1. şili'nin başkenti, ülke nüfusun yarıdan çoğunu barındıran bir latin amerika metropolü, ancak tipik bir latin amerika metropolü beklemeyin, daha çok bir akdeniz kentini andırıyor. zira dünyada akdeniz havzasından sonra akdeniz ikliminin görüldüğü diğer 4 bölgeden biri sarp and dağları ile pasifik okyanusu arasında sıkışıp kalmış şili'nin, santiago'nun da yer aldığı incecik orta bandı.

    muhteşem bir kent santiago. iklimi harika, doğu'da aşılmaz, yüce and dağları, üç tarafı lezzeti tarifsiz bağlarla çevrili bir kent. ortasından geçen gür nehir çevresinde büyüyen kent şili'nin eğitim ve kültür merkezi. efektif bir şekilde metro/tramvay/otobüs ağlarıyla örülen kentin toplu taşıması başarıyla çözülmüş. santiagolular bu ölçekte bir metropolde kolay kolay rastlanmayacak şekilde sıcakkanlı, güler yüzlü ve kendilerini günün telaşı içinde kaybetmeyen insanlar. hemen hepsi bir ya da birkaç spor dalıyla haşır neşir oldukları için kadın erkek demeden son derece atletik ve çekici bir fiziğe sahipler. yabancılara alışık oldukları için, genellikle ispanyolca'dan başka bir dil konuşamasalar da son derece yardımcılar. doğrusu, açık fikirli ve hoşgörülü bir yapıları var ki, insana dünyanın öteki ucundan gelmiş olsa bile kendini evinde hissettiriyorlar. tıpkı kentin kendi gibi gösterişten uzak, ancak uyumlu tarzları ile çekiciler.

    şehre gidecek arkadaşların mutlaka ve mutlaka görmesi gereken iki mekan var. ilki pek tabii ki pinotchet yıllarını olduğu gibi gözler önüne seren insan hakları müzesi. brütal ve sade ancak güçlü ve dominant geometrik formuyla ben buradayım diye bağıran bina soğuk görünüşün aksine son derece davetkar. lütfen bu müze için en az yarım gün ayırın. kronolojik olarak darbenin ilk gününden başlayarak bu güzel ülkenin ve güzel insanların üstüne çöken kan emici faşistlerin yaptıkları tek tek, görsel/enstalasyon yerleştirme/tanıkların ilk ağızdan anlatması ve şiir ile son derece ustaca harmanlanarak anlatılmış faşizm yılları. birçok kesimde göz yaşlarınıza hakim olamadan bir halkın faşizmle sınanmasına tanık olacaksınız. o müzede geçirdiğim 5 saat boyunca sık sık günümüz türkiye'si ile paralellikler keşfettim, ne de olsa faşizm dünyanın öteki ucunda olsa da aynı faşizm. birilerinin gezi direnişden neden bu kadr korktuğu, neden gezi direnişin hemen ardından insanları onlarca farklı kutba böldüğünü, insanların bütün farklılıklarına rağmen tek ses olmadan baskı yönetimine karşı asla başarılı olamayacaklarını tekrar anlıyorsunuz. dediğim gibi baskı yönetimleri nasıl dünyanın her yerinde benzer ise ona başkaldıran, özgürlükleri için savaşan o güzel insanlarsa dünyanın her yerinde aynı güzel insanlar.

    insan hakları müzesi ile beraber mutlaka görmeniz gereken ikinci mekan büyük üstat neruda'nın evi la chascona. büyük aşkı matilde urrutia ile beraber yaşadıkları ev dimdik bir yamacın sırtında, kent siluetine hakim, yeşille iç içe birbirinden kopuk ama bağlı küçük küçük mekancıklardan oluşuyor. bu evi gezerken yazılarından tanıdığınızı sandığınız neruda ile tekrar tanışıyorsunuz. bahsettiğim 2 müzeden sonra görülmesi gereken bir diğer mekan ise güney amerika uygarlıklarına başka bir pencereden bakmanızı sağlayacak olan arkeoloji müzesi. işinin ehli nir kuratör tarafından düzenlenen sergi mutlaka görülmeye değer. bu müzeler dışında keyifle gezdiğim güzel sanatlar müzesi, doğa tarihi müzesi ve lokomotif müzelerini de tavsiye ederim.

    kente gidecek olursanız size bellavista semtinde kalmanızı tavsiye ederim. metrekareye düşen lgbt nüfusunun yoğunluğundan başlayıp, sokaklara yayılan yüzlerce masa, o masalarda dönen kahkaha dozu yüksek muhabbetler, lezzetli yemeklerin birbirine karışan kokuları, tokuşturulan kadehlerin müziğe karışan sesi... tamam anlamıyla yaşanacak bir semt olan bellavista arşınladığım her adımda bana ilk gençliğimin geçtiği beyoğlu'na yad ettirdi. şili'ye özel kokteyl pisco sourdan kadeh kadeh götürmeden buradan geçmek olmaz, sıcacık gey barlara takılmadan ben santiago'yu gördüm denmez.

    santiago belki akdeniz'den en uzaktaki akdeniz kenti demiştik ve bağlara şöyle bir değinmiştik. santiago'ya geldiyseniz, o destansı bağlardan geçmeden, o şili'nin toprağına özgü leziz şaraplardan tatmadan, şişe şişe içmeden dönerseni kendinizi santiago'yu gördüm saymayın. size tavsiyem ben hem içerim hem de aktif olurum diyorsanız bisikletle bağların içinde dolaşan, ardından tadım yapan turlardan birine katılmanız, her koşulda tatmin olacaksınız. ovaya yayılan bağları gezdiysek ve artık biraz çakırkeyif olduysak o zaman ne yapıyoruz, buralara kadar gelmişken kendimiz sarp and dağlarına vuruyoruz. binlerce metre yüksekte treking yapmanın keyfi de bir başka oluyor.

    son olarak size tavsiyem, akşam saatlerinde, gün batımından önce, yüzlerce farklı cinsten ağaç ve bitkinin harmoni içerisinde yer aldığı nehir boyunca uzanan parklarda pedal çevirmenin keyfine varın. bunu işte yapamadım, fena halde içimde kaldı.

    benim için uşak-yalova-atina-vilnius-şam-kazablanka ve cape town'dan sonra kendimi ait hissttiğim bir diğer kent santiago oldu. sokaklarında gezerken, o güzel insanlara baktığınızda zorlu bir mücadele sonunda faşist iktidarı yıkıp, etleri-tırnaklarıyla kazandıkları özgürlüklerinin ne kadar değerli olduğunun bilincinde olan bu güler yüzlü insanları seveceksiniz.
    #264179 aigai | 4 yıl önce
    0şehir