1. 'in 1990 yılında kitabıyla eşzamanlı olarak yayımlanan şiir kitabıdır. kitabın adı şairin kitapta yer alan şiirlerinden birinin adıdır. kitaptan,


    ...

    gülüşün bir rüzgardı senin
    kuşların kanadına binip giden
    kuşların uçma merakına
    senin rüzgarların neden
    nerdesin
    musluğu açan ellerinde
    belli değil
    su mu akardı
    gümüş mü
    nerdesin
    yoruldu kalbim
    kadınlarda
    aramaktan seni
    tüketiyorum onları
    kendimi
    nerdesin

    ...
    #9155 ma icari | 8 yıl önce (  5 yıl önce)
    0kitap 
  2. 'in şiir kitaplarından birine adını vermiş şiiridir,


    önce yağmur vardı


    adam içerden kekeme adımlarla çıktı
    burnunun ucuna düşen gözlüğünü düzeltti
    arkadan bağlı değildi kolları
    ama o bunu farketmedi
    baktı bir ufka yatıp bakar gibi bir ufka
    görüşçülerin arasına karıştım
    oysa ben değildim aradığı

    sarıldılar boynuna adamın
    sarılanları tanıyordum

    çok iyi tanıyordum


    adam öptü onları kokladı
    adam birini aradı durmadan
    ben değildim aradığı
    sendin
    usulca ellerimi tutan

    seni yağmurların aldığını biliyordu
    belki bilmiyordu
    adam durmadan seni aradı
    adını bağırdım

    duymadı


    beni benden başka kimse duymadı


    barbaros kafe'nin balkonunda oturuyorduk
    masada bir eylemin başlangıcı duruyordu
    yağmurun altında akşam oluyordu

    yağmur yağmasa akşam olmayacaktı
    belki bunların hiçbiri olmayacaktı

    şiirden ayrılan bir dize gibi kalktın
    bir dizesi eksik şiir gibi kalktın

    onsekiz yaşını alıp masadan


    arabaya bindirdiler adamı
    buğulu cama dayadı ıslak burnunu
    kolları bağlı değildi farkına varmadı
    seni yağmurların aldığını biliyordu
    belki bilmiyordu
    baktım arkasından koştum arkasından

    aramızda sekiz yıl vardı

    yağmur ve akşam


    bağırdığımı duymadım ama bağırdığımı biliyorum
    elini aradım elin yoktu
    dehşetle girdim balıkçı pazarına
    işte böyle yağmurlu bir akşamdı
    sakalım ve kederim yoktu önceden
    ve beşiktaş'ta balıklar
    bu kadar pahalı
    değildi

    kaç adam düşer balıkçı tezgahına

    vurulup tezgahınıza düştüğüm bir akşamdı
    kanımın balıkları boyadığı bir akşamdı


    seni yağmurların aldığı bir akşamdı


    seni yağmurların aldığı bir akşamdı
    karnından vurulmuştu o kalbini tuttu
    alnından vurulmayı sevmiyordu


    gül dese de şairler



    kadavra gibi diktiler karnını
    kalbini avuçlayarak kalktı adam
    gözlüğünü aradı yüzünde
    henüz gözlük kullanmıyordu bunu unuttu
    bir leylak geçti önünden eflatun mu ak mı
    kokusundan tanıdı bir leylak geçti önünden
    baktı arkasından koştu arkasından
    seni tanımıyordu bunu da unuttu

    buğulu cama dayadı ıslak burnunu


    yüzünün ıslaklığını yağmura yordular
    belki cama dayamazdı burnunu
    biryazgünü açılsaydı kapılar

    biryazgünü açılsaydı kapılar
    yağmur yağmasaydı
    seni yağmurlar almasaydı
    ıslığımla okşayacaktım
    heybetinden yanına varılmaz
    dağları

    soluğum dağ
    kurdun kuşun uğramadığı taze bir şeftali
    bir fesleğen bir ıtır bir sardunya kokusu
    koşacaktım sana


    ihtimal ben kapıyı vurmadan açacaktın

    ellerimi bulacaktın



    yağmur yağmasaydı
    seni yağmurlar almasaydı
    nizamiye kapısında dururdun
    güneş saçlarında dururdu
    görüşçülerin gözlerinde
    nöbetçinin kepinde dururdu


    kimbilir ellerin nasıl dururdu


    kiremit renkli aralık
    beni içine alıyordu
    sen yoktun
    sözlerini bulamadığım
    bir şarkının müziği vardı
    küçük eski bir yara izi gibi
    tüfeklerin dönüp baktığı
    bir şarkının müziği vardı

    sen yoktun


    ben kederimi ellerinden tuttum


    yağmur yağmasa akşam olmayacaktı
    belki bunların hiçbiri olmayacaktı
    yağmurda bütün ışıklar ölüyordu
    sakallı bir karanlık yürüyordu
    lalezar caddesi'nde çığırtkan sesleri
    sinemalar tiyatrolar sönmüştü

    yıldızlar dahil lalezar caddesi ölmüştü


    cafe naderi'de oturuyorduk
    cadde istanbul kararıyordu
    tek tek ölüyordu ışıklar
    ellerin ellerimde uyuyordu
    gözlerin başka söylüyordu
    birden çıkardın tokalarını
    saçların omuzlarından aktı

    masaya bıraktın



    furuğ'la oturmuştuk soltanpur'la kalktın
    sakallı karanlık üstümüze yürüyordu
    yıldızlar dahil bütün ışıklar ölüyordu
    furuğ'la oturmuştuk soltanpur'la kalktın
    onsekiz yaşını alıp masadan gülüm
    karanlığın üstüne bir şimşek gibi çaktın


    ya merg ya azadi


    tahran'da akşam oluyordu
    geceye dönüyordu yağmur

    yoktun


    zendan-e evin'de bir şafak
    belki astı seni bu kapkara devrim
    belki yağmura karıştın

    ne asılanların arasında adın
    ne yağmurda kokun

    olsa duyardım
    gecenin yüzüne vururdu
    cubların aynasına vururdu

    kalbim dururdu


    kimbilir ellerim nasıl dururdu



    kimselere sormadım seni
    cublara bakarak yürüdüm
    suretini düşürmedi suya
    alnı açık tek bir kadın

    seni kimselere sormadım
    onsekiz yaşını alıp kalktın
    ısrarla uçtu saçların
    bir pasdar gelip yapıştı
    bir pasdar bir pasdar daha

    üçünü de arkamda bıraktım


    üç kurşun ıslığı çalıp



    tahran'da akşam oluyordu
    geceye dönüyordu yağmur
    yoktun

    yağmur da yoktu


    ben kederimi ellerinden tuttum



    ıslak burnunu cama dayadı adam
    ben kederimi ellerinden tuttum
    kolları bağlı değildi arkadan
    benim kollarımdaydı bunu unuttum

    baktım arkasından koştum arkasından


    yanında sen yoktun


    ranzamda
    açlığın buza kesen ayazında yatıyordum
    çiftleşen sıçanların üzerinde
    gece huzursuz bir eşkiya gibi
    kıpırdanıyordu

    uyumuyordum
    sıçanlar da uyumuyordu
    nöbetçiler aç değildi
    onlar da uyumuyordu



    sen



    sen de uyumuyordun
    çünkü yoktun



    çünkü yağmur yoktu



    sıçanlar vardı
    ve en iyi onlar bilirdi
    açlık grevlerinde
    ölüme yaklaşan insanı

    askerlerden sonra çoğalıp
    basıyorlardı koğuşu üçer beşer
    kaç kez eğilip konuştum
    kuşlarla anlaşamamak korkusu belki
    belki sen yoktun
    belki yağmur

    kaç kez eğilip konuştum



    ölüm istediği yerde istediği biçimde dursun
    ben girerdim düşlerimin çatalağızlarına
    çakşırları çatıları okşayan güvercinler
    uzak mavileri çağıldayan kanatlarını açardı

    biz çatakta oturur zeytin ekmek yerdik

    haki mintanıma yapışan çamsakızları
    senin uçurduğun rüzgarları toplardı
    tüfeklerin patladığı yere koyardı
    kalbimi alıp oraya koyardı


    bir çaylak gölgesini koyardı


    vururduk çelimsiz gövdelerimizi
    çetelerin sırtlarını verdikleri dağlara
    kurşunlar çıvardı da omuzverdiğimiz kayalardan
    gidip çaylağın gölgesini vurmazdı

    çünkü sen yoktun

    çünkü yağmur yoktu



    ben kederimi ellerinden tuttum


    ellerin platin ve elmas kokuyor
    bütün tarihin
    üstün başın

    bunu söyleyen ilk kadın
    dokunduğum ilk beyaz
    komünist kadın
    sendin

    çünkü alamazdı kokusunu platinin ve elmasın
    platin ve elmas kokan bantu kadın

    babama dedesinden geçmiş bu koku
    dedesinin yüzünü avuçlarına alıp
    özgürlük şarkılarını fısıldadığında kulağına
    onun dedesi

    her gece korkulu rüyalar doğurur
    beyazların kapı mandalı

    babana dedesinden geçmiş bu korku
    bir elinde incili ötekinde silahı
    zululu savaşçı dedemin dedesini
    toprağımıza evimize girip öldürüldüğünde
    boerli dedenin dedesi


    plastik bir leğende
    sabun ve su içinde
    annesinin rengini az ovduğu
    ben karaderili çocuk
    bantu çocuk
    senjenina mırıldanıyorum
    petrol lambasında islenen
    sesinden alıp annemin

    biraz daha ov anneciğim
    akarnan dört kara çocuk
    korkmasın
    bir küçük beyaz çocuktan
    biraz daha ov anneciğim


    biraz daha



    her sabah çıkıp langatownship'ten
    cilalı bir gece gibi gireyim kentlere
    alnımda karaçalı'nın alnı
    biraz daha ov anneciğim biraz daha
    korkulu rüyalar doğursun güpegündüz

    beyazların kapı mandalı


    robben island'da
    bir duvar ötemde
    kayalara vurduğu yerde
    yıllardır kalbimi bir fındık kabuğu gibi sallayan
    dalgalar kadar yakın
    dalgalar kadar uzaksın bana
    seni kara tenimde yürüyen bulutlar gibi
    seni özgürlük
    seni kurtuluş gibi düşünüyorum


    karda kalmış serçe gibi üşüyorum


    üşüyorum



    düşük bir satır gibi sırıtıyor nöbetçi
    ustura gibi çekiyorum kendimi ranzadan

    beynimde bir taşın unufak olma isteği



    seni kimlere sormalı



    seni
    tınısına yenilgi düşürmeyen çığlıklara sormalı


    nereden geldiği bilinmez bir uğultu
    karanlıkların yediği
    düşlerimin izdüşümünü karıştırıyordu

    ağaçların dalları var mıydı yok muydu

    hışırtılar dallarının olduğunu düşündürüyordu

    ve aslında
    karanlık bir korkunun dallara çıktığı
    adımlarımızın kekelemesinden belliydi


    yüreğimi ağzıma getiren kuş
    baykuş demişti kırsal bir ses
    mola verdiğimizde bacağını kıvırıp altına alan
    başının silueti hepimizden yukarda olan

    kurşunun ilk değeceği adam


    yürüdük sonra
    evet yürüdüğümüzü anımsıyorum


    sen yoktun



    sen hiç yoktun
    gibi susuyordum
    netleştirmek için

    gövdemi


    işkenceciyi çıldırtmış olabilir
    geceye çalan sakallarımın
    hep başka bir yönü göstermesi
    yoksa ne diye yolmaya kalksın

    olmayan sakallarımı



    daha dün değil miydi
    olmayan sakallarımın
    gizli bir umut gibi

    durması



    daha dün değil miydi dediğinde
    çocuk ellerimin taşladığı karga
    güle güle kalkıyor bir ağaçtan
    bir ağaca

    o da kalkarsa



    kaç paralık ömrün var ki kaç yıllık

    ha ha ha ha ha ha


    ama daha dün değil miydi
    biz onsekiz ondokuz yaşındakilerin
    uykularına basıldığında bir şafak
    on yıl

    yaşlanması

    daha dün


    anımsa


    anımsıyorum

    yapıişçilerinin kaldıkları oda topraktı ıslaktı
    bekarevlerinin duvarlarına sümüklüböcekler haritalar çizer
    biz toprağa çizmiştik istanbul'un bütün sokaklarını

    sonra geceye yürüdük



    sonra geceye yürüdüm o genç ve esmer dili konuşan işçilerle



    iki işçi yazı yazmıştı duvarlara
    ihtimal elleri kanamıştı
    koyarken o duvarların harcını

    taşını

    eğri büğrü yazıyorlardı



    ne güzel yazıyorlardı



    sonra vuruldu biri
    çamura bulandı
    elindeki

    fırçası


    ya mızıkası


    ya


    mızıkası



    bir işçinin koluna girip yürümek miydi
    sözlerini bulamadığım o şarkı


    tüfeklerin dönüp baktığı


    tüfeklerin dönüp baktığı
    kafiye tutmaz adını
    kime sorsam
    metruk yapılar gibi kapatıyor

    kapısını


    sic itur ad astra



    evet ama
    önce dağlara çıkar



    buğulanmış camdan burnunu çekti adam
    aynı anda kalktı içimden bir sürü vapur
    vapur düdükleri sensiz martıları vurur
    ne kent taşıyabilir kederini ne deniz
    lodos yüzünde bir tokat gibi durur

    adam yüzünü döndü istanbul'dan
    manuel marcial federico bir de ben
    bir gece gizlice kaçtık leon'dan



    bizi kamp yerine götürecek olan campesino
    yorulmak nedir bilmeyen bir deli
    hay dinine yandığımın az yavaş yürüsen olmaz mı
    bu campesino keçi soyundan be federico
    kurşun sıksan yetişmez arkasından
    seni beni bulursa kurşun kampa varmadan
    companeroları bulmadan
    dağadamı olmadan
    federico
    yazık olur bize


    patria libre o morir


    federico söyle
    hangimizin yüzünde

    ölüm


    bugün yanında olan yarın ölür
    omuz başında hayali yürür


    tello'yu anımsıyor musun federico
    kışa dönen bir akşam gibi asıktı suratı
    çevik yırtıcı bir hayvandı ormanda
    fena kurşun atardı düşmana
    bu adam asla ölmez derdin

    kurşundan önce bulur kötü haber adamı
    dağa çıktığının ilk ayı dolmadan
    terketmiş sevdiği kadın onu
    federico açma şu kadın meselesini

    ağlatma tello'yu


    dağda bir ağaçtık suda balık ağaçta maymun
    çorbasını yapıp içtiğimiz bir maymunduk biz
    irileşti çenelerimiz dişlerimizi kenetlemekten
    bir patika gibi tehlikeyle inceldi kaşlarımız
    mümkünü yok tanıyamazdın
    dağda ormanda birer hayvandık biz
    buz gibi sulara girerdik sabahın köründe
    iti atsan durmaz iki dakika
    tek bir çıtırtı kaçmaz nöbette
    ve üstelik biliriz bu neyin çıtırtısı
    hangi ağacın dalı titredi
    hangi hayvan hışırdattı yaprağı
    dağda ormanda birer hayvandık biz



    ve yalnızdık onlar kadar


    subtiava'da bir kızılderili vardı
    akrabandı senin iyi adamdı
    adiac'ın torunları der saklardı bizi
    onun kulubesinde başladı ilk
    ellerimizin ve kalbimizin
    büyük macerası

    yıldızlara çıktık damdaki aralıktan

    damdaki aralıktan

    ayrılığa çıktık

    ayrılık içimi macheteyle biçer
    kalbimin kuytuları titredi de dağlarda


    geçmedi senden tek bir haber



    adı neydi o kızılderilinin
    iyi adamdı akrabandı senin
    atabalını alıp çıkardı barrioya
    barangan-bangaran
    bu akşam yedide meydanda

    barangan-bangaran
    bu akşam yedide meydanda



    akşam gösterilerinde yaktığımız mumlar
    çobanateşleri oldu barriolarda
    her barrioda dağateşleri gülüm
    sizinkiler yürüdü
    adiac'ın torunları

    bakır ve kalay madenleri yürüdü
    kauçuk plantasyonları andlar
    bütün latin amerika yürüdü

    kalbimin kuytuları titredi de
    geçmedi senden tek bir haber


    devrim kentlere yürüdü


    prio reis
    yaşlı kurt
    jesus christ'i dinletirdin bize
    dipteki masada ikimiz
    ağızağıza verir konuşurduk
    asımsadın mı
    bira parası değil
    şiir verirmiş sana ruben dario
    çok yıllar geçti reis
    kaldı mı bilmem
    dipteki masada

    izimiz


    sana dağı ve hapishaneyi getirdim
    şiiri bir de
    mutlaka gelmiştir
    saçlarını kestiyse bir oğlan çocuğu gibi
    kara bir gözlüğün ardına gizlediyse gözlerini
    yürüyüşünü ne yapsın reis

    gülüşünü



    gülüşü bir rüzgardı
    kuşların kanadına binip giden
    kuşların uçma merakına
    onun rüzgarları neden

    bıçaklarımla keserim gürültüyü
    eski plaklardan koy
    üç de bira getir reis
    sen
    ben
    bir de onun hayali

    karşılıklı içeriz



    kollarım bağlı
    değildi
    bunu
    anladım

    oyunhavaları
    klarnet
    darbuka


    rakı


    rakılı
    uzun masalarda insan kendini eğri çakar


    benim içimde zenci bir akşam vardı
    pastoral bir ay utanmasız soyunuyordu
    çobanköpekleri kalın havladı
    kuşluk vakti sokuldum ranzama
    oyunhavaları klarnet darbuka rakı
    benim içimde zenci bir akşam vardı

    çingeneler küstü


    oyunhavaları
    klarnet
    darbuka



    küstü



    saksofona döndüm yüzümü



    ipince girdi geceye soprano saksofon
    öldürülenler ambrosia içer dedi
    öldürülenlerin ölmediğini saksofon söyledi
    o dere bu dere miydi diye sordum kızıl
    dere miydi kalbimin ufkuna kıvrılarak yatmış
    her kıvrımı bir başka türlü baruta batmış

    allegro dedi içimdeki maystro

    allegro be


    bacaklarım uzadı da


    sokaklara sığamadım


    sokaklarda

    sen



    yoktun



    ben kederimi ellerinden tuttum


    arananlar listesinde afişe olmuş yüzün
    şarkıların ve polisin bilmediği adını
    kafiye düşmez adını
    bağırsam




    bağırsam


    duvarlarda yüzün kalmış
    gidip gördüm
    kimseler görmedi

    ellerimi yüzüme sürdüm


    ellerim yüzümde geziyorum


    yağmurlar yağmazdı eskiden böyle


    günlerdir yüzümün ıslaklığını yağmura yordum


    sen yoktun
    belki yağmur


    ben kederimi ellerinden tuttum


    kalkıp oynayabildiğime göre despina'da
    oyunhavaları da bilmem üstelik
    kollarım bağlı değildi bunu anladım
    çingeneler klarnet darbuka rakı
    kalkıp oynayabildiğime göre despina'da
    kollarım bağlı değildi

    bunu anladım



    yanımdaki kadın kimdi


    sen değildin buna eminim
    senin ellerinden elleri vardı
    belki bu yüzden vardı
    ve hatta gözlerinden gözleri vardı
    belki bu yüzden vardı
    ama sen değildin

    buna eminim


    gülüşün bir rüzgardı senin
    kuşların kanadına binip giden
    kuşların uçma merakına
    senin rüzgarların neden


    nerdesin








    musluğu açan ellerinde
    belli değil
    su mu akardı

    gümüş mü


    nerdesin



    yoruldu kalbim
    kadınlarda
    aramaktan
    seni


    tüketiyorum onları


    kendimi



    nerdesin



    bir akşam vakti zifiri düşündüm


    bir tuhaf dursa da kadifeler

    hatmiler


    cudi dağı'nın cayırtısına sarınıp yürüdüm



    kolu kanadı kırık bir çıkrık gibi duruyor evin
    az ötede suluboya bir dere akıyor gibi
    akmıyor gibi
    çocukların çite yaslanmış hayali bakıyor gibi
    bakmıyor gibi



    duvarlardaki kurşun oyuklarına batıyor
    uzayan gölgeleri


    fısıltılarımızın




    baban
    o dev gibi adam
    varla yok
    arası

    kendi dilinde gizlice büyüyor küçük kardeşin
    örüp çözüyor
    çözüp örüyor saçlarını annen
    gölgesi geceden kara
    bir gülebilse
    nar gibi saçılacak odaya


    kahkahan



    şilan
    muhtar fena adam
    ihbar edecek beni
    korucu düdükleri
    yırtıyor geceyi


    korkudan


    kalbimin haritaları karıştı
    birbirine çıkmıyor yolları
    ne izin var yırtılan gecede
    ne kederimde tutunacak bir dal

    hoşçakal şilan'ın annesi
    babası kardeşi

    ülkesi




    hoşçakal



    dedesi bırakmıyor yatmaya
    martıları kanatsız düşünmek



    gözümü açıyorum turuncudan kırmızıya




    çünkü yakamozlar aklımı çeliyor



    bu bağırmak ne ayışığı



    (ocak 1988 - mart 1990)




    notlar:

    lalezar caddesi
    tahran'da bir cadde ; sinemaları, tiyatroları ve eğlence yerleriyle ünlü.

    furuğ farrohzad (1934 - 1966)
    şiirleri bir çok dile çevrilen ünlü kadın şair. çağdaş iran şiiri'nin önde gelen adlarından. aynı zamanda sinemacıdır.

    said soltanpur
    iranlı şair soltanpur. şah'ın devrilmesinden sonra ülkesine dönüyor ve politik içerikli sokak tiyatrosu yapıyor. 19 haziran 1981'de, humeyni iktidarı tarafından idam ediliyor.

    ya merg ya azadi
    ya özgürlük ya ölüm.

    zendan-e evin
    tahran'ın kuzeyinde, infazları ve işkenceleriyle ünlü olan cezaevi.

    cub
    tahran'da ve kimi başka kentlerde, caddelerin her iki yanından akan su kanalları.

    pasdar
    devrim muhafızı.

    boer
    afrikaaner.

    bantu
    siyah.

    senjenina
    güney afrika'da, eşleri cezaevine düşen kadınların çocuklarına okudukları bir tür ağıtninni.

    akarnan
    henüz çocukken, babası, arkadya kralı phegeus tarafından öldürülen akarnan'ın annesi, tanrı zeus'tan oğlunun çabuk büyümesini dilemiş. akarnan, bir kaç ay içinde ergenlik çağına ermiş ve babasının öcünü almış.

    karaçalı
    the black pimpernal
    mandela'ya halkın taktığı ad. bu da mandela'yı güney afrika efsanesinin baş kahramanı yapıyor.

    langatownship
    büyük kentlerin yakınlarında kurulan ve siyahların oturmak zorunda oldukları gettolar.

    robben island
    capetown açıklarındaki bir adaya yapılmış ve mandela'nın da uzun yıllar yattığı bir zindan.

    sic itur ad astra
    bu kapılardan insan yıldızlara çıkar.
    nikaragua'da, hukuk fakültesi'nin kapısında yazılı olan bir özdeyiş.

    leon
    kent.

    campesino
    kırsal kesimde yaşayan erkek. köylü erkek.

    companero
    yoldaş.

    patria libre o morir
    ya özgürlük ya ölüm.

    subtiava
    fsln'nin kurulduğu ve örgütlü mücadeleye başladığı ilk yıllarda en güçlü olduğu bölge.

    adiac
    efsanevi bir kızılderili lideri.

    machete
    kamış kesmekte kullanılan büyük ve ağır pala.

    atabal
    altı bakır ya da pirinç olan büyük bir davul.

    barrio
    mahalle.

    ruben dario (1867 - 1916)
    nikaragualı bir şair.

    tacho
    somoza'ya takılan bir ad.

    ambrosia
    büyülü bal.
    olympos tanrıları bu balla beslenirlermiş. ölümsüz anlamına geliyor. bu bal insanlara içirildiğinde, onlara gençlik, mutluluk ve ölümsüzlük sağlarmış.
    #9156 ma icari | 8 yıl önce (  5 yıl önce)
    0şiir