bu başlık kişiye özel bir başlıktır
-
başlığın ilk konuğu, sayın @mangetsu.
"ben, mangetsu. 20li yaşları çoktan aşmış, 40lı yaşlara daha yolu olan, müziksiz anı dahi geçmeyen, bir yorgun adam. gerekiyorsa insan yitirmekten imtina etmeyen ama yitirdiklerinde de saplanıp kalan. susarak bağıran, bir yorgun adam." dedi ve onunla "yorgunluk ve sevmek" hakkında konuştuk. o anlattı, bense onun anlattıklarını size anlatacağım şimdi.
"hoyratça harcadığım zor yakalanmış mutluluklarım var benim" der mangetsu, bunu çok kez duydum ondan. mutlulukları daha kolay yakalamasını dilemek gerçekten iyi bir dilek mi olur emin olamadım hiçbirinde, belki zarar veririm çekincesiyle. acı eşiği gibi bir mutluluk eşiğinin varlığından haberdarız ikimiz de. o eşiğin varlığı mı insanları yoruyor yoksa yorulduğumuz için mi o eşik oluşmakta bunu çözebilmiş değiliz henüz. ben yorulmayı denizin kıyıya yakın yerlerinde koşmak olarak tanımlarım. onun tabiriyleyse bağlı olduğun bir yerde koşmak, yorulmanın kendisi. kat edebildiğin bir yol veya ağrıyan bacaklarına devam etmeleri için gösterebileceğin bir kazanç yok önünde. yalnızca yoruldun. o zor yakalanmış mutluluklar da burada devreye giriyor olsa gerek, tekrar yorulmak için bir sebep lazım insana.
bir yorgunluktan diğerine koşarken hepimizin hayatını etrafında şekillendirdiği ve istemeden de olsa sürekli etrafında döndüğü kavramlar vardır bana göre. bu kavramları "ne?" veya "kim?" sorusuna cevaben söyleyebilirsiniz, dışardan bir göze ilki daha güzel görünse de. mangetsu'nun hatırlattığı üzere ihtimallerden biriyse aslında merkezde bir boşluk olduğuydu. bunun adının neden boşluk olduğunu sormadım ona ama bir boşluğun bile varlığı, bir nevi "sen kimsin" sorusuna verilemeyen cevapların -daha doğrusu, verilen çok fazla cevabın- temsili gibi geldi bana. hiçbirinin tam olarak merkezde olmadığı çok şey, kenarlarda birleşerek ayrışıyor ve estetik bir mozaik çıkartıyorlar ortaya. mutlu ederek mutlu oluyor, severek sevilmiş kadar oluyorsunuz belki. küçük yalanlarınızın arasına birisi daha takılıyor hayatınızda. salgılanan ufak tefek hormonlar. kedinin yavrusunu birkaç ay sonra bırakması veya kafeinin yorgun değilmişsiniz zannettirmesi gibi size.
bu merkezdeki kavramı "sevgi" olarak seçtiğinizde dört bir yanınız sevgi doluymuş ve siz her yerdeki sevgiyi görüp gün yüzüne çıkartabiliyormuşsunuz gibi bir anlam yaratırken kavram sevgi değil de "sevmek" olduğunda, akla yanında yalnızlığı da getiriyor. yalnızlık denildiğindeki fotoğraf hüzünlü bir manzara ve tek başına bir insanın kesişiminden oluşuyormuş gibi görünse de asıl olan hep kalabalıklar ve söylenmeyenlerdir. sırlar birbirine söylenmez de dağlara taşlara haykırılır. sevgi değil de sevmek dendiğinde sevilmek kenara çekilirken yapılan işin beklentisizliği gün gibi ortada kalır.
bu kavram sevgi değil de sevmek olduğunda beraber olunmaz, yalnızlık paylaşılır. paylaşacak birisi gelene kadar da yalnızızdır.
yalnızlığı paylaşmak kendinize ait olan odaya birisini almakla başlar ama zamanla, o oda da buzdağının görünen kısmı olacaktır. siz hep bir yeri daha açmaya ve hep orada kendinizi saklamaya başlarsınız. karşınızdaki için de böyledir bu bana göre. paylaşılacak olanlar hiçbir zaman bitmez ama o odada hem en güçlü hem en savunmasızsınızdır. küçük bir çocuğun yalnızlığı geldi benim aklıma, ve yalnızlığın da sevginin de her yerde olduğunu hatırladım. yine de çocukluğun güzelliğinden bahsetmeden bitirilemiyor mangetsu'yla olan konuşmalar. o yüzden "büyürken hafızaya attığımız anılar bir gün bir yerlerde tekrar canlandırınca değerli." diyor, hatırlanacak güzel anılar diliyoruz hepinize.
işte bir yerde oturmuş bekliyoruz şimdi. vurmasını günışığının yere. birdenbire .