuruyor. böylece kekeme olduğunuzu bile unutabiliyorsunuz. kısa sürüyor ama her şeyin karşı tarafın sizin kekeme olduğunuzu anlayana kadarki pembe gerçeklikte saklı olduğunu bildiğiniz için bu kırılgan mantık hoşunuza gidiyor. hele bir de sarma sigara içiyorsanız, filtreyi ağza yerleştir, elleri serbest bırak, arap kağıdını kıvır, içine tütün koy falan derken, karşınızda sempozyum vermenizi bekleyen bir kitle bile olsa umrunuzda olmaz.
- kalabalık: birkaç kişilik arkadaş grubunda sözü almanız, 2 cümleyi 15 dakikada anca söylemeniz falan hayatınızın özeti zaten. bunu 50 kişilik bir sofrada, en az yarısını tanımadığınız bir topluluğun içinde yapmaya çalışma ihtimaliniz çok daha düşük. bu yüzden "zaten bana sıra gelmez/söz almam/kimse beni görmez" mantığı yürürlüğe giriyor. sizi yakından tanıyanlar çevrenizde kümelendikten sonra, masanın ya da topluluğun öbür ucundaki birinin size laf atması ve muhabbete başlama ihtimalinin azlığını düşüne düşüne kalabalıklar içinde yalnızlık bile hoşunuza gitmeye başlıyor.
- fiziksel iş yükü: birilerinin ev taşımasına yardım etmeye gittiğimde fark etmiştim bunu. bütün ameleliği tek başınıza yapmaya çalışmanız sözlü iletişimi de sıfır noktasına çekmek için doğrudan etkili bir yol. sırttan göt lopları arasındaki dehlize girerek yok olan ter gibi, kekeme olduğunuzun çevreniz tarafından sorgulanmayacak hale indirgenmesini ağır ağır izlemek keyifli oluyor. bu sırada bolca bel ağrısı, gırla ter, fena halde hareketsizliğe maruz bırakıldıktan sonra "benden bu kadar" diye isyan etmek üzere olan kas ağrıları ise dezavantaj tabii. et kesmesi denilen garip tepkinin sızılarıyla yatağa yattığınızda, tüm gün boyunca ağzınızdan birkaç kelime çıkmasının istenmiş olmasının stressizliği ise paha biçilemez. kas ağrısı/kekemelik stresi = kucaklayıcı sonsuzluk olduğu için fiziksel iş yapılmış günün sonu baya mutlu bitmiş oluyor.
- tek kelimelik ya da kısacık bir cümlelik soruya bağlı alışveriş: ulaşım kartı doldururken "5 lira", sigara/tütün alırken "bi' camel/bi' nst", barda "bi' tuborg", tiyatro/sinema gibi bi' etkinliğe girişte "2 tam/2 kişi", sadece 2 seçeneğin olduğu yiyecek/içecek alırken "büyük boy/küçük boy" ya da "ikincisi/birincisi" gibi alışverişlerde stres katsayısı işlem tamamlanana kadar artmıyor, sabit kalıyor. belki starfucks gibi "krema da olsun mu?", "at kelebeği de kondurayım mı?", "döküp yeniden koyayım mı?" gibi onlarca soruya cevap vermek zorunda olunan yerlerde sıkıntı çıkabilir. bu yüzden yüz göz olunmuş esnaftan şaşmamak en iyisi. benim kentkartçılar beni gördükleri gibi dolum makinesine doğru eğilmeye başlıyorlar mesela. ya da müdavimi olduğum barlarda ağzımdan çok az şey çıkıyor, genelde istediklerimi işaret ediyorum. bunun gibi ufak ayrıntılar kısa sürmesi gereken alışverişlerde stres yaratmayacak, kafaın içinde ansiklopedi yazıp dışarıya "fısah" gibi sikko şeyler çıkmasını önleyecek bittabi.
hastalık olarak berbat ama bu hastalıkla on yıllar boyunca koyun koyuna yaşadıktan sonra kendi içinde taktikler geliştirerek var olma savaşını yürütmesi daha kolay. genelgeçer depresyon nedenlerini zaten özümsediğiniz için daha nitelikli sorunların karşınıza çıkmasını bekliyorsunuz. özgüven zedelenmeleri gündelik hayatın parçası, "dilini siktiğim" küfrü göbek adı, sert sessizler köşe başlarını tutmuş birer katil, topluluk karşısında konuşmak intihar denemesi. bunları geç be ağzına sıçtığımın hayatı; kekemeyi yıkmak için sana daha nitelikli sorunlar gerek.