ıstırap ve haz arasında bir simetri olmadığından, dünyaya gelmeye olumsuz bir değer yükleyen akımdır. insanlar için hiç varolmamanın, varolmaktan iyi olduğu fikridir.
parerga ile paralipomena'da da kaleme alındığı gibi, ilk etapta, hiç kimse mutlu değildir, fakat çoğu kişi yaşamı boyunca kendisini hayal kırıklığına uğratacak, var olduğu iddia edilen bir mutluluk için çabalar. bu biraz da insan merkezci düşünmekten kaynaklanır, çocukluk döneminde bilinç dışına işlenmiş olan, doğanın insan mutluluğu için dizayn edildiği yanılgısından.
antinatalizmi farklı açılardan değerlendirebiliriz.
utilitaryen perspektifte, iyi eylemin faydayı en üst düzeye çıkaran olduğu söylenir. lakin en az acılar kadar sürekli olan bir mutluluk, insanların yaşamlarını idame ettirebilmek için yarattıkları pragmatik bir yalansa, iyi eylemin faydayı en üst düzeye çıkaran olduğu fikrinden daha mantıklı bir düşünce biçimi çıkacaktır ortaya ki bu, mutluluğu arttırmaya çalışmaktan ziyade, acıyı azaltmanın daha doğru, daha işlevsel olacağı fikridir. bu etik kurama negatif utilitaryenizm denir, bu yönden antinatalizm, negatif utilitaryen bir felsefe olarak değerlendirilir. antinatalist etikte, yaşamı boyunca çok mutlu olacağından emin olsak bile, dünyaya bir çocuk getirmek için ahlaki bir yükümlülüğümüz yoktur. fakat mutsuz olacağını öngörebiliyor isek, dünyaya bir çocuk getirmememiz ahlaki bir zorunluluktur. bu argümanlar, narveson'a aittir. fakat kendisinden sonra gelen antinatalistler de düşüncelerini ifade ederlerken, bu argümanları sık sık kullanmışlardır.
bazı kapitalizm karşıtları da antinatalizme yönelebilirler. kapitalizm sınırlanmamış bir tüketim ihtiyacı üzerine kurulu olduğundan (buradaki ihtiyacın pek hayati olmadığını söylemek mümkün, daha çok sonu gelmeyen bir dopaminerjik şımarıklıktan söz ediyoruz.) kontrolsüz prokreasyon ile barış içindedir. yine de antinatalistlerin herhangi bir ekonomik ve siyasi sistem benimsemesi oldukça güçtür, sorunun kapitalizm olduğunu söylemek pek doğru olmayacaktır çünkü kapitalizm, özünde ekonomik darwinizmdir. darwinizm ise yaşamın kökündedir.
bunların yanı sıra, kadınların türlerini sürdürmek için var oldukları düşüncesi, ne yazık ki hâlâ dünyada yaygındır. bazı feministler de, kadınların baskılanması ve natalizm arasında güçlü bir bağ gördüklerinden antinatalizme yönelebilirler. kadınları prokreasyon için baskılamak, onları erkeklere bağımlı bir sınıf haline getirir. erkeklerin pek maruz kalmadığı bu baskılama, kadınları özgürleştirecek olan fiziksel ve entelektüel bağımsızlığın gerekliliklerine aykırı olacaktır.
bir diğer yandan kantçılar, kişinin ancak anne-babasının veya başkalarının çıkarları uğruna dünyaya getirilebileceğine dikkat çekerler.
bireysel olarak antinatalist olmama rağmen; "bu dünyaya çocuk getirmek kötücül bir eylemdir." ukalalığı ile etrafa saldırmaktan ziyade, dünyanın kaçınılmaz olan değişiminde umut ışığını söndürmeye çalışmamayı daha doğru bulanlardanım. iyiyi ve kötüyü; soyut, matematiksel bir hedonik cetvel ile ölçmenin ne kadar mantıklı olacağı kişiye kalmış olmakla beraber, mevcut hedonik cetvelin gelecekte biyoteknoloji ile daha pozitif mertebelere kaydırılıp kaydırılamayacağı da oldukça ilginç bir tartışma konusudur. hoş olmayan deneyimlerin gen editlemeleri ile aşılıp aşılamayacağı, değiştirilmiş ödül sistemleri, kadınları cinsel rollerinden kurtaran yapay rahimler, sosyal devrimler: bunlar kantçı argümanlar hariç popüler antinatalist argümanları sarsabilirler.
yine de o zamana kadar:
"mama, i don't want to die, i sometimes wish i'd never been born at all."
Şimdi mitik tanrı olan; bilgeliğin ve yüceliğin temsili Apollo ve bedenin dünyevi zevkleriin temsili olan dionysus bu iki simge tarım toplumundaki hemen bütün dinlerde ortak olan iyi ve fenayi temsil ediyor diyebiliriz.
Düzlemde örneklendirecek olursak
Apollo
|
|
|
|
|
|
|_____________________dionysus
Bu grafiktek bakacak olursak bilgelik zeka ilahi olan şeyleri y ekseninde diğer dünyevi zevkleri ve fena olan şeyleri x ekseninde Dionysus temsil ediyor. Yani bilgeliğe yüceliğe ulaşmak, yükselmek gibi motifleri düşünebiliriz fenalıkta yeryüzünü temsil ediyor.
Eski inanışlar yüce&bilge tanrıların hep göklerde
Olduğunu düşünmüştür. Kilise, zigurat, camii vb bütün ibadethaneleri bu motifle hep yukarı dikey mimariyle yapmışlardır.
Fazla dağıtmadan konuya dönecek olursak; hemen bütün dinlerde bekaret kavramı yüceltilmiştir, bakire kadın. Antik Yunan'da bakire athenaya saygı gösterilmesi, yine monoteist dinlerdeki bakire Meryem ve Hristiyanlıktaki bakire Meryem'in el değmemiş, saf olarak görülmesi, yani seks tecrübesi olmayan kadının yüceltildiğini görüyoruz.
Şimdi tarım toplumundan sonra anaerkilden ataerkile dönen düzende kendi soylarının genlerinin devamı için kadını himayesi altına alan ve sadece kendi genlerinin devamı için gelecek inanışlardada erkek yerine kadın bekaretinin bu kadar önemsenmesi tabii olarak herkesin çocuğunu doğurabilecek olan kadının babalık kavramının keşfiyle birlikte sadece kendi soyunu devam ettirmek isteyen erkek için bakireliğin önemini açıklıyor. Bu olay aynı zamanda Afrika'da alfalık savaşı için diğer bireylerin çocuklarını öldüren ve kadına dokunmayan şempamzelerdede gözlenmiş.
Her doğum aslında bir ölümdür. Şimdi bekaret konusuna değindiğimize göre antinatizm görüşünün dini boyutuna daha açık bir şekilde bakabiliriz.
Farklı dini görüşler bu konuyu şöyle savunuyor; budizmde Yaşamın maruz bıraktığı acıdan habersiz olarak adam çocukların babası olur ve bu onun yaşlılık ve ölüm nedeni olur. Eğer o sadece onun çektiği acıyı fark etseydi, üremekten vazgeçerdi; ve böylelikle yaşlılığın ve ölümün işleyişini durdururdu. söylemini savunduğunu görüyoruz tabi bunu söyleyen budanın çocuk sahibi olması tartışmaya açık.
Yine hristiyanlıkta seksin günah olarak görülmesi bakire rahibelerin ibadetlerini daha iyi yapmaları sonra her doğan çocuğun günahkar olarak dünyaya gelmesi İsa'nın doğumunun seks olmadan gerçekleşmesi gibi kavramlar var. Tabii
Protestan Reformunun bekâreti Hıristiyan bağlılığının en yüksek ifadesi olarak reddetti ve bunun yerine Hıristiyan evliliği idealini desteklemesi durumuda var.
Doğan çocuğun günahkar olarak doğması yada tertemiz doğsa bile ilerde günah işleyebileceği ve dolayısıyla cehenneme gidebileceği ihtimali var, dini kitaplarda müjdelendiği üzere cehenneminde ağzına kadar dalacağını göz önünde bulundurarak; ellerinizle büyüttüğünüz on tane çocuğun bir iki tanesinin bile yine çevresel faktörler yüzünden kötü bir insana dönüşüp ebedi olarak yanmasına sebep olacağınızı düşündüğünüzde aslında hiç çocuk yapmayarak buna engel olabiliyorsun. Ahlaki olarak bir kısmı cennete gidecek olsa bile gözün gibi baktığın evladının ateşte yanmasına göz yummak bu görüşteki insanlara yanlış geliyor.
Tabii dindar olmayan fakat dünyevi olarak onlarıda etkileyen sebeplere bakalım.
Şimdi çocuk dediğin büyük bir sorumluluk, bebeklik döneminde saatlerce uykusuzluk çekmek ve günün neredeyse tamamını ona bakarak geçirmek, ekonomik olarak kazancın 3/1'ni ona harcamak. Sürekli endişelenmek telaşlanmak, aklının hep onda kalması gibi bir sürü negatif sayabiliriz, yinede babalık/annelik duygusunu tatmak, kısa sürede olsun bunun hazzını almak için hayatı boyunca acılar çekebilecek, hastalanacak bir varlığı dünyaya getirmenin yanlış olduğunu savunuyor.
Tabi bunun yanında çocukla ilgilendiğiniz sürede kariyer yapabilir işinizi ilerletebilir, sosyal aktivitelerini özgörce belirleyebilirsiniz.
Aslında antinatizm bu yönüyle insan düşmanı b*ktan bir düşünce gibi görünse de bu görüşü savunanlar çocuk yapmak yerine hali hazırda doğmuş olan ve yetim yurtlarında sokaklarda yok olan çocukları sahiplenerek eldeki imkanlarla var olanı iyileştirme düşüncesini savunduğunu da görüyoruz. Aynı şekilde dünya pastasının adeletsiz dağılımı yüzünden her yıl on milyon insanın açlıktan öldüğü düşünüldüğünde çocuk yapmak yerine çocuk sahiplenmek daha mantıklı geliyor diyebilirim.
Fakat çoğalmanın içgüdüsel bir eylem olduğunu düşünerek bütün canlıların kendi neslinin devamı için bu eylemi gerçekleştirdiğini ve bunun doğal olduğunu tabii savunabiliriz.
Buna işaret ederek antinatalizm görüşünü savunanlar yine doğadaki tüm canlıların aslında bu döngüde acı çektiklerini söyleyerek kısırlaştırılmasını savunuyor.
Yine aynı şekilde içgüdüsel olarak kendi genlerini bireysel seçilimle çoğaltmak ve diğer akrabalık bağı bulunmayan bireylerin çocuklarını grubu domine etmek için öldüren dağ maymunlarınında içgüdüleriyle hareket ettiğini kimi sinek türlerinin rakip erkek spemlerini bir salgıyla yok etmek ve kendi spermlerini aktararak çoğaltmasınında içgüdüsel olduğunu bildiğimizd göre içgüdüsel olan şeylere ahlaki olarak pozitif veya negatif değer yüklemenin anlamsız olduğunu söyleyebiliriz.
üremenin ahlaki açıdan yanlış olduğunu ileri süren akım.
antinatalistlere göre insan hayatı acılarla doludur ve bu acıları tekrar tekrar üreten şey üreme olduğu için üremek ahlaki açıdan sakıncalıdır.
elbette bireysel hayatlar arasında önemli farklar vardır. her hayat başından sonuna her daim acı ile dolu değildir. ancak acınası ölçüde ızdırap çeken insanları paranteze alsak bile; hastalık, sevilenlerin kaybı, yaşlanma süreci ve ölüm en şanslı olanlarımızın bile kurtulamayacağı acılardır. anti natalistlere göre hayattaki hiçbir haz dünyaya gelmekle çekmeye mahkum olduğumuz bu acıları telafi edemez.
insan hayatına hiç olmaması gereken bir şey gözüyle bakan arthur schopenhauer de hiçliğin varlığa tercih edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. insan hayatı ile ilgili oldukça karamsar-ama bir o kadar da gerçekçi bir tablo çizen-schopenhauer üremenin ahlaki açıdan değerini sorgulayarak antinatalizm fikrinin ilk savunucularından birisi olmuştu. günümüzde antinatalizm fikrinin en önemli temsilcisi ise david benatar’dır. benatar, better never have been isimli eserinde dünyaya çocuk getirmenin ne ölçüde büyük bir kötülük olduğunu oldukça ikna edici bir şekilde ortaya koymuştur. (kitaptaki ana argümanların özeti için better never to have been: the harm of coming into existence/#287074 )
antinatalizm aslında çok basit ama çok derin bir gerçeğin altını çiziyor: hurafelerden arındırılmış ahlak eğer salt acıları azaltmakla ilgiliyse ve hayat sahnesi acılarla doluysa, bir çocuğu acılarla dolu bu cehenneme getirmek ahlaken yanlıştır.
ben her hayatın acılarla dolu olduğunu düşünmüyorum. çoğu insan dünyaya geldiği için var oluşuna hayıflanıyor da değil. yine de antinatalist düşünce çizgisine büyük sempati duyuyorum. çünkü doğacak olan çocuğun iyi bir hayata mı yoksa kötü bir hayata mı sahip olacağını önceden makul bir şekilde varsaymanın hiç bir yolu yok. doğacak olan çocuğun yaşamının erken dönemlerinde çok ciddi bir hastalığa yakalanması, çok büyük acılar çekmesi, erken yaşta çok büyük trajediler yaşaması, dünyaya hiç gelmemeyi dilemesi ihtimali her zaman var. biliyorum ki çoğu insan çocuk dünyaya getirme kararı alırken bunu hiç hesaba katmıyor. bense bunu hesaba kattığımda üreme kararının bir kumardan fazlası olmadığını düşünüyorum.
bu düşüncenin hiçbir zaman ana akım olmayacağını da biliyorum. insanlığın çok büyük bir çoğunluğunun üreme karşıtı fikirlerden hiçbir zaman haberi olmayacak. insanlar ne bu konulara kafa yoracak kadar zeki, ne de üremenin sorumluluğunu üstlenecek kadar duyarlı. duyarlı ve entelektüel açıdan üst düzey bir azınlık ise üremekten uzaklaştığı için genlerini sonraki nesillere aktaramayacak. genlerini sonraki nesillere aktaramayan insanların savunduğu bir fikrin ise yaygınlaşması çok düşük bir olasılık.
antinatalizm fikrinden haberdar olsun ya da olmasın, dünyanın her yerinde zeki, eğitimli ve duyarlı insanlar daha az ürüyor. bu yüzden zeka ve ahlaki duyarlılık vb. Türden özelliklerin taşıyıcısı olan genlerin, gen havuzundaki payının gelecek nesillerde azalması bu yüzden kaçınılmaz görünüyor. antinatalizmin fikrinin küçük bir azınlık tarafından benimsenmesi bu süreci daha da hızlandırabilir. yani bir bakıma öjeninin tam tersi bir mekanizma işbaşında görünüyor.
bu nedenle, (eğer zekanın ve ahlaki niteliklerin kısmen de olsa genetik bir kökeni varsa) dünyanın gelecekte daha kötü bir yer olacağı çıkarımını yapmak yanlış olmaz. yani antinatalizm gelecekte dünyanın daha kötü bir yer haline gelmesine dolaylı olarak katkıda bulunuyor olabilir.
aziz augustinus'un kıyısından döndüğü düşünce akımı.
şöyle ki; augustinus'a göre dünyada günah olmasının tek sebebi adem ve havva'nın çocuk yapmasıdır. böylece kendilerindeki kalıtsal günah, çocuklarına da geçmiştir. böyle böyle tüm insanlar günahkar olmuştur. eğer insanlar doğmazsa yeryüzünde günah da olmaz.
adam az daha "artık kimse çocuk yapmazsa seviniriz..." modunda dolaşacakmış demek ki...