içgörüsü zayıf, çeşitli sosyal destek mekanizmalardan uzak insanların başvurduğu meslek.
böyle bir mesleğin var olmasını, birilerinin ne yapacağını bilemez bir şekilde yaşam koçu aramasını/buna ihtiyaç duymasını üzücü buluyorum. insanların kriz anlarında yardım istemesi insani ve sağlıklı bir yol. yoksa elbette ki "kendi kendine yetme" kültürünün baskısının insana verdiği zararın da farkındayım. insanlar kriz anlarında kendsini yakın hissettiği sosyal çevrelerinden ya da bilimi temel alan yaklaşımlardan faydalanabilmeliler. ancak kişinin özgül ağırlığı düşünülmeden, hazır şablon reçetelerin toptan satılıp ve ambalajlar içinde sunulduğu standardize edilmiş "yaşam koçu" müessesinin insana uzun soluklu bir yardım getirmeyeceğini düşünüyorum. evet, belli bir süre iyi hissettirebilir, placebo etkisi yaratabilir ama bu aynı ağrı kesici gibi kısa bir süre etki edecektir. ağrıya sebep olan şeyler halen devam etse de ilacın etkili olduğu süre boyunca ağrıyı/acıyı duymamak gibi bu durum olarak görüyorum. üstelik yaşam koçluğu, karşılıklı güvene dayalı olması gerektiğinden iradenizi karşı tarafa bırakma anlamı da taşıyor. bu hissin yani irade teslimiyetin insana iyi gelebileceğini gerçekten hiç sanmıyorum.
yanlış anlaşılmasın yaşam koçluğu ve türevlerinin bu kadar palazlanmasının tüm sorumluluğunu bireylere yüklemiyorum. bu durumu yaratan toplumsal sebepler var. bir filmde karşıma çıkan kapitalizmin ayrıştırma stratejisi diye sevdiğim bir kavram var. uzun ve hakkında çok tartışılabilir bir konu ama özet geçeyim: pazarın, tüketimin sürdürülebilmesi için önce toplumun parçalanması gerekir. ne demek istiyorum? şöyle; bu piyasada kendi kurtuluş hikayesini arayan, uçucu hazların peşinde koşan, kendini çok ciddiye alıp "bireysellik"lerini ilan eden yalnızlaşan bir kitle yaratmak hedefleniyor. 4 kişilik bir aile ile yalnız yaşayan bir kişi düşünelim. bir evin ihtiyacı olan şeyler nelerdir? buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, koltuk vs. yalnız yaşayan bir kimse de bir aile de evine aynı şeyleri almak zorundadır. toplum parçalanıp bölünürse ne olur? daha çok buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi....işte kapitalizmin ayrıştırma stratejisi budur. daha çok ürün daha çok para. para-çokomel eğrisi yani.
konunun yaşam koçluğu ile ilgisi nedir diye sorduğunuzu duyar gibiyim. fiziken mekanların yakınlaşmasına karşın birbirinden bu kadar uzaklaşan bir dönem daha yoktur. ruhsal bunalımını aşabilmek için yakında kimseyi bulamayan insan ne yapar? ruhsal arınma için yoga yapar, psikiyatrı- psikoloji servislerinin kapısını aşındırır, yolunda gitmeyen kendine bir yaşam koçu o da olmazsa bir hologram ile evlenebilir.*
kapitalizm ihtiyacınız olan her şeyi, sizin gerçekten neye ihtiyacım var benim diye sormanıza bile müsaade etmeden -elbette ki belli bir fiyat dahilinde- size ambalajlayarak sunar, ona ihtiyacınız olduğuna ikna eder, hatta bağımlısı bile yaratabilir. kapitalizm sürdürülebilir kolaycılık üzerine kurulu. bazı şeyler bu kadar kolayken bazı şeyler hiç bu kadar zor olmamıştı.
okuduğum bir kitapta referans olarak gösterilen charles guignon'un "kimin ben? otantik olmak" isimli kitabında ne demek istediğimi güzel özetleyen aşağıdaki metni paylaşarak öyle bitireyim:
"insanlara gerçek benlikleriyle temasa geçmelerinde yardım edecek şekilde hazırlanmış olan, sözde özgürleştirici ülkülerle motive eden programlar, genelde insanları programları hazırlayanların ideolojisine uyum sağlayacak şekilde düşünmeye zorlar. bunun sonucunda, yaşamlarının boş ve yönsüz olduğunu düşünmeye başlayan birçok kişi, ya o programın zihniyeti içinde yitip giderler ya da ne yaparlarsa yapsınlar ‘yeterince iyi olmadıklarını’ düşünürler.”