1. 1
    can yücel'in imgelemeleri.

    *****

    i

    başım üstünde şemsiye
    yerde yapraklar
    fısıltılar akıyordu ayaklarımın arasından
    kapattım şemsiyeyi bir yıldız düştü

    ii

    yeşilin içindeki yeşilleri göreceksin
    mavinin içindeki mavileri
    seslerin içindeki sessizliği
    artık beyninin gerisinden konuşacaksın
    soğancığının o sağır ama konuşkan
    beethoven'in kulaklarından
    o sadelikte bir kallâvi kahve
    her yerin ağrıyacak sen ağaracaksın
    denizin ortasından yükselen bulutlarla
    bir dolunayleyin
    bir ayağın gökte
    bir ayağın dal uçlarında
    yeni bir meyva olgunlaşıyor olgunlaşmış
    düşecek dalından ölümsüz ölüm

    iii

    sessizlikten yaratmışsa evreni yaradan
    seslerden sessizlik yaratmaktır yaratıcılık

    iv

    devrimin kığıştısı, hâyi-huyu içinde
    en sâkin atom çekirdeğidir parti
    susarak konuşur konuşarak susar
    moleküllerin en gıcırtılı halkasını yoklaya kollaya

    v

    suyun gözü yeşil başlı ördeklerde
    fal bakıyor tenine çizdikleri hârelerle

    vi

    dinle dinle yağmur damlalarını
    kısalarıyla uzun uzun
    hızlanıp hızlanıp yavaşlayan
    yapraklar da çoğalacak azala azala
    tize doğru pesten
    sonunda sonunda anasonda
    ne yaprak kalacak ne ağaç
    siyahlar beyaz
    beyazlar siyah geride
    patlamıyor artık flaşlar
    cazın başladığı kıt'a
    arabı çekilmez karanlık
    mau mau yağmurlarıyla
    fındık faresi kaçıyor
    kendinden ufak bir oyuğa

    vii

    timsah ki bir ecderha...
    o mağara ağzı dişleriyle
    kurtların kuşların gelinciklerin
    şerrinden çamura gömdüğü
    yarsularında kendi başına kıramayacağı
    sert mi sert yumurtalarını
    ağzına alıp ısırırmış usulca
    ne büyük şefkatle ki
    çıt dediğinde kabuk
    çıtsızlıktan çınlarmış bataklık
    sazları kamışları hep ters yana
    yatıraraktan

    viii

    uyandırıldı mı ihtiyarlar
    uyuyamazlarmış gayrı
    uyuduk mu
    bir daha uyanamayız diye

    ix

    aşkın iki sükûtu olacak
    biri bakışıp, bakışıp, konuşup
    elele tutuştuktan sonra

    ikincisi sevişip, sevişip, sevişip
    oraları suya erdiği yerde

    bir üçüncüsü neden olmasın
    ayrıldıklarında
    oysa sükûttan ziyade sükut
    uçurumda yeni bir mevsim
    keçi boynuzlarıyla

    x

    başında birinci dünya harbi'nin
    rusya'dan almanya'ya geçerken
    sınırda piyastos ederler nicinski'yi
    şifre bulunmuşmuş da üstünde
    koreografi notları aslında onlar
    uçan adam'ın kendi icat ettiği...
    iki ay çileden sonra damda
    paris'e varır
    bir bale resitaline çıkar
    önceden ayarlanmış...
    o bir sıçrayışta beş metre atlayan balet
    sahneye çıkar çıkar ama
    hiç kımıldamaz bir yirmi dakka
    kılı kıpırdamaz
    harbi protesto için
    bir alkış bir alkış...
    tımarhâneye götürürler ordan
    otuz yıl daha yaşar dört duvar arasında
    kımıldamadan konuşmadan

    xi

    ölüm nedir diye sorsalar
    toprakla aptest almaktır derim
    sular kesildiği zaman
    kâfirler tarafından

    xii

    susmak nedir diye düşündüm hep
    bütün konuşan aygırlara bakarak
    benden önce yaptı memleketin ilk metrocuları
    tüneller tüneller kazarak
    kitlelerin haklı sesine doğru
    çıt çıkmadan elyordamıyla
    nefeslerinin çapaçullarıyla
    adım adım
    adım
    adım
    adam adam adam
    yüreklerinin çırpıntısıyla
    kılları koparmadan
    kitlelerin nabzına doğru

    xiii

    en deli renkler çizgilerle
    gören gözlere tünekler kurar
    "konsun üstüne, dinlensin diye kuşlar"

    xiv

    sizhiç bir damla yağmurla bir tuttunuz mu dünyayı
    birden çıplak başınıza damlayan
    sonra bir sağnak
    ayaklarınızı ıslatan
    üstlüğünüzü geçip teninize işleyen
    bir medar yağmuru
    sonra bir ebemkuşağı
    geçin o kemerin altından öbür dünyaya
    sessizce

    xv

    bir kilo fasulye
    çakıl taşları akpak çayın dibinde
    güler inebolu pazarından almış
    önce ıslattım beklemeye bıraktım bir gece
    uyudular resmen belki de düşsüz
    ertesi günü kaynamış suya attım
    fıkırdamaya başladılar çocuklarleyin
    tencerenin kenarından taşarcasına
    bir eyyam sonra döktüm sularını
    yeniden kaynattım
    yeniden o cümbüş türküler mayalar
    süzdüm fasulyeleri kevgire
    dildiğim soğanları kavurdum tencerede
    pembeleninceye
    önce iki büyük kaşık fasulye aktardım içeri
    üzerine beş dilim pastırma dizdim ucuzundan
    üstüne iki büyük kaşık daha fasulye
    sonra beş dilim pastırma daha
    böyle böyle tencereyi besledim
    bastım tepelerine salçayı
    kaynadılar bir taşım daha
    fokurtu başlamadan aldım üstünden ateşin
    bıraktım dinlenmeye evlenmeye ikinci gece
    yıldızların beklentisi içinde
    ertesi günü
    öyle bir pastırma yazı ki
    afiyet olsun!

    xvi

    sen bir sazsın
    rüzgâr vurdukça üstüne tınlayan
    ellerim olabilir ama parmakların
    daha çok rüzgâr
    yıldız poyraz en iyisi
    sen bir sazsın artık
    tınlıyacaksın
    en gizemli seslerini evrenin
    suretinde açan menekşelerleyin
    belli etmeden hiç
    bir tın
    bir çın
    bir can
    bir canan
    babamın dediğince

    xvii

    gökyüzünün yaylasından düze inerken
    büyük mallarla küçük mallar bulutlar
    ebrular karara karara
    sanki bir perdeye çevrilir yüzünüz
    ister istemez bir şimşek parıltısına
    gökgürültüsünden önceki ışık
    ve sonra yağmur veya sağnak dinip de
    kuruldu muydu üstümüzde o ebemkuşağı
    aynı mutlu sessizlik
    biri önce biri sonra yağmurdan
    aynı ama aynı toprak kokusu

    xviii

    anımda anamdan ne kaldı bana?
    bir ıhlamurlar kokusu,
    sonra beni yıkarken ki ellerinden
    ellerinden yumuşacık ellerinden
    inen pembe sabun köpükleri...
    bir de doğurgan bir çığlık kaldı ondan
    sarhoşken sessizlediğim

    xix

    nereye mi gidecektik sen
    boşalmış bir şehre mesela sinop'a
    tam dranas olunacak yer
    insanlarla tenha
    anlamsızlığı kalabalık
    bir söz düşse ağzından
    bir gemi yanaşıyor olmadık bir limana
    sessiz gemi albatroslarıyla

    xx

    çok tatlı bir düş görürken birden
    -öyle de mutlusundur ki-
    düş düşüverir onuncu kattan
    böyle düşlerdir hep ömrümüzce süren
    onuncu kattan düşmüşçesine
    konuşur konuşur konuşurken
    sebepsiz dan diye susuvermemiz
    sanki bir daha konuşmamacasına?
    kimbilir belki de ölüm
    hatırlamaktır önce öldüğümüz bir ölümü
    eflâtun?un dediğince insanlar dünyaya gelirken
    bütün dilleri bilirlermiş de unuturlarmış sonradan
    ölüm de bu emsal bilip de unuttuğumuz bir dil olmasın
    hatırlanmaya muhtaç?

    xxi

    ölürsem neye gam yerim ki en çok?
    bidaha küfredemeyeceğime

    xxii

    ortalık alacakaranlık
    elektrikler pır pır yanıyor
    bütün cezaevi ayakta
    idam!
    susan sade asılacak olan!
    ne yazık françois villon, oscar wilde
    ve nazım'dan sonra çıkmamış daha
    havada sallanan ayakların
    konuşkan sessizliğini anlatan...

    xxiii

    oylum oylum kubbelerin tapınakların içinde
    eylim eylim boşluklar yapındırmaktır mimari
    resmin de resmiyeti odur zaten

    xxiv

    satranç oyunu çapadır bir atılmış derine
    sesi sedâsı çıkmayan haçlı seferi
    kalelerden saldırsalar da ses çıkmaz
    ne mancınık ne balyemez
    atlar kişnemez filler böğürmez
    vezir hutbe okumaz
    piyadeler geberseler de birer birer
    ses verir sır vermezler
    yine de hepsi şah der sırasında
    şaha
    tek şahlar birbirine şah demeyen
    ne barışsever kullar
    ne hırsız-gürsüz sultanlar...

    xxv

    çakır gözlü sait gezerken burgaz'da
    bir bahar günü
    bir rahip görmüş çiçeğe durmuş bir ağacın
    altında
    hışşt sesleri kol geziyor etrafta
    yeşil salatalar içinden
    ve deniz adı bilinmedik turfanda bir
    sebzevat
    o anda ağacın üstündeki güneş gözlü
    sincap
    uzun tırnaklı önayaklarını sarı tüylü
    yanaklarına götürerek
    pışşt demiş...
    kimse oyuna getiremez çünkü
    yaşam tehlikesini
    edebiyat adına bile olsa...
    demek ki sait istemese de sincap sait'ten
    korkmuş
    ve atlamış bademden kiraza
    #12247 kesret | 3 yıl önce