bloodbath'i popüler yapan etken yaptıkları müzik değil, grup elemanlarıydı. katatonia'dan per eriksson (sodomizer), opeth'ten mikael akerfeldt ve nightingale'den dan swanö'nün grupta bulunması ile dikkat çekmişlerdi. bu 3 ismin birlikte yer aldığı bir bloodbath albümü olmasa da, en az 2'si bu yıla kadar hep vardı. akerfeldt "goy goyunuza sıçam" diyerek grubu birkaç kere bırakmıştı; bu yıl da aynısını yapmış. teknik deha sodomizer da geçen yıl bırakmış bloodbath'i. swanö de sağlık sorunlarını mazeret olarak öne sürüp grupta yer almayacağını açıklamıştı 2000'lerde. katatonia'nın sesi olan jonas renkse bloodbath'te bass gitara geçmiş, gene katatonia'nın her şeycisi anders nyström ritim gitara geçmiş, kısaca kafayı yediği için opeth'ten ayrılan davulcu martin lopez'in yerine gelen martin axenrot da bloodbath'in davullarını yaklaşık 15 yıldır çalmaya devam ediyor. "e abi, solisti kim bu grubun şimdilerde?" diye düşünüyorsanız, gerçek sürpriz burada ortaya çıkıyor: paradise lost'un solisti nick holmes son 2 albümle birlikte bloodbath'in şu anki sesi olmuş durumda.
bloodbath'in kadrosu her zaman bir şampiyonlar ligi seviyesindeydi ama -yukarıda da bahsettiğim gibi- grup elemanlarının goy goy seviyeleri ve grubu hiçbir zaman bir yan grup çizgisinden çıkartmaya çalışmamaları bloodbath'i bir proje grubu halinde yıllardır tuttu ve tuttuyor. çapını kendilerinin çizdikleri ölçüde müzik yapıyor adamlar işte. ama insan biraz daha ciddileşmelerini, isveç'in en iyi death metal guplarından birinin biraz daha sükse yapıp boy göstermesini bekliyor. en azından benim beklentim halâ bu yönde.
grubun yeni albümü the arrow of satan is drawn yaklaşık 2 hafta önce satışa sunulmuş. deli gibi değerlendirme yazısı mevcut sosyal medyada. şarkılar genel olarak beğenilmiş ve holmes'un artık iyiden iyiye paradise lost'u boşlaması, bloodbath'e daha fazla zaman ayırması gerektiğine dair keskin eleştiriler yazılmış. öncelikle, albüm oldukça yukarıdan başlıyor ve şarkı şarkı aşağıya iniyor. bu yükseklik hem brutal vokalin dümdüz death metal seviyelerinin en uçlarından başlamasından hem de müziğin adeta bir -core grubu seviyesindeki hızından kaynaklanıyor. ilk 3 şarkıyı bitirmeden önce birkaç kere "gerçekten de bloodbath mi dinliyorum?" diye kontrol etmek zorunda kaldım. holmes'un içinde her zaman bir -corecu çılgın tuttuğunu hiç hesaba katmamıştım. wayward samaritan'la birlikte albümdeki şarkılarda bir kırılma oluyor ve levitator'daki marş temposu ve oldukça çiğ soloyla birlikte grindcore çizgisine fena halde yaklaşmış olan tür değişiyor. melodik death metale dair nüveler bulmak için albümü birkaç kere, ince eleyip sık dokuyarak dinlemek gerek. dümdüz death metalin o sıkıcı tekdüzeliğini de hissettirdi albümdeki şarkılar bana. march of the crucifers tam bir konser şarkısı olmuş (ritme falan takılmadan rahatlıkla ve istenilen tempoya göre kafa sallamak mümkün), warhead ritual ise nedensiz bir hüznü kucağınıza bırakırken, "siktir et bunları, bu sert riffleri dinle" mottosuyla duygu karmaşası yaratmak üzerine inşa edilmiş gibi. only the dead survive'ın temposunun düştüğü yerlerde terden sırıksıklam olana, boyun tutulana, bel ağrıyana kadar kafa sallamanın ve tüm kötülüklere tükürükler saçarak küfretmenin tadını tekrar tekrar almak müthişti. albümün en iyi şarkısı olabilir.
paradise lost dinlemeden uzun yıllar geçirmiş geçkin metalciler için holmes'un vokalinin çapının genişliğini tekrardan hatırlatabilecek bir grup olma yolunda emin adımlarla koşuyor bloodbath. kendilerini ciddiye almaktan uzak olduklarından ötürü, yaptıkları müziğin her türlü olumsuz eleştirisini yapmak da mümkün. ancak, hiçbir üyesinin müzikal yeteneğini itin götüne sokmak gerçekçi olmayacaktır. odin çarpar; o çarpmasa metal tanrıları belanızı verir. benden söylemesi.