bu başlık kişiye özel bir başlıktır
-
yine geldim... yine, yeni, yineden... yeni, yine, yeniden... seçip beğenmek gerekirse yeni olan her şey eskiyor sanırım. eskidim. eskinin kıymeti zamanla oluşuyor. eskiye eskiliği katan; yaşadıkları olmalı. ne kadar eskisek de bir köşede, kenarda, ortada, bilinmezde varlığımız her daim sürecek. varlığım görünmez, rafa kaldırdım. şu sıralar çocukluğumla oynuyorum. çok sıkılmışım yine, yeni, yeniden...
yıldızlı bakınız yapmanın sakıncalı olduğu bir zaman dilimindeyiz. halbuki ben iç sesimin söylediği çoğu şeyi yıldızlı bakınızla veriyordum. sırf onunla kavga etmemek için. sırf onu bir köşede bırakmak için. bir köşede bırakırken son anda sahneye çıkıp hepimizi selamlıyordu. şimdi tüm yıldızların, tüm bakınızların boynu bükük.
yine çocukluğumla oynuyorum dedim ya yine birkaç bir şey karalayacağım...
pataates yemeğinin patateslerini ezerdim çocukken. yemesi öyle daha keyifli olurdu. şu yaşıma geldim -bakın mesela şurada yıldızlı bakınız yaparak "kaç yaşımdayım ki ben?" demek istedim- hâlâ öyle yaparım. şimdi patatesleri ezerken genelde yaşadığım kötü olaylar aklıma gelir.
ilk bisikletim üç tekerdi. pembeydi. uzun ve dar balkonumuz benim pistimdi. bir gün annem balkonu yıkamış, büyük amcamın kızı bize gelmiş. biz söz dinlememiş , bisikletle balkona çıkmışız. bir anda kendimi balkonun demirlerinde buldum. hatırlıyorum. ağzımdan oluk oluk olmasa da kan akıyordu. süt dişlerim kırılmış. dudağım patlamıştı. annem haklı olarak azarlamıştı. çok da bir şey dememişti galiba.* bazen aklıma gelir. iyi ki kırılan süt dişlerim diye düşünürüm. dişler benim için önemli sanırım. ve hayatımda aksiyon eksik olmamış gibi. düz yolda yürürken düşerdim bazen. vücudumun çoğu yerinde yaşadığım olayların izleri mevcut.
mahalleye lahmacuncu amca gelirdi. küçük bir arabası vardı. bebek arabası gibi. piknik sepeti gibi sepeti vardı. sepetin bir tarafında lahmacunlar, bir tarafında salatası vs. olurdu. o amcadan hiç lahmacun yemedim. bir keresinde biri lahmacunun içinde çirkin bir şey olduğunu demişti. galiba ondan dolayı. o amcadan lahmacun alanlara da pis gözle bakardım. "ıyyyy şimdi o çirkin şeyi yiyecekler" falan gibi düşüncelerim olurdu. * mahalleye bir de elma şekerci amca gelirdi. elma şekerlerinin şeker kısmı kıpkırmızı ve parlak olurken; elma kısmı çürük ve soluk olurdu. insanlara ve elma şekerlerine dair ilk hayal kırıklığımı o zaman yaşamış olabilirim.
doksanlı yılların en güzel yanı; pazar banyolarıydı. yani çoğunluk için öyleydi. ben sevmezdim. banyoda kazan denilen soba olurdu. o soba yandı mı su ısınırdı. aman tanrım didim. o nasıl bir ısınmak. banyo hamam fgibi. su desen kaynağından yeni çıkmışcasına sıcak. suyu ne kadar soğuk suyla ılıştırırsak ılıştıralım istediğim ısıya ulaşmazdı. ben o suyun altında boğulacak gibi olurdum. banyodan çıktığımda yanaklarım elma şekeri kırmızısından olurdu. yanaklarımın içi çürük müydü acaba ? * bazen yine suyun altında boğulacak gibi oluyorum. ama önceki gibi korkmuyorum. hoşuma gidiyor. yanaklarım elma şekeri gibi kırmızı değil. suyu hâlâ çok sıcak sevmem.
kar benim için pamuktu. ilk kar yağdığında camın önüne geçip anneme "anne bak pammık yağıyor" demişim. izlemeyi çok sevmem oradan kaynaklanıyor sanırım. geçen kar yağdığında yine geçtim camın önüne hem ellerimi ısıttım hem de bir kar tanesini gözümle yakalayıp yere inene kadar izledim. sanki gökten pamuk çuvallarını boşaltıyorlardı. şimşek çaktığında birinin bizim fotoğrafımızı çektiğini düşünürdüm. * * fotoğraf demişken çocukken fotoğraf çekinmeyi hiç sevmezdim. kaçardım. şu yaşıma geldim fotoğraf çekinirken hâLâ GERİLİRİM. vesikalık çekinmek bile kabustur.
iki bebeğim vardı: ayşe ve emine. nasıl benim olmuştu hatırlamıyorum. birinin saçı beyazdı. diğerinin kızıl. saçlarını yıkardım. ben banyo yapmayı sevmiyor olabilirim ama onlar pis olamazlardı. onları suyun altında saatlerce tutardım. elbiseler dikerdik, annem bazen örerdi. bi kısmını ben yapardım. örerken ilmek kaçırdığımda anneme giderdim. annem her defasında kaçmış ilmekleri toplardı. bazen sökerdik, üzülürdüm. bi ara bi yere kalmaya gittim. eve geldiğimde emine bebeğimi balkonda ölmüş buldum. yani ölmüş derken biri kolunu bacağını koparmıştı, kesmişti. hunharca ağladım. en sevdiğim bebeklerimden biri bi daha olmayacaktı. kaybetmenin yasını, ilk o zaman tuttum. o zamandan sonra ayşe bebeğin gözünün iiçine baktım. uzun bir süre gece yatarken onu da kundağa sarıp yanımda uyuttum. genelde sabah uyandığımda ayak ucumda buluyordum ama olsundu. kolu bacağı kesilmemişti ya , tek parçaydı ya olsundu.
teyzemler bize geldiğinde onların gideceğini anladığımda sessizce odaya gidip, birkaç parça eşyamı çantama tıkıp hadi ben de gidiyorum moduna girerdim. giderdim de. kimse gitme diyemezdi. kalırdım da. sesim çıkmazdı. beş yaşındayken istanbul'a halama gitmem bir çocuk için zirve olmuş olabilir. halama yardım ettim. gezdik, tozduk. akşam dışarı çıktığımızda halam ve eniştem bana üsküdar'a giderken şarkısını öğretmişti. hep beraber söylemiştik. capitol diye bir alışveriş merkezine girmiştik. ilk defa o kadar büyük bir yer görmüştüm. girişte kocaman bir avizesi vardı. eniştem beni çok severdi. büyüyünce ve çocukları olunca beni sevmeyi bıraktılar sanırım. çoğunlukla bir yabancı gibiler. belki de yabancı olan benim.
sahi en çok kim kime yabancı? insanlar ne zaman, nasıl yabancı oldu? onca şey yaşamışken neden böyle? şu sıralar insanların yüzlerini gördükçe çocukluğuma sığınıyorum. affan dede'ye para saysam bana çocukluğumu satar mı? yaşsız ve adsız kalmak istiyorum...
gecelere, günlere, benden gidenlere, bana gelenlere, bana kucak açan çocukluğuma *