"el yumruğu yemeyen kendininkini balyoz sanır" kaidesinin kendi vücudunda, karşıdakinin vücudunda, izleyicilerin, hocaların, duvarların şahitliğinde sınanıp onaylandığı spor.
ilk gerçek maçımda nakavt oldum. karşıdaki bile beklemiyordu adam indirdiğine şaşırdı. hoca ağzımıza sıçar kasksız çıktığımızı bilse. dizlerinin bağı çözülüyor, merdivenden düşmek gibi, yere inip sana uzun gelen bazı saniyeler geçmeden tam ne olduğunu idrak edemiyorsun. ondan önce kum torbasına abanmaktan, elciklerle çalışmaktan, yumruklar eldiven içinde açık sparring yapmaktan şişmiş egon, dağları deviririm havaların komple terkediyor birkaç gün. dayak da böyledir. iyisini yediysen iç yolculuğa çıkarsın. belki bir kere sağlam dayak yedim, nasıl atladılar üstüme anlamadım, sonra oturup düşündüm hayatı falan sorguladım günler boyu.
neyse ecnebilerin "sweet science" dedikleri bir aksiyondur, abanmak değildir yani. kırk türlü açık verirsin, görürsün milisaniyeler içinde direkler fil, aparkatlar kale, gardlar açılış ve tuzaklar bir satranç oynarsın, istediğin taş da istediğin kadar gitmez idmanın, tekniğin, gücün, kondüsyonun neyse takılır kalır iki kare sonra.
bana bu nedenlerle egosunu bırakmış abiler denk geldi hep. o yüzden prof dövüşçülerin meydan okumalarını, büyük konuşmalarını falan anlayamadım pek. o ayrı bir ruh hali, klasman sonuçta.
her spor gibi bu da koyvermeyi affetmiyor. dizi sakatlamamı bahane edip tembelliğe vurunca başarım da umudum da hevesim de gitti. karşı komşu salonuna kum torbası koymuş, her gece girişiyor, öyle azmini kıskanırken yazdım bunları.