kapitalizm ile ekonomide değişen gelişmeler sadece içinde yaşadığımız toplumu değil kişiliğimizi de büyük ölçüde değiştirdiğini düşünüyorum. herkesin alabildiğine bireyselleştiği, farklı olmak için çabaladığı buna karşın kendisi dışında hep başkasına benzediği nevrotik bir düzen oluştu.
kapitalizm belli kişilik tiplerini onaylar.iyi bir tüketici olman ve süreci sekteye uğratmadan çalışman için başarılı olman gerekir. başarılı olma baskısı her an girilen her ortamda hissedilir. kendi yeteneklerinizi övmek ya da gerçekte “tırt” olsan bile en iyi şekilde kendini “pazarlaman” önemsenir. neoliberal yapıda introvert kişilikler görmezden gelinir örneğin. ilk intibayı oluşturan prezentabl görüntü ise çok önemlidir. güzel/yakışıklı olman istenir. yeterince güzel/yakışıklı değilsen sunulan “güzellik” anlayışı doğrultusunda müdahale etmen beklenir. geçmişte “güzel” ya da “çirkin” genelde doğuştan gelen şans ve kader meselesi olarak kabul edilirken bugün bedenin yapılandırabileceğine ait modern inanç hakim. hınca hınç dolu spor salonları, sağlık besinlerin uçuk fiyatları, estetik ameliyatların sayısının gün geçtikçe artması bunun sonuçları. “mükemmeleştirilebilen birey” algısı içten içe yoruyor bizi. bir süre önce izlediğim medianeres filminde bu durumu eleştiren bir replik vardı. “kimse yüzmekten keyif almıyor, herkes sadece kulaç sayıyor.” evet yapıp ettiklerimizin çoğunda “kulaç” sayıyoruz. yediğimiz yemeği yerken keyif almayı düşünmekten çok kalori sayıyoruz. yürüyüş yaptığımız parkurda yürüdüğümüz yoldaki ayrıntıları fark etmekten çok adım sayıyoruz. yaptığımız işten keyif almaktan çok dakikaları sayıyoruz. her şeyin ölçülebilir olmasını çok önemsiyoruz.
sürekli bir baskı altında ve kaygıyla yaşıyoruz. her an gergin ve telaşlıyız. her gün yenisi çıkan uyarıcıların peşinde sürükleniyoruz. gerçekten isteyip istemediğimizi sorgulamadan bizi yoran ve yıpratan bir yarışmacı bir kültürün içinde soluk soluğa kalıyoruz. günümüzün en verimli saatlerini bizi mutlu etmeyen işler yaparak geçiriyoruz.
cogito dergisinin eski sayılarından birinin başlığı şuydu:" çalışmak yorar.”geçen zamanla birlikte bu cümle nazarımda daha fazla anlam kazanmaya başladı. çalışmak diyince bir ürün ortaya çıkarmak için gösterilen emek olarak anlaşılmamalı sadece. çalışmak sosyolog arlie russell hochhild’in ortaya attığı “duygusal emek” kavramını kapsıyor. nedir duygusal emek? hochhild: “kişiler arası iş ilişkilerinde piyasanın arzu ettiği duyguları(davranış kuralları) yansıtmada gerekli olan çaba, planlama ve kontrol” olarak tanımlıyor. yani seçme hakkı verseler aynı havayı solumayacağın insanları idare etmen gerektiğini ifade ediyor. evet çalışmanın insanı yoran kısmı özellikle beyaz yakalılar için bu.
"başarıya" odaklı aşırı bireyciliğin yüceltildiği, bireyin tamamıyla tek başına bırakıldığı ve her ne kadar sen özelsin mesajı verilse de aslında asıl değerli olanın tüketim-üretimin sürdürülmesinin olduğu bu sistem sosyolog richard sennett’e göre bu durum “çalışanların çocuklaşması”na yol açıyor. yetişkinler çocukça öfke patlamaları yaşıyor ve küçük sebeplerden kıskançlık duyuyorlar, beyaz yalanlar söylüyorlar, hilekarlığa başvuruyorlar, başkalarının düşüşüyle neşeleniyor ve küçük intikam duygularıyla besleniyorlar. bireyin değerinin iş piyasasında yapıp ettikleriyle belirlendiği, maddeciliğin ön planda tutulduğu bu sistem bireyin özsaygısına da zarar veriyor. çember dışına itilme korkusuyla kendi doğasına uygun olmayan mücadelelere giriyor.
kapitalizm, bireyciliği savunuyor çünkü tüm enerjisini ve zamanını sahip olduğu işe ayırarak sistemin sürdürebilirliğini korumak istiyor. yaşam motivasyonunu, kimliğini salt “başarı”ya odaklayan modern insan ise her gün bir yenisi kavramsallaşan hastalıklar, semptomlar, sendromlar, fobilerle var olma kaygısını sürdürüyor.