bu başlık kişiye özel bir başlıktır
  1. Bu başlık bana ait olmak için onay beklemektedir.
    (şahsım kelimesinden son zamanlarda hiç hoşlanmadığımı birkaç defa belirtmiştim sanırım, o yüzden kullanmadım)
    #226217 la campanella | 4 yıl önce
    7kişiye özel 

  2. Her şey aslında hiçbir şeyi keşfetmemle başladı. Burada bir mecaz yok. Bahsettiğim şey gerçekten hiçbir şeyi anlamak ve gerçek anlamda onu idrak etmekle ilgili.

    Bu başlıkta görülen, aynen okunduğu gibi bir kişiye dönüşmem hayli uzun bir zamanımı aldı. Bu ilk bakışta ciddi bir başarısızlık olarak görülebilir, bununla ilgili de bir sorunum yok.

    Yürüdüğüm yollardan, geçtiğim köprülerden ya da atladığım uçurumlardan sonra, paylaşmak istediklerim yine bir ehemmiyet içermiyor.

    Tek önemli nokta hiçbir ehemmiyet içermemesinin ne denli önemli olduğu. Kelime oyunu falan yapmıyorum. Neyse anlatmaya başlayayım anlaşılır olacaktır zaten.
    Birbirini takip eden yazılar olmayacaklar. Sadece bu bahsettiğim, beyindeki rönesans anlarının derlemesi gibi olmasını arzu ediyorum.
    Haydi bakalım.
    .....


    Matrix filmini izleyen herkes filmden kendince bir şekilde etkilendi zamanında. Filmi seversiniz sevmezsiniz ancak, bize o güne kadar kafamızda olanlardan bambaşka bir şey anlattığını kimse inkar edemez.

    O dönemler özgür ruhlu genç insanlar olarak ortalıkta gezindiğimiz dönemlerdi ve elbette her şeyden çok etkilenmeye müsait, salak kafalara sahiptik. Bilgi açlığı içindeydik ve bilgi çöp veya gerçek olsun, şu dönemki gibi tek tuş’lu dönemlerinde değildi.

    Yakın bir arkadaşımın abisi, bizden 13 yaş falan büyük, evli, 1 çocuk babası bir insandı.
    Bizi her gördüğünde matrix ruhundan, matrix’in aslında bir filmden çok fazlası olduğundan bahsedip duruyordu.
    Onun gibi bir insanın bile bu kadar anlam yüklediği filme haliyle gencecik arkadaşlarım methiyeler düzüyor, beyaz tavşan dövmeleri yaptırıyor, anlattıkça anlatıyor, anlattıkça kendi anlattıklarına daha çok inanıyorlardı.

    Ben de filmden çok etkilenmiştim. Bir tokat gibi çarpmıştı suratıma film.
    Ama bambaşka bir şekilde...
    Sabah akşam hayalet gibi geziyor, çocukluğumu, adolesan dönemimi masaya yatırmış tırtıklıyordum. Aşırı etkilenen arkadaşlarım arasında kaybolmuştum. o anlam ve duygu kalabalığının içinde, benim hangi sebeple dağıldığım belli bile olmamıştı.

    "Neo" sendromu!
    Bir çeşit gerçekten ne o, sendromu?

    Ah dostlar..
    Seçilmiş kişi olmadığını anlamak, asla bir neo, hatta yan karakter bile olamayacağını anlamak!

    Delice anlamlar yüklediğin o hayatın...
    Çılgın aşklara yelken açtığın, açacağın günler...
    O aşklardaki replikler... o repliklerdeki özgür ama şefkatli, aşık kadın...
    Muhtelif ödülleri alırken yapacağın, kafandaki hayali konuşmalar...
    Ailenin en muhteşem çocuğu...

    Gerçek anlamda tokadı yemiştim.
    Bir enkazın üzerinde oturuyordum. Geçen zaman içinde, yıllar içinde, temelsiz bir şekilde, katlara yüklediklerim inanılmazdı.

    Çünkü ne kadar yapmamış olduğumu düşünsem de yapmıştım.
    "Neo" olduğumu sanmıştım, sanmadığımı iddia ederken sanmıştım. Rüyanın içindeki rüya gibi saçma sapan bir durumdu. Rüyanın içindeki rüyadan uyandığını iddia ederek gezen, rahatlayan, ancak, diğer rüyada bebek gibi uyuyan biriydim, gerçekten çok acıklı bir durumdaydım.

    Şimdi yanağımdaki beş parmak iziyle ne yapacağımı bulmalıydım.


    #226425 la campanella | 4 yıl önce
    4kişiye özel 
  3. evet sevgili dostlar;
    en son yazdığım bölümden sonra olayları biraz daha iyi anlayabilmek için, şimdi biraz daha öncesine, gençlikten önceye, çocukluk yıllarına gitmeliyiz.. buyrunuz;

    o zamanlar evimizde lüzumsuz bir kanaryamız vardı. bu kuş doğanın kendisine bahşettiği tüm güzel olması gereken detaylarına rağmen, son derece çirkin bir kuştu. sarı tüyleri vücudunda çok alımlı bir şekilde parlasa da, gözlerine düşen, kafasına tas koyarak saç kesimi yapılmış bir çocuk gibi, çok çirkin kaküllere sahipti.
    çok fazla öten bu kuşun adı, kimin neden koyduğunu anlamadığım bir şekilde şakir'di.
    şakımaktan mı türetmişlerdi yoksa dönemin popüler dizisi "perihan abla" ile bir ilgisi var mıydı bilmiyorum. hiç sormadım. neticede gerizekalı bir kuştu. hakkında bu kadar detay öğrenmeye gerek duymamış olmalıyım.

    şakir, o dönemler tek eğlencemiz olan video kaset kiralama günlerimizin içine ederdi. normal zamanlarda sessiz sedasız takılan şakir, bir müzik dinlemeye ya da film izlemeye başladığınız anda, tüm hırsını ve gücünü onları bastırmak için çılgınca şakımaya harcardı.
    hiç detone kanarya gördünüz mü sevgili dostlar, ben gördüm ve duydum. küçücük vücudunda yer alan tüm enerjiyi bizim izlediğimiz filmi bastırmak için tüketmiş, artık cazırdayan sesinden kendi de mutsuz öylece kalakalırdı.

    şakir'in benim hayatıma kattığı şey askılığıydı.
    www.google.com/...

    bu gördüğünüz askılık, kıvrık yanından ikiye ayrılır elimizde kalan şey ise muhteşem bir mikrofon ayaklığı olurdu.
    bon jovi'ye çılgınca aşık olduğum bahsi geçen dönemlerde, playback için bir kadın sesine ihtiyaç duyduğumdan, o zamanlar hayli meşhur olmuş roxette ve özellikle şu şarkısı;
    www.youtube.com/...
    hayalimdeki muhteşem konserleri vermeme olanak sağlıyordu.

    o muhteşem anlarda, elimde şakir'in askısı, sanırım led zeppelin'den de bolca etkilendiğim mikrofonu aşırı havalı kullanma hareketleriyle;
    www.youtube.com/... (5.05 ten itibaren gözlemlenebilir)
    kendi dünyamın starı olarak takılırken, beni bu anlardan da uyandırıp kendime gelmemi sağlayan yine gerizekalı şakir olurdu.

    hayatım boyunca hiç şarkıcı olmak istemedim. sesim de iğrençtir zaten. ama o zamanlar elimde ve dimağımda havalı olarak algılanabilecek tek şey buydu. öbür dünyanın, havalı dünyanın biletleri, sadece rock star imajının içinde bir yerlerde yatıyordu.
    zaten tüm bu hayaller, tüm bu coşkulu karakter tek bir sebep için, tek bir noktada toplanıyordu.
    Gökçe!

    salak şakir'in engellemesine kadar geçen sürede serenatlar yaptığım, hayallerimde şakir'in askısına sıkı sıkı sarılarak "listen to your heart" söylediğim
    www.youtube.com/...
    ve kalbinin sesini dinlemesini gönülden istediğim Gökçe!



    #236023 la campanella | 4 yıl önce
    0kişiye özel 
  4. Evet sevgili dostlar, şimdi okumaya başlamadan önce, durumu daha iyi hissedebilmek için, şu yatak sesiyle şarkı söyleyen dokunaklı kardeşimizi arkaya bırakmak istiyorum.

    www.youtube.com/...

    en son kaldığım yerden; yıllara yayılmış, sünmüş, kanamış, kabuk bağlamış, tekrar kanamış ilk aşkıma, gökçe'ye dönüyorum.
    işte sevgili dostlar;

    hayallerimde, elimde gerizekalı kuşumuz şakir'in kafes askılığıyla playback yaparken, işin gerçek tarafı hiç de olması gerektiği gibi gitmiyordu.
    halbuki abimle kiraladığımız video kasetlerdeki filmlerde, amerikan kolejlerinde durum bambaşkaydı.
    okulumuzda kişisel eşyaların konulduğu kabinler yoktu ve hatta ortalık yerde duran duvar askılarına montunu asarsan bir daha bulamama ihtimalin bile vardı.
    kişisel eşyaların konulduğu kabinler olmadığı için, elimde bebek gibi kucakladığım kitaplarımla sırtımı dolabıma dayayıp, koridordan ağır çekimde yürüyen gökçe'yle kesişemiyordum.
    her şey aslında olması gerektiğinden fazla gri, fazla beton ve fazla kasvetliydi.

    zaten ilkokuldan sonra kazanamadığım anadolu lisesiyle kendimi yeterince berbat bir konuma sokmuştum.
    bizim evde de, o zamanlar birçok evde olduğu gibi ilkokul sonrası iki tip çocuk vardı, anadolu lisesine gidenler, ve gidemeyenler... aslında gitmek biraz tercih meselesi gibi bir anlam yükledi, düzelterek kazananlar ve kazanamayanlar diyeyim.

    zaten babamın kafasında da yalnızca iki adet meslek mevcuttu, mühendislik ve doktorluk.
    bunun dışındaki meslekler bu iki mesleğe hizmet için oluşmuş, onların çevresinde şekillenmiş mesleklerdi. yani öğretmenlik mesela; doktor ve mühendis yetiştirmek için çalışan mesleklerdi.

    diğer şarkı çoktan bitmiştir, devamı için bir şarkı daha ekleyeyim;
    www.youtube.com/...

    abimin nerdeyse hiç çalışmadan en iyi anadolu lisesine zart diye girmesinden sonra, abimin bu derece başarı göstermesine pek şaşıran babam, sınav çok mu kolaydı diye düşünedursun, birkaç sene sonra, hiç beklemediğim oğlum kazandıysa, canavar kızım hayli hayli kazanır fikrini boşa çıkararak yedeğe bile giremedim sevgili dostlar..
    evde üzerimde bulunan muhteşem bakışların nasıl bir anda solduğunu anlatmama imkan yok.

    bu mutsuzlukla başladığım devlet lisesinin ortaokul kısmında, zaten çiçek gibi pamuklara sarıldığım ilkokuldan buraya gelince fena afallamıştım, dev gibi iki binanın ve binlerce öğrencinin arasında, prensesliğim uçuverdi.

    ben ki yakan top'un bile yakmayanı, kız kaçıran'ın şerrinden kaçmayanı, şu uzun sarı saçlarını sallaya sallaya gezen babasının bir tanesi, okulunun gururu cimnastikçi kız... işte "neo sendromu" nun ilk tokadının atıldığı yerdir o gri binaların arası..

    dünya çirkini sınıfımın camından gördüm gökçe'yi ilk defa.. zaten melankoliye kucak açmış benliğim bu platonik aşka bungee jumping yapar gibi atladı.
    biri diğerinden sadece 2 sene sonra yapılmasına rağmen adları eski ve yeni bina olarak geçen iki bina arasında beton zemin üzerinde, okulumuzun güzide delikanlılarının futbol yeteneklerini gösterdikleri "saha" olarak adlandırılan, ancak yeni bir bina inşaatının zemini gibi görünen bir meydan bulunuyordu.
    o da diğer arkadaşlarıyla futbol oynuyordu, nasıl oynuyordu bilmiyorum, benim dikkatimi çeken ilk şey koştukça savrulan saçlarıydı.

    müziksiz kalmayalım;
    www.youtube.com/...

    adının gökçe olduğunu öğrenmem günlerimi aldı sevgili dostlar, hangi sınıfta olduğunu bulmak kolaydı çünkü, sabahları okula girmek için kendi sınıfınızın kulvarında sıra oluyordunuz ama, yeni olduğunuz okulda, daha sınıf arkadaşlarınızın bile isimlerini tam öğrenememişken onun adını öğrenmek imkansıza yakındı.

    şimdiki gibi değildi elbette, sınıf mevcudumuzun 52 olduğu dönemler hatırlıyorum, sonuçta bir defada 52 isim öğrenmek haliyle çok zordu.

    ne mutlu ki, muhtemelen her hayatın en gerizekalı dönemleri sıralamasında ilk 3'e girebilecek olan ergenlik dönemimde beni kurtaran sporum vardı. ve sevgili cimnastik okulda yavaş yavaş popülerleşmeme vesile olmaya başlamıştı.

    50 dakika için okul gömleğinin üzerine eşofman üstü giyilmesiyle yapılan, genelde en zor bölümü kasa üzerinden takla atmak olan beden eğitimi dersimizde (sonra da ülkemizden neden daha fazla sporcu çıkmıyor diye düşünüyoruz) bir güneş gibi parlamaya başladım sevgili dostlar.
    belki artık bir prenses değildim ama okulun bilinen isimlerinden olma yolunda sağlam adımlarla ilerliyordum.
    hepsi yine tek bir şey içindi... elbette gökçe!

    onun bana bakmasını sağlamanın en güzel yollarından biriydi cimnastik. kafamdaki en havalı yöntem ise gerçekleşmek üzereydi. cimnastikte türkiye şampiyonaları bitmiş, balkan şampiyonasının as listesi hazırlanıyordu. gençlik spor bakanlığı'nın madalya töreninden sonra, okulumuzun cuma töreninde anons edilecek ve tüm okulun önünde madalyam tekrar takılacaktı. heyecanlıydım, pır pır'dım, uçacaktım nerdeyse... beni bunca zaman fark etmediyse bile artık edecekti... bu müthiş günden 2 gün öncesine kadar adeta uçuyordum..

    ta ki o iki bina arasında yürürken, okulumuzun o müthiş yetenekli erkeklerinden birinin, dünya kupasındaymışçasına hırsla çaktığı futbol topu kafamda patlayana kadar...
    kafamda kuşlar cıvıldarken, kulağımda heart çalmaya başladı yavaşça.. oraya yığılmışım.
    www.youtube.com/...






    #239483 la campanella | 4 yıl önce
    5kişiye özel 
  5. evet sevgili dostlar;
    baktım da bir yıl olmuş bu başlığa yazmayalı, zaten 3-5 kişi takip ediyordu çoğu da sözlükten ayrıldı galiba. bir sen kaldın sanırım.

    kafamda futbol topu patlayınca elbet biraz zaman geçti ama bu kadar da değil hani.
    neyse;

    gerçekten yanağımla kulağıma denk gelecek şekilde tam yerine rast gelen futbol topu, burnumu da biraz önce ringdeymişim gibi çılgınca kanatmıştı. birkaç dakikalık mallaşma anlarından sonra gözlerimi açtığımda, okul müdürü selahattin bey'in bıyıklarını ve gökçe'nin gözlerini gördüm.
    bir anda toparlanma arzusuyla (ey aşk sen nelere kadirsin) hareketlenince, dakikalar boyu boğazımdan aşağı aşağı akan kanlar yüzünden art arda birkaç kez hapşırdım.

    selahattin'in bıyıklarına ve iğrenç kareli ceketine gelmedi ama gökçe'min beyaz gömleğini rocky'e sarılan adrian kıvamına getirmiştim.
    bu bile havalı sayılabilirdi, burnumdan pıhtı şeklinde uzayan sümüklü kana kadar.
    ona yapabilecek hiçbir şey yoktu, o anı doya doya yaşadılar sanırım, o esnada merakla üzerimize eğilmiş kimi kızlardan "ııyyy" sesini de duyunca gökçe'nin sonuna kadar hayatımdan gitmiş olduğuna emin oldum.

    gökçe ne yaptı?
    gökçe kendisinden topu isteyen arkadaşlarına "geliyoz olm" diyerek hızla uzaklaştı.
    ne oldu sevgili dostlar? ne oldu?
    üzerinde kanımla koşuyorsun gökçee, bu bir işaret olmalı.
    akşam annen gömleğinden o kanı çıkartmak için uğraşırken sana ayrı bana ayrı sövmüştür, değil mi yiğidim.
    o zamanlar şimdiki gibi ekonomik olduğu kadar başarılı deterjanlar yoktu tabii..

    velhasıl;
    canım selahattin'im beni kaldırdı yerden, bana aşık olduğuna emin olduğum tolga ve volkan'ın (aralarında bir hırs meselesi de olmuş olabilirim, tam bilemiyorum) koşarak kollarıma girmeleriyle arenadan ayrılan bir gladyatör gibi uzaklaştım beton sahadan.

    selahattin ben revire götürülene kadar şampiyonaya katılmamı engelleyecek bir şey olmaması için bolca dua etti. okul bu sayede sıkça duyulacaktı, zaten bir hafta önce bir gazetenin ankara ekinde ufak bir haber ve fotoğrafla çıkmıştım. orada hangi okulda okuduğum da yazıyordu, bu selo'yu pek mutlu etmişti. odasındaki mantar panoya haberi keserek raptiyelemişti.

    gökçe selo'nun odasına giriyor muydu ki, belki o da görürdü...

    platonik aşk çok acayip bir şey sevgili dostlar, belki yaşayanınız olmuştur.
    başka hiçbir şey düşünmeden tek bir insana takılıp kalmak sanırım zaten sadece o yaşlara ait olabilecek bir şeydir ancak en saçması yıllaar yıllar sonra, senelerce platonik aşık olduğunuz kişinin, senelerce size platonik aşık olduğunu, benzer acıları çektiğini, benzer satırlar karaladığını, benzer planlar yapıp benzer şekillerde sıçtığını ve hatta o küçücük ankara ekinin haberini tıpkı selo gibi kesip sakladığını öğrenmek... işte o hem çok acı hem de gerçekten çok saçma.

    www.youtube.com/...

    bu imkansızlık nasıl bir zaman kaybıydı hayatlarımızda? nasıl yaşanırdı o zamanlar veya daha sonrası?
    yine aynı insanlar mı olurdu hayatımda, yoksa o seneler süren bakarken bile acı çekmeler, kavuşmanın mutluluğuyla durulur, hayatın içine sızar mıydı?

    her erkek birlikte olduğu kadının karakterine izler bırakır büyürken.
    her kadın da erkeğin..
    kiminde kavga etmeyi öğrenirsiniz, kiminde ağlamayı, kiminde sevmeyi, kiminde sevilmeyi...
    gökçe neler şekillendirirdi ruhumda, nasıl bir iz bırakırdı bende.
    onsuz geçen zamanlarım, bensiz geçen zamanlarına nasıl etki etmişti.
    bilemiyorum, bu soruların cevaplarını hiç bilemeyeceğim. yüzümde bir futbol topu patlamıştı, beni tutup kaldırabilir, topu ver diyen mallara alın lan topunuzu diye bağırıp benimle yürüyebilirdi.
    olmadı işte,

    elimde kuş askımla, saatlerce şarkılar söylemeye devam ettim, geceleri def leppard dinlemeye başladım (üzerinde tişörtünü görmüştüm çünkü) telefon numarasını hiç bulamadım, hiç ortak arkadaşımız olmadı ve yüzlerce öğrencinin arasında kaybolup gitti aşkımız. yıllar sonrasına kadar.

    tolga ve volkan, durun daha anlatacağım.

    #274373 la campanella | 3 yıl önce
    6kişiye özel 
  6. eveeet ne diyorduk,

    burnuma da aldığım (hem de hokka burnuma) darbenin etkisiyle morarmış göz altlarımla, cuma günkü istiklal marşı seremonisinden önce selo'nun beni anonsuyla, bayrak tutan arkadaşların arasına çıktım.

    selo sesine verdiği enerjiyle benden bahsediyordu, tören kalabalığından, suratıma patlayan topu görenlerin olayı diğer arkadaşlarına anlatmasından kaynaklanan bir uğultu yükseliyordu.

    birkaç sessizlik uyarısı yapıldı bir şeyler oldu, madalyam tekrar takıldı ve balkan şampiyonası için başarı dilekleri sunuldu, okul aile birliği başkanı olan bir arkadaşımın annesi bana fotoğraf makinesi hediye etti ve alkışlandım.
    bu süre boyunca tören için sıra olmuş sınıfların arasından gökçe'nin sırasını arayıp durdum, liseliler önde duruyordu ve kazma boyları, sivilceli suratları ve ayarsız savrulan bedenleriyle arka sıraları kapatıyordu.

    bu niye böyleydi cidden, küçüklerin önde durması gerekmez miydi?
    (sonradan öğrendim ki ufak sınıflar daha önce çıksın diye yapıyorlarmış, bu saçmalıktan da bir süre sonra vazgeçtiler sanırım)

    elbette gökçe'yi göremedim. benim gökçe'yi görememem ve bulamamamla geçmiş bir ortaokul hayatı...
    siz gençler bilmezsiniz, o zamanlar altın rehber bulunurdu evlerde, ha bir de telefon kulübelerinde.
    www.eglenceorganizasyonu.com.tr/...

    soyadından onu bulmaya çalıştım, soyadından yüzlerce vardı, sırayla arayıp usanmadan bir takım kadınlardan, adamlardan, çocuklardan gökçe'yi istedim.
    yoktu.

    bizim soyadımızdan da bir tane vardı. o niye beni bulmuyordu.
    www.youtube.com/...
    bunu çok sonra anlayacaktım, çünkü babam bizden bir tane var, her önüne gelen de ulaşamasın diye oraya iş telefonunu yazdırmıştı.
    oradaki telefon numarasını aradığınızda koca bir şirket santrali telefonu açıyordu.

    ama ben gökçe'yi neden bulamıyordum, çünkü gökçe'nin babası askerdi, lojmanda kalıyordu ve askeri numaralar altın rehberde olmazdı.
    bu telefon numarası arama hadiseleri günlük okul içi arayış, karşılaşma, kilitlenme, mallaşma kurallarını bozmuyordu.

    kantinde tost sırasında karşılaşmıştık, bana sırasını verip birkaç saniye salakça susuştuktan sonra gözün nasıl oldu diye sormuştu?
    gözüm mü?
    top gözüm hariç yüzümdeki her noktaya çarpmıştı ama o gözümü soruyordu.
    hangi gözüm? diyerek tüyü de ben dikmiştim.
    daha da saçması ben önüme dönüp sıramı bekledim, o da başka bir şey demedi.
    tost almanın da amele görüneceğini düşündüğümden, kendimce daha cool olacağıma karar verip cola almış, tüm öğleden sonrayı aç karnına içtiğim bok colanın başardığı gastritle geçirmiştim.

    olaylar, sınavlar, dersler, antrenmanlar, çıkma teklifleri, okul tuvaletinde sigaralar, ergenlik...karşılaşmalar, bakış kaçırmalar, "salak o kadar da belli ettim, gelmiyorsa hoşlanmıyor işte" tripleri ve kabullenmeyiş ama vazgeçiş...

    balkan şampiyonası iyi geçmedi, atlama beygirinde dizimi kırdım.
    i.ytimg.com/...
    4. olduk, dizimi kırmasam belki ilk 3'te olabilirdik, bilemiyorum.
    okula uzun süre gidemedim, ama sonra da alçılı bir ayakla ve koltuk değnekleriyle gittim.
    gelip bana geçmiş olsun dedi.
    direkt bana gelerek kurduğu ilk cümleydi sanırım, saçları çok güzeldi, gözleri çok güzeldi, gömleğinin yakasından hafifçe görülen teni de çok güzeldi, aslında çok güzeldik, bahar aylarındaydık, gönül yaylarımız gevşemişti, ara sıra yanıma geliyor bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soruyordu, her şey yeni başlamış gibiydi, çok iyi gidiyordu...

    sonra ben salağı o beton sahada koltuk değnekleriyle futbol oynarken düşüp el bileğimi kırdım.
    yaaa...
    nasıl mal olunur'un kitabını yazıyordum.
    ambulans geldi, beni aldı, uzaktan gökçe'yi gördüm...bana "gerizekalı iyi bok yedin" der gibi bakıyordu.
    yaza kadar raporluydum, okula artık sene başında gidecektim.
    zaten ne olacaksa o son bir ayda olacaktı, ama ben alçılarımla evdeydim, gökçe gönül yaylarını artık kim bilir kimlerle çalmaya hazırlanıyordu...

    kalbimden ve beynimden değil ama;
    www.youtube.com/...
    geçici olarak hayatımın sahnesinden uzaklaşması işte tam da böyle başladı.

    tolga ve volkan sizi unutmadım.






    #274413 la campanella | 3 yıl önce
    2kişiye özel 
  7. sevgili dostlar, bunu özel olarak kişisel başlığıma yazmak istedim. nihayetinde az okuyuculu ama uzun zamana yayılmış hikayemin de arasındaydık zaten.

    haziran ayından beri genel şekliyle uğraştığım göğüste kitle sebebiyle yakında bir ameliyat olacağım.
    merak edenim olursa etmesin, sonuçlar temiz çıktı. ama yine de kitlenin alınması gerekiyor.

    bu kitlelere ilk hitap edişim değil.
    üretken bir insan olmak istedikçe ve bunun için uğraştıkça sevgili bedenim de olayı fazla ciddiye alıyor ve "ben ne yapabilirim" diye düşünüyor sanki. sonunda da muhtelif, sığışacağı bölgelerde bazı hücresel topluluklara hitap edip onları sivil örgütlenmeye teşvik ederek bir araya getiriyor.
    çocukluğumdan beri "hocam sen bu üretkenlik işini yanlış anladın" diyerek orayı burayı temizliyoruz. yakında içimi doldurup bir yere dikecekler diye düşünüyorum. neticede boşalttıkları alana bir şey de koymuyorlar.
    içim ıssız bir köy gibi desem yakında bu cümle mecaz anlamından uzak, gerçek bir tanım olacak.

    2 senede bir aldığım düzenli narkozdan olsa gerek, fark etmiş olabileceğiniz üzere kafam da çok güzel. güle güle kullanıyorum.
    ama yine de bu süreçte çok sevgili doktorlarım ve yine bir doktor olan sevgili eşim, benim her tür dış dünyadan uzaklaşmam konusunda ısrarcı oldular.

    herkes sizin gibi tatlı değil ki sevgili dostlar, internet denen yer de bildiğiniz gibi pek güzel şeyler barındırmıyor çoğu zaman.
    sadece okuduğum haberlerin bile beni bu süreçte maalesef iyi etkilemediğini fark ettik.
    herkes her şeyden farklı etkileniyor malumunuz.
    bendeniz gerizekalılık seviyesinde duygusal bir insanım ve minyonları izlerken bile ağlayabiliyorum. olmadı sevgili dostlar, çok denedim ama katılaşamadım. biraz kabuğum sertleşti evet, ama rol yeteneğim daha iyi sanırım. hepsi karıştı.

    ameliyattan önce bir seyahate çıkacağım. arzu edene kuzey ışıklarından bir demet yapıp yollayabilirim.
    bunun da biraz ortamı güzelleştirmesini umuyoruz elbette.

    yine birçoğunuzun bildiği gibi dünya yakışıklısı bir oğlum var, haliyle bu hastalık işlerinden biraz etkilenmeye başladı. o da pek belli etmiyor ama biliyorum. çünkü o da gerizekalı seviyesinde duygusal. minyonları izlerken beraber ağlıyoruz zaten.

    bütün dünya buna inanmıyor ve elele tutuşup kardeş olmuyoruz. hiç de olmayacağız. kimseyi de umutsuzluğa sürüklemek için yazmıyorum aman ha.
    sadece ben bunu daha az fark edeceğim bir şekilde yaşamaya dönmeliyim bir süre.
    daha çok sessizlikte oturmalı, daha fazla kedi, köpek, kirpi sevmeli, daha çok müzik dinlemeli, daha fazla resim bakmalı ve yapmalı, daha fazla kitap okumalı ve iki günde bir neşeli günler izlemeliyim.

    dolayısıyla da hiçbir sosyal platformda bulunmama kararlarıma (çok eskiden alınmış) geçici bir süre çok sevgili kulzos'u da ekleyeceğim.
    bilgisayarı mümkün mertebe kullanmamayı planladığım birkaç ay hayal ediyorum.
    işleri sağolsun birkaç ay abime saldım.
    arada bir hello derim. ancak gitmiyorum sadece ara veriyorum.

    tüm kulzos zamanlarımda özelden yazıştığım güzel dostlar,
    çok güzel insanlarsınız lan. walla.
    gelsenize neşeli günler izleriz.
    iyi ki varsınız. bu dünyaya karşı umudum oldunuz gerçekten, sokakta bir köpeğin başını okşayan bir insan gördüğümde içimi kaplayan umut gibi, siz de kelimelerinizle, tecrübelerinizle yaşama dair bir umut oldunuz.
    söz bakın hepinize ayrı ayrı bira ısmarlayacağım, tabii kabul ederseniz.

    evet, şimdilik bu kadar. bu geceden sonra kısa bir süre için, kendinize iyi bakın.
    çok sevgiler.


    #280796 la campanella | 2 yıl önce
    6kişiye özel 
  8. Canım sözlük ve canım dostlar;

    özelden tüzelden merak eden, yazan soran herkese çok teşekkür ederim.
    nick altı yazılarınızı mutlulukla okudum, hem de denk geldi ki hastanedeydim, sağolun cidden.
    ciddi ciddi sizi seviyorum ben ya, insan hiç görmediği, sesini bile duymadığı insanları sever mi? sever, aynen böyle pek de çok sever. iyi ki varsınız, iyi ki sizi tanımışım, iyi ki yollarımız kesişmiş, bir sanal platformda da olsa kelimelerinizden ruhlarınıza ulaşmışım.

    kesildim biçildim, hızlı sayılabilecek bir performansla toparlama yolundayım, kansızlık dışında bir derdim yok, onu da gün be gün ekliyorlar hallediyoruz, elektrikli battaniye ile yaşıyorum, elektrik faturasının muamması dışında bir gizem kalmadı olaylarda. bir iki ufak olay eklendi ama hiç takamiyciiim artık, ne hali varsa görsün sevgili kitlelerim.

    sevgili discord mesajlarını çok geç gördüm, çok özür dilerim, ama zaten pek de tatsız dönemdi, en güzellerini planlarız umarım. şarkı seçimin de nasıl cuk' bir tercih.

    sözüm söz, biralar da içilecek, filmler de izlenecek. arzu ettiğim yoğunlukta göremedim kuzey ışıklarını, ama yolculuğuma başladığım stockholm her zamankinden daha güzeldi, bekar ablalar, abiler, oralarda bir dolanmadan evlenmeyin yaw. her metrekareye bir kıvanç ve bir alessandra düşer mi allasen. neyse, bunlardan girdi yapiciim.

    gitmiyorum yok, ben yokken ne yaptık seni evlendirdik mi bak merak ediyorum. işler güçler ne alemde?

    ve sevgili çok teşekkür ederim sana da. yaşının bu kadar üzerinde olgun bir adam olman iyi mi kötü mü bazen bilmiyorum. hayat sana istediğin her şeyi verir umarım.

    ve elbette özelden yazan tüm dostlar, hepinize çok teşekkür ederim, hepiniz umarım iyisinizdir.

    şimdi şöyle, yarın sabah erkenden bir yolculuğa daha çıkıyorum, yeni yılın ilk haftası döneceğim, var mı amsterdam taraflarından cannabis falan isteyen. şaka şaka. getiremem zaten. hastaneden mapushaneye diye kişisel başlık açtırmayın bana.

    "bize ne allasen, manyak mısın ne yaptığını hiç merak etmiyoruz" diyen sevgili okuyucular, lan olm çok haklısınız. ama yerim dar ne yapayım.
    "walla merak ediyorduk" diyen sevgili dostlarım, ben de sizi merak ediyorum ya, işleriniz güçleriniz sağlığınız iyidir umarım. hepinize sarılıyorum.

    yeni yılda görüşmek dileğiyle diyerek, kulzos aleminin ilk yeni yıl kutlamasını da bu vesileyle ben yapayım.

    hepimiz için gerçekten ilk önce sağlık, sonra anladınız siz onu bir sonuç, sonra huzur, mutluluk ve para gelsin. iyi kalpli insanların kazandığı, mutlu olduğu, önemsendiği ve el üstünde tutulduğu bir yıl olsun.
    gün gelsin devran dönsün, o gün bu yıl gelsin ve o devran bu yıl dönsün, kötüler kötülüklerinde boğulsun, yok olsun, sefil olsun, rezil olsun.
    sonra bütün dünya buna inansa, bir inansa...yok buna ben bile inanmam elbette.

    mutlu yıllar kulzos! 2023 harika olsun tamam mı.
    (döner dönmez bira sözümü gerçekleştirmek için organizasyon planı yapacağım)

    hediye şarkımı eklemeyi unutmuşum;
    www.youtube.com/...
    #282531 la campanella | 2 yıl önce (  2 yıl önce)
    4kişiye özel