galatasaray'ın efsane teknik direktörü. almanya teknik direktörü olarak* 1980 yılında avrupa şampiyonası'nı kazandı. 1982 yılında dünya kupası finalinde italya'ya kaybetti. 1984 avrupa şampiyonası ise türk futbol tarihini değiştirecek olayların başlangıcıydı.(bu olaydan sonra dünya kupaları gibi büyük organizasyonlarda gözden düşen isimlerin kapısını hep çaldı. simovic, taffarel, melo gibi isimler hep bu sayede alındı)
o turnuvada almanya ilk turda elenince topun ağzındaki derwall istifa etti. dönemin başkanı ali uras, yöneticilerden alp yalman ve faruk süren'le derwall'in kapısını çaldı. aslında umutsuz bir hamle gibiydi. türk futbolunun dünyada saygınlığı yoktu. yine de şansları denemişler ve olumlu sonuç almışlardı.
tabi bu birliktelik kolay olmayacaktı. derwall belli şartlar koşmuştu. işin ilginci şartlar kendisi için değildi. en önemli isteği kum ve taş dolu olan florya tesisleri'nin çim saha olmasıydı. ali uras galatasaray kulübü'nün başkanı olarak elleriyle o çimleri dikecekti. ali uras'tan sonra galatasaray'ın başkanı olan ali tanrıyar ise bu devrimi tüm türkiye'ye yayacaktı. eski içişleri bakanı ve turgut özal'ın bacanağı olarak kendi gücünü kullanmış ve ülkede tüm sahaları çim yaptırmayı başarmıştı. aslında devrim böyle bir şey. anlık değil, süreklilik arz eder, teşkilatçılık gerektirir, isimler değişse de zihniyet değişmez.
biz yine de derwall'de kalalım çünkü teşkilatçılık kulübünse, bu fikirleri getiren de derwall. o geldiğinde galatasaray 12 yıldır şampiyonluk görmemiştir. florya'ya çim saha geldiği gibi, tesisi de baştan sona yeniletmiştir. antrenman olanakları gelişmiş, tesisin yemekhanesinden yatakhanesine kadar elden geçirilmiş veya baştan yapılmıştır. oyuncular maçtan çok antrenmanda yorulur olmuşlardır. türk futbolu şemaya göre oynamayı, disiplini ve topsuz futbolu öğrenecektir.
ilk senesinde 6. olur ancak türkiye kupası'nı kazanır. bu bir başarısızlıktır aslında ama yeni bir yapılanma varken skorun peşine düşmez yönetim. sabırlıdır, mümkün olduğunca derwall'e imkan sunmakla uğraşır. ikinci yıl derwall'in disiplini sonuç verir. galatasaray bir sezonu ilk defa namağlup bitiren takım olur. buna rağmen şampiyonluğu averajla kaybeder.
üçüncü senesi ise galatasaray'ın ve türk futbol tarihinin ileriye giden adımlarının ilk büyük meyvesiydi. 14 yıl aradan sonra beklenen şampiyonluk gelmişti. tabi derwall sadece bunları bırakmadı kulübe. bir çok futbolcuyu yetiştirdi, bir çok teknik adamı yetiştirdi. hem galatasaray'a hem de türk futbol camiasına bir fikir aşıladı. o aşıların çoğu öyle yeşerdi ki, derwall 1987 senesinde galatasaray'dan ayrıldığı halde on yıllarca sürecek meyvelerin tohumlarını çoktan ekmişti. galatasaray avrupa'da bir çok kez önemli yerlere ulaşsa da 2000 yılında uefa ve süper kupa'yı alacak, dünya sıralamasına 1. olacaktı. 2014 yılında kadar avrupa'da adından söz ettirecekti. sadece bunlar değildi elbet etkileri. türk futbolu da o günden sonra gelişmeye devam etti. daha sonra fenerbahçe, beşiktaş, hatta gençlerbirliği ve denizlispor bile belli dönemler avrupa'da iyi dönemler geçirecekti. türk milli takımı 2002'de dünya kupasında üçüncü olacak, 2008'de avrupa şampiyonası'nda yarı finale gidecekti.
devrimler için fikir gerekli demiştik ya, derwall işte çok büyük bir fikir aşılamıştı bizlere. türk futbolu şerefli yenilgileri bırakmış, şerefli galibiyetler peşine düşmüştü. evet bugün bu devrimin yerinde yeller esiyor belki de ama bu devrimde değil, devrimi sürdürmeye izin vermeyenlerde aranması gereken bir suç. sadece 3 yıllık macerayla türk futboluna öyle fikirler aşıladı ki, 20 yıl sonra bile meyvelerini vermişti.
tabi her şey başarı mıdır dersek, hiç de başarı değildir. derwall'in aldığı kupa sayısı ikidir ama galatasaray ve türk futboluna yaptığı aşılar onlarca kupaya sebep olmuştur. yine de bunlar sadece derwall'i sevmek için yeterli değildir. kendisi türkiye'yi çok sevmişti öncelikle. kibirle gelmedi, yukarıdan bakmadı. türkçe öğrendi, saygı duydu. kültürümüze karışmadı, medeniyetimize katkı yaptı.
yazımı derwall'in türkiye anıları kitabının sonundaki paragrafla bitireceğim ama bu paragrafla alakalı bir uyarı yapmam gerekecek. bu yazı türkiye'ye duyduğu bir sevgiyle alakalı ancak yalan bir sevgi değil. bugün "türkiye güsel, kebap çok eyi" diyen, sosyal medyada takipçi kasmaya çalışan yalan bir sevgi değil. zaten o dönem böyle şeyler de yok. türkiye'yi ne kadar sevdiğini söylemesi ona bir çıkar da sağlamayacak. gerçekten bir yaşantının esintileri, sevdiği şeyin ne olduğunu bilen, bunu yaşayan ve anlayan birisinin ifadeleri. kitabı adadığı isimle beraber anacağım onu. 16 yaşında antrenmanda hayatını kaybeden galatasaray futbolcusu dursun özbek'e ithafen yazılan bu kitap ve bu kitabı yazan derwall artık aramızda değiller. anılarına saygılarımla!
"istanbul'un ışıklarının yandığını bir kez daha görmek ne kadar güzel olurdu...
tüm dünyadan gelen gemileri, oradan oraya sürekli gidip gelen ve suyun üzerinde meşâleler gibi süzülen araba vapurlarını yeniden görmek...
bir kez daha kumkapı'da "cemal"e gitmek; annemin mutfağından çıkmış gibi balık yemek; yanında bir şişe de rakı açmak... ne güzel olurdu...
bir kez daha kapalıçarşı'ya, balıkpazarı'na, yeşilköy'deki "hasan"a, sarıyer'deki balık cennetine, hilton'un roof'undaki restorana ve istanbul'u sevilir kılan daha pek çok yere şöyle bir uğramak ne güzel olurdu...
belki bir gün boğaz'ı, galata köprüsü'nü, topkapı sarayı'nı ve camiileri bir kez daha görebilirim...
kim bilir?
güzel bir zamandı geçen... ne yazık ki, kısacıktı. ama dolu dolu yaşandı...
teşekkürler sevgili istanbul!..
ve teşekkürler büyük ülke türkiye!..
yaşamama izin verdiğiniz sayısız harikulâde gün için teşekkürler...
eğer onları yaşamamış olsaydım, hayatımın en anlamlı günlerini kaçırmış olacaktım..."