1. o, 'nın derinliklerine doğru çatallaşıp iç içe kanallar yaptığı, geniş yollardan ve dik bacalardan oluşan bir mağarada yaşıyordu. dümdüz ve parlatılmış duvarlar muazzam pırlantaların belirsiz ışığıyla ışıldıyordu. Camdan geçit yerleri gizli sakli odaların yanından ve görkemli koridorlardan geçip müsrifane dekoru pasaragadai sarayı'nı ve atlantis'i gölgede bırakan dev salonlara çıkıyordu. çobanlara göre dağın tam kalbinde kan kırmızısı parıltılar saçan bir yakutun içine oyulmuş ve 'in alaşya adası'ndaki evinden bile büyük olan bir salon bulunuyordu. yeraltında akan nehirlerin çağlama sesi dağın her tarafını insanın kulağına yabancı bir tanrının hayallerinden söz ediyormuş gibi gelen vahşi sessiz ve tuhaf bir müzikle dolduruyordu. dağın zirvesindeki kaynağın üzerinde, dağın içine giden girişi saklayan ve sağlam mıcır taşlarından yapılmış alçak ve uzunca bir kulübe vardı. ihtiyarın dallardan ve kurumuş ağaç kabuklarından ördüğü çatı onu rüzgar ve tozdan koruyordu. örgü çatının aralıklarından içeriye güneş ışığı düşüyor, kayalari ısıtıyor, tabanları ışıldayan desenlerle süslüyor ve altından direkler oluşturuyordu.

    ihtiyar kimi zaman kulübesinin girişinin önüne oturup vadiyi seyrederdi. çobanlar onun dağları, vadileri ve çölleriyle beraber bütün bölgeyi yarattığını iddaa ediyor. bu doğruysa gerçekten muazzam bir kudrete sahipmiş. etrafını çiçek acan bahçelerle, seçkin meyvelerle ve serin, canlandırıcı suyucolan göllerle çevreyebilirdi; ama o kavurucu sıcağı kayaların sarsılmaz haşmetini ve kengel çiçeklerinin kırılgan zerafetini severdi. böylece zirvesinde oturup hayaller kurar, uçsuz bucaksız gökyüzünü seyreder, rüzgarın sesini dinler ve ellerini suya daldırırdı.

    hikâyenin en başında ne kadınlar, ne erkekler, ne de şehirler vardı. ihtiyar bazen ona arkadaşlık edecek birilerinin olmasını diliyordu. birilerinin onu bulmasını istiyordu, ama kimse gelmiyordu. ara sıra rüzgar kum taneciklerini çölden dağlara taşıdığında onlara hayallerini anlatırdı. geceleri yukarıya, yıldızlara bakar ve bir ses beklerdi. Birileri ile konuşmak, kendini göstermek istiyordu ama yapayalnızdı.

    günün birinde, suyun killi topraktan oluşan ince bir şeridin üzerini açtığı derenin kıyısına gitti. ihtiyar durdu ve bu şeridi daha yakından incelemeye koyuldu. yere çömeldi, işaret parmağıyla ıslak kile bir çizgi çekti. dümdüz toprak sarısı yüzeyin üzerinde derin, kırmızımsı bir çizgi kalmıştı. ihtiyar ona bir süre düşünceli bir şekilde baktı. çizgi olduğu gibi kalıyor, bozulmuyordu. sonunda her iki elini kıyının çamuruna gömdü ve değişik renkleri olan yumruk büyüklüğünde kil kütleleri çıkarıp kulübesine götürdü.

    orada malzemesi üzerine çalışmaya başladı. kili elinde pürüzsüz ve yumuşak bir hale gelene dek yoğurdu. ardından kilden, gözleri uzaklara odaklanmış olan genç ve güçlü bir yüzü olan uzun boylu bir erkeğin benzerini yaptı. bir süre sonra eserinin her yanını inceledikten sonra memnuniyetsizlikle başını salladı, elleriyle şekli bozdu ve baştan başladı. becerekli parmaklarının altında, gözleri tıpkı bir önceki gibi uzaklara bakan yeni bir genç adam oluştu. ikincisi güzellik açısından ilkinden üstündü, ama onun gibi bir karakteri yoktu. ihtiyar sonuçtan ancak uzun bir dizi denemeden sonra memnun kaldı. başarısız denemelerinden sonra boyu aşağı yukarı heykelle aynı olan bir kil kitlesi koymuştu yanında. büyüyen bir hevesle ikinci bir heykel oluşturmaya başladı ve sonunda genç bir kadın yarattı.

    ihtiyar bir ocak kurup dayanıklılıklarını arttırmak için ikisini de pişirdi. soğudukları zaman onları, daha yakından bakmak için dışarı taşıdı. renkleri değişmişti. yüzeyleri şimdi açık, tunç rengine çalan bir renkteydi. ihtiyar yarattığı bu heykeller için çok seviniyordu. adamın gücüne, duruşundan anlaşılan gerginliğe ve gözlerindeki özleme hayranlıkla bakıyordu. sonra gözünü kadına çevirdi. zerafetine ve gülümseyen yüzüne... ikisi de canlı gibi gözüküyordu; ama ihtiyar gerçeği biliyordu. bir yanılsama yaratmıştı veya başka bir idea. düşüncelere dalmışken genç kadının saçlarını okşadı ve heykelin dokunuşlarının altında can bulduğunu hissetti birden. kısa bir tereddütten sonra kıza sarıldı ve ağzına nefesini üfledi. kız canlandı ve hayretle etrafına bakındı. gözleri eşinin heykeline takıldı. ihtiyatla sağ eline dokundu. cansız bir maddeden yapıldığını anlayınca ürkerek geri çekildi. hâlâ şaşkın bir halde kendi eline dokundu. sonra rengini karşılaştırmak için elini heykelin kolunun üstüne koydu. ihtiyar kızın yüz ifadesinin nasıl değiştiğini izliyordu. kız oldukça hızlı bir anlama kapasitesine sahipti. kısa bir süre sonra o heykelle aynı maddeden yaratıldığını anlamıştı. biraz düşündükten sonra ihtiyarın gözüne bakarak kendini yere attı, dizlerine sarılarak "baba" diyerek başladı söze. bu o zamana kadar hermon'da kimsenin kimseye söylemediği yeni bur kelimeydi. "canımı sana borçlu olduğumu biliyorum. seni bir çocuğunu ebeveynlerini sevdiği gibi seviyorum ve sana bir kızın babasına güvendiği gibi güveniyorum."

    "bir kızın babasına güveni ne kadar derindir acaba?" diye düşündü ihtiyar.

    "şu genç adamın yüz ifadesindeki şehveti görüyorum," dedi kız, "ve ben de onu arzuluyorum. sana yalvarıyorum ona da can ver, tıpkı bana verdiğin gibi. ben seninim, benimle istediğini yapabilirsin, istedigin her şeyi yapacağım."

    "neden bu kadar sabırsızsın? zaten can vereceğimi anlamıyor musun? bana dusunmem için izin ver." dedi ihtiyar. kız da ayağa kalktı, onu yalnız bıraktı ve derenin kıyısına gitti. oraya varınca varlığını borçlu olduğu kil çukuruna baktı. neredeyse suyla dolmuştu artık.

    ihtiyar, "beni seviyor. beni babasını seven bir kız gibi seviyor. onu ise bir erkeği sever gibi. bana özgürlüğünü teklif etti. ilginç! istediğini elde etmek için her şeyden vazgeçmeye hazır." diye düşündü. sonra kızın yanına gitti.

    "söyle," dedi, "ya onu canlandırmak için seni yine kile dönüştürmem gerekirse?"

    kız genç adamın heykeline baktı ve ihtiyarın karşısına geçti. duyduğu dehşeti saklamaya çalışıyordu. bembeyaz kesilmiş bir yüz ve titreyen dudaklarla,
    "eğer gerekiyorsa baba, buna da hazırım."

    "öyle olsun," dedi ihtiyar ve kızın başına dokundu. kız dondu kaldı. ardından ihtiyar kendini kadına dönüştürdü, genç adamı canlandırdı. aynı olay tekrarlandı; oğlan kızı görüp aşık oldu ve ihtiyardan kızı canlandırmasını istedi. tıpkı daha önceki gibi o da bunun için canından vazgeçebileceğini söyledi. ihtiyar dileğini yerine getirdi ve kızı yeniden canlandırdı. kız oğlanın heykelini görünce çığlık attı.

    "sözünü neden tutmadın?"
    "sözümü tuttum. o da seninle aynı dilekte bulundu. ret mi edecektim?"

    kız "evet!" diye bağırdı. hınçla elini kaldırdı ve öfkeyle ihtiyarın yüzüne baktı, "ikimizi de yaşat. ya da beni de öldür."

    ihtiyar dostça gülümsedi, "sizi öldürmeyeceğim. ikinize de can vermekten başka bir niyetim yok. isterseniz benimle arkadaş olabilirsiniz."

    bu sözlerle genç adamın omzuna dokundu. kız ve erkek birbirlerini görünce gözyaşları eşliğinde gülmeye başladılar, sarılıp öpüştüler. sonra kendilerini ihtiyarın önüne atıp ona teşekkür ettiler ve ellerini öptüler.

    "yapmayın," diye rica etti ihtiyar ve onları ayağa kaldırdı. "önümde diz çökmenizi istemiyorum. beni dostunuz olarak görün."
    #175639 yzrm1 | 5 yıl önce (  5 yıl önce)
    0genel terim