benim için iki dedemin de "yaşlanmaya başladığını" fark ettiğim andır.
anneannem ve babaannemi -çok şükür- hala sapa sağlam oldukları için durumun dışında tutuyorum.
40lı yaşlarında dede olmuş iki emekli subay, iki dost... yılların askerliğinin verdiği dinçlikle midir bilmem, 5-6 sene öncesine kadar genç birer delikanlı gözüyle bakardım ikisine de. hiç boş durmaz, üşenmez, farklı şehirlerdeki dostlarının gönlünü almak için arabaya atlar şehir şehir gezerlerdi. esprileriyle bulundukları ortamı kırıp geçirirlerdi. takım elbiseleri üzerlerinden eksik olmazdı. özellikle dedelerimden biri* evde misafir olmasa dahi takım elbisesiyle otururdu. 20li yaşlarıma kadar onu günlük yaşamda hiç takım elbisesiz görmemiştim diyebilirim.
ta ki 2010 yılına kadar... o esprili, dinç, gülmeyi seven adam parkinson'a yakalandı ve zaman geçtikte alzheimer'a da doğru yol almaya başladı. koşuşturmalı hayatı bitti, bastonsuz yürüyememeye başladı, espriler sönük kaldı, konuşkan adam günde toplasan 10 cümleyi bile zor kurar oldu.
kabullenmek zaman aldı, yaşlanıyordu. ne zaman ki takım elbiseleri dolaba kaldırıldı ve bir daha hiçbirine elini sürmeyi dahi aklına getirmedi, takım elbise yerine doktora bile pijamalarıyla gitmeye başladı o zaman kafaya dank etti yaşlandığı, yaşlandığım. küçüklüğümden beri hep bir büyüme hevesim vardı; fakat ben yaş aldıkça onların yaşlandıklarını akıl edemiyordum. hep sabit yaşta kalacaklar sanıyordum.
şimdi en az onlar kadar ben de yaşlandığımı hissediyorum. zamanın su gibi aktığı bir devirde yaşlandığını hissetmemek de elde değil gibi görünüyor.