bu başlık kişiye özel bir başlıktır
  1. www.youtube.com/...


    canım bir yanlış yapmak istiyor deyip sabah 5'te kalkıp düştüm İstanbul'a. Gün içinde gezilecek yerlere, özlediğim sahil kenarlarında oturup akşam üzeri Beyoğlu'na geçtim. İçimde sessiz kalmış ne var ne yok kalabalığın üzerine sim serper gibi serpe serpe caddeyi boyladım. Bir iki kez yürüdükten sonra, en son üniversitede gittiğim bara gittim. Yeri değişmiş. Taşındığı adrese gittim. hava serin. gecenin ayazı vuruyor. sabaha doğru dışarıda kalmamak için bar kapanana kadar oturuyorum barda. bir kadın uzaktan bakıyor. vodkasını alıp geliyor masaya. konuşuyoruz. kısa sürüyor, konuşmak. "karakterin oturmamış senin" deyip kendi masasına geçiyor. sahnede dans eden insanları seyrediyorum. 4'te kapandıktan sonra çıkıp çorbacıya gidiyorum. midemde ekşilik geçiyor. sıcaklık gövdeme yayılırken gevşiyorum. çorbacıda oturan insanları seyrediyorum. birbirlerinin yüzlerine tükürükleri saça saça anlattıkları hikayeleri dinliyorum. keyifleniyorum. kendimi sırıtırken buluyorum. metro 6'da açıldığı için biraz daha yürümek için caddeye çıkıyorum. meydandan başlayıp tünele, tünelden başlayıp meydana iki üç kez gidip geliyorum. karşımda bir kadın. bana doğru geliyor. uzun boylu, yapılı. bana yaklaştıkça ufalıyorum. gülüyor. elini uzatıp çenemi tutuyor. gülüyorum. "sendeki bu fizik bende olsaydı ne s*kler yakardım" dedi. "güzel değilim, abartma" diyorum. ardından "çok güzel yüzün var. üstelik makyajına bayıldım" diyorum kadına.

    "ben eda. çok severim makyajı kız. şu s*k yüzünden tıkılıyoruz böyle gece gece. ayy çok sıkıcı bugün" dedi. "ben de pia" diyorum. eda'yla oturup konuşasım geliyor. fazla vakit yok ancak. hava aydınlanmaya başlıyor. kimsenin zulmüne uğramadan geri dönmeli. ağzına sigara koyup "çakmağın var mı kız" diyor. "sigara kullanmıyorum" diyorum. "ellerin çok güzel kokuyordur o zaman al şu çakmağı sen yak sigaramı" derken gri bir çakmak çıkarıp veriyor. yakıyorum. dudaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayı içine çekişini seyrediyorum. kızarmaya başlamış göğün ilk ışığında yüzüne dikkatlice bakıyorum. fotoğrafını çekmek istiyorum. vazgeçiyorum. yeterince gördüğüm için, hala görebilmeyi becerebildiğim için, sırf bunun verdiği garip bir sevecenlikle saklamak için vazgeçtim fotoğraftan. iyi ki.

    giderken bana bir iki tüyo veriyor. o zaman daha çok kadınların ilgisine gireceğini söylüyor. kendisiyle tanıştığım için çok mutlu olduğumu söylüyorum. "kimse mutlu olmaz kız" dedi sırtını dönüp gitti. gözden kaybolduğunda hava tamamen aydınlanmıştı. metro da açılmıştı. bindim. tren garına gidip ilk sefere aldım. döndüm eve. eve geldiğimde öğlenüstüydü. 24 saat uyumamış ve buna karşın kendimi dingin ve garip hissediyorum. ilk kez uyurken böyle gülümsüyorum. iyi ki canım bir yanlış yapmak istedi. güzel bir yanlışlıkla yıkadım geceyi içimde. eda'yı tekrar görmek ümidiyle.
    #89824 pia | 7 yıl önce (  7 yıl önce)
    0kişiye özel 
  2. her geldiğimde soğuk oluyor istanbul. güneşli havalarda hapşırırken, karanlık gecelerde tiril tiril üşüyorum. bir türlü dengesini kuramadım bünyemin. vapurların ilk seferlerini beklerken, güneşin değdiği banka uzandım. ılık dokunuşlarıyla geceden kalma tüm kötü şansları da temizliyordu. temizlendikçe, bir mermer ışıltısı gibi gevşedim bankın üzerinde. düdük öttü. duman savruldu göğe. bindim vapura. bu vakte kadar hiç inmedim vapurdan. kalorifer sımsıcak. bacaklarımı yasladım, ısınıyorum. gözlerimdeki şeffaf zar yırtılmamış olsa da.

    fotoğrafçı olarak görevlendirildiğim festivalde çalışmadan bir gün evvel geldim. tanışma aplikasyonlarda rastladığım bir kadınla görüşebilmek içindi sırf. gün içinde her şey güzeldir. gün içinde her şey güzel olduğu için geceler de güzel olacak sanırız. sanmak, hiçbir hükmü olmayan bir sanrı düşüncesinden ibaret, sonu başı belli olmayan bir boşluk gibidir. sandığın an boşluğun kucağına düşmüşündür. düştüm. çok pis düşüş oldu.

    her şey açık ve net konuşulduğu halde, zamanın akışında görünenler ya fazla abuk oluyor ya az sabuk. günün sonunda ezberlenilmiş bir ritüel gibi eve gittik. birasını içti bense kırmızı şarap. şişe yarımdı. uzun süre dolapta olduğu belliydi. tadı acıydı. eşlik ediyormuş gibi yapmak için içiyormuş gibi yaptım. bardaktaki şarap azalmıyordu bir türlü. havaya karışmıyor, çatlaklardan sızmıyor, görünmez bir kaza gibi çarpılıp dökülmüyordu.

    "sen hiç anlatmadın, konuşmuyorsun," dedi.
    "benim çok fazla hikayem yoktur."
    "soğuk ve mesafeli duruyorsun, bilemedim şimdi."
    "bilerek yaptığım bir şey değil, yapım bu benim," deyip gülümsüyorum. bir iki espri sıkıştırıyorum. kendimi daha çok rezil ediyorum.

    "çok küçüksün," diyor sonra. vaktiyle iyi beslenilmemişim demek ki, bir de fazla zayıf olduğum için de yaşımı göstermiyorum, inanmamış gözlerle bakmayı kesersen kimliğimi gösterebilirim, diye diye kurduğum cümlelerle yoruluyorum. bir keresinde yaşlarımız aynı olduğu halde, küçük yapımdan dolayı bir kadın "kendimi süpyancı gibi hissediyorum" demişti. gövdesine o kadar küçük gelmiştim. o öyle dediğinde yatak buz gibi olmuştu. çarşaflar buz gibi. oda buz gibi. kafam buz gibi. boktan bir cümleydi. şimdi oturup bu kadının da aynı muameleyi yapacak olma ihtimali üzerinde teoriler üretiyorum. bitirilmiş olsun diye tek dikişte içtiğim şarabın acılığı midemi delerken, ben inatla bu kadının böyle bir cümlenin ortasında durmayacağını düşünüyorum.

    bir metnin ayrıştırılmış bölümleri gibiydi. giriş, gelişme, sonuç. okumanın devamını sağlayacak en güzel, en okkalı cümleler girişte olur. okkalı bir giriş cümlesiyle başlamışken neden gelişmedi? neden sonuçlanmadı? ne istediğini, ne istemediğini, ne sevdiğini, ne sevmediğini, o an neyin hoşuna gitmediğini apaçık söylemedi de uzun bir oflayışla kalkıp salona geçti? neden, bu saatte sokaklar tenhadır diye çakılıp kaldım odada?

    bir şeylerden sonra merak edilen cevapların sorularını sormak saçma gelir. saçma geleceğini bildiğim halde "neden" diye sorasım gelse de yastığı kucaklayıp gömüldüm ortasındaki çukura. yüzümü bastırıp, kafamdaki gürültüyğ azaltmaya çalıştım.

    bir kez daha hayal kırıklığı yaşattım. nerede kırıyorum, nerede parçalıyorum, nerede fazla abuk, az sabuk yapıyorum da, dönüp dolaşıp kırıklar teker teker başka başka kadınlarda kesiyor?
    #90254 pia | 7 yıl önce
    0kişiye özel 
  3. yapmam gereken işlerin hiçbirine el atmadım. bir fanzin, bir dergi, iki gazeteye yazı gönderilecek, ancak tek satır başlamadım. yediğim asırlık dayağın ardından tanrı tarafından bahşedilen sözcüklere neden bu kadar bağımlıyım?

    o gecenin sabahına sözcüklere dönüştüğümden bu yana, kırılgan bir anlama dönüştüm. saat geç olmasına rağmen alt daireden çocuk bağırtıları geliyor. duymamak için işitme cihazlarımı çıkartmak istesem de belki olur da içeriden annem seslenir de duymazsam diye çığ gibi yuvarlanarak göğsüme oturan çocuğun bağırmalarını dinliyorum.

    benden bir ya da iki yaş küçük genç bir anne. iki çocuğu var. biri kız diğeri erkek. ne zaman görsem çocukları hep ağlamaklılar. genç annenin boş bakan gözlerini gördükçe, hem kendine hem de çocuklarına zulmettiğini duyumsuyorum. bağırırken, itelerken, vururken gördükçe "neden" diye soramadan edemiyorum. çocuk olunca hassas yanım ayağa kalkıyor. maddi ve manevi hazır hissetmeden dünyaya getirilen çocukların ne derece sağlıklı büyüdüğü tartışılır. "ağlama, sus!" diye bağıran kadının sesi odamın içinde çarpadururken ben dayanamayarak kapatıyorum kulaklarımı. annem de sızmış kalmış koltukta. kıpırdatmadım. uyanınca tekrar uyuyamıyor. onun için de zor günler.

    hatırlıyorum. çok iyi hatırlıyorum üzüntüyle ve ıstırapla. biraz kendime kızarak. biraz da vurdumduymazlığıma. dışarıdan gelen sesler yüzünden kitaba odaklanamadığım için işitme cihazlarımı çıkarmıştım. bir süre sonra su içmek için mutfağa gittiğimde annem yerde yatıyordu. kaç saattir yerde baygın yatıyormuş da ben ancak su içmeye yeltendiğimde fark ediyorum. aklıma geldikçe zaman zaman üzgün olduğumu söylüyorum. geçti diyor, keşke geçse. tam dayaklık bir durum.

    artık şu işleri tamamlayıp bitirdikten sonra çantamı alıp çıkmalıyım. Yol olmak için. bir nebze olsun kendime dokunabilmem için. içime bırakılmış kuyunun içine düşmemek için. su tükendi. ip çürüyor. duvarlar kaygan. tırmandıkça kayıyorum. tırnaklarım sancıyor. yüreğimi eşeleyen o sıkıntıyı boğmak için bazen gitmek gerek. velhasıl zaman çok yakın. yol olmaya.
    #93158 pia | 7 yıl önce (  7 yıl önce)
    0kişiye özel 
  4. uyandım. kalktım. kahvaltımı yaptım. annemi yedirdim, içirdim, yıkadım mis gibi ettim. koltuğuna uzandıktan sonra ben bir koşu gittim de gelemedim.

    sokaklar sımsıcak. hava kızgın yağ tavası gibi siniriyle üzerime üzerime geliyor. ter sırtımda yuvarlana yuvarlana kalınlaşıyor. otomobiller küfür gibi kaldırımlarda kafa yapıyor. insanın başını döndürüyor, midesini bulandırıyor. kalbim biraz daha sola kaymış, koltuğumun altında gümbür gümbür. hah, buldum nihayet. bu bina olmalı. evet evet, burası. gül apartmanı. kat: 3.

    ding dong. ding dong. ding dong. üçüncü çalışında açılıyor kapı. kocaman bir gülüş, kocaman bir bakış. kocaman bir ışıltı gözlerde. "hoş geldin pia" suratımda bir sırıtma. "Hoş gördüm" deyip içeriye giriyorum. kadın kokuyor ev. erkek kokuyor. çocuk kokuyor. patates kızartması kokuyor. çamaşır suyu koridorlarda. aile kokuyor. kavga kokuyor. kahkahalar kokuyor. çocuk sesleri kokuyor. başım dönüyor. başım döndükçe böyle bir evi özlediğimi hissediyorum. bizim evimiz neden kokmuyordu ki?

    salondaki koltuklar, inanılmaz rahatlık veriyor. türk kahvesi olsa, bir iki lafın beli kırılsa, sesler çarpışsa, gözlerin birbirinden kaçırılmadığı bir akşam olsa koltuklara yaslanıp. olmuyor. sırtımda kalınlaşan ter, yeniden canlanıyor. hareketlenip yuvarlanıyor. yuvarlandıkça ben huysuzlanıyorum. kadın anlatıyor. ben anlatıyorum. gözlerinin altındaki çizgiler beni çekiyor. mora çalmış hayatının akışı, yanaklarında kırmızılığa neden oldukça içim kıpırdanıyor. evin alt katından, üst katından tıkırtılar geliyor. çocuklar koşuyor sanırım. kadın öpmeye başlıyor. kadın öpmeye başladıkça kafamın en diplerinde, köşeye sinmiş sahneler belirginleşmeye başladı. mahallenin en kabadayısı çakısını çıkarmış bana bakıyor. pencereden halı silkeleyen kadın gözlerimi oyuyor. sokakta oynayan çocuklar, yerdeki taşları yüzüme fırlatıyor. yok olmamalı. kaskatı oluyorum. tepki veremediğim için kadın korkuyor. "yanlış bir şey mi yapıyorum?" yerimden zıplıyorum. yatak odasına sürükleniyoruz. salonun girişinden yatak odasına kadar olan mesafeyi mesafeyi, dış kapıya olan uzaklığa, koşarken atacağım adımı sayıyorum. kilit dönse, kapı açılsa, adam içeri girmeden evvel ayakkabılarını çıkarsa, onları ayakkabılığa yerleştirse, kapıyı örtse ayağının ucuyla. sonra yatak odasına girmeden önce mutfağa kolaçan edip "hanım" diye seslense. duyabilir miydim? hemen hazırlanıp saklanabilir miydim? mümkün değil. yatak odasının kapısı aralık kalsa, adam koridorun sonundan gelen sesleri duysa, kapının aralığından karısını görse, karısının benimle çırçıplak kendinden geçmişçesine seviştiğine inanmasa, çarşaflar birbirine girmiş, ütüsü bozulmuş yatağın şaşkınlığına yakalanıp bir an çekmecesindeki silahını çıkarsa ve iki el ateş etse ne olur? mor çiçekli çarşaflar kan gölüne dönmüş ertesi günü üçüncü sayfa haberlerinde çıkmış olurdum. yok, yok. böyle olmamalı.

    kadına dönüp "kocan şu kapıdan içerip girip bizi öldürebilir. tamam, intihar etmeyi düşünüyorum ama kadınlar çok güzel yaşamak da. ve ben bir silahın kurşunuyla ölmek istemem, bu şekilde ölmek istemem. kocan her an eve gelebilir." diyorum. kadın inanılmaz bir yüzle bakıyor. gözlerinin altındaki çizgiler kararıyor. kocaman olan bütün şeyler büzüşüp yol olmaya başlıyor. "benim kocam öyle biri değil. kocam hakkında bu şekilde konuşamazsın. evimden çık, defol" diyor.

    yanından kalkıp çıkıyorum. hesapladığım zamanlama ile uyuşmuyor. 6 dakika gecikiyorum dış kapıya. kesin ölürdüm. apartmandan çıkıp sokaklara düşüyorum. sımsıcak hava. ter sürekli kuruyor sırtımda. sokakların birinden geçerken şu yazıyı görüyorum. www.imgim.com/... aklıma geliyor birden. gülümsüyorum.

    en çok kadının evini özleyeceğim. bizim ev çok ıssız.

    #93650 pia | 7 yıl önce
    0kişiye özel 
  5. iki gündür gördüğüm rüyaların etkisiyle pek korkarak uyanıyorum. bugün de o sabahlardan biriydi. gecenin 3'ünde uyandığım gibi bir daha da uyuyamadım. kulağımdan hiç gitmiyor o çığlıklar, bağrışlar. elim kolum bağlı yardım edemiyorum. ne oluyorsa gözlerimin önünde oluyor. buna rağmen bugün güzel gündü. çünkü güzelim emekli maaşımıza ikramiye geldi. o ikramiye ki göğsü ferahlatıyor. verecekliseniz, piyango bileti gibi sarılıyorsunuz ikramiyeye.

    böyle senede bir gelen ikramiye olunca kendimin elinden tutup kuaföre götürüyorum. senede bir ayağım değiyor kuaförün eşiğine. hiç değiştirmediğim aynı kuaföre gittim. acayip mutluyum. cebim şen. saçımı kestireceğim. bayrama hazır temiz bir çocuk olacağım. saçımı kesen aslan bey beni kapıdan görür görmez, "ooo pia hanım gelmiş. uzun zaman oldu yahu" diye naralı bir selamlamayla karşıladı. "hâlâ iş güç kovalıyoruz gelemedik" dedikten sonra yıkanıyor saçlar. kesime başlanacak. kesim esnasında yapılan kimi muhabbetler eğlenceli olurken kimi muhabbetler can sıkabiliyor. bu sefer komikti. manitalı felandı. her defasında söylemeyi unutmuş gibi, yine aynı şeyi söyledi. "saç rengin çok güzel sakın boyatma." her geldiğimde aynı şeyi söylüyorsun deyip de uzatmak istemediğimden teşekkür edip kestim.

    yine aynı model kesim oldu. hep kulaklarımın hizasında kestiririm. ondan öncesinde üçe vurdurmuştum da annem pek gücenmişti. ama inanılmaz seksi olmuştum. o günleri özlüyorum. belki emekli olduğumda yeniden saçlarımı üçe vurdururum. uzun saç bana gitmiyor çünkü. saçlar oldu kulak hizasında. ilkokula yeni başlayacak kızlar gibi oldum. kesim esnasında aslan bey, " manita yok mu?" dedi. "en son geldiğimde sana anlattığımdan sonra olmadı hiç. böyle çok mutluyum" dedim. "çok değişik bir kadınsın, o kadar müşterim oldu ama senin gibi bir değişiğini görmedim, şeytan tüyü var sende, bayılıyorum sana" dedi. laf lafı açmasın diye başım öne eğik, ona istanbul hikayeleri anlattım. bir kahkaha iki kahkaha üç kahkaha derken bitti kesim. boynum açığa çıktı. ensem ferahladı. allahım ne güzel rahatlık böyle deyip çıkıyorum kuaförden.

    kızılay gürültülü. seçim müzikleri hiç çekilmiyor. oturmak bir de kahve içmek istesem de evin yolunu tutuyorum. fazla evden uzak kalamıyorum. ikramiyenin tamamnı çekip vereceğim bütün borçları ödeyince inanılmaz hafifliyorum. bir de sağlıcakla iş bulduk mu artık eve boş dönmeyiz. market alışverişinin ardından eve geçip akşam yemeğini hazırlıyorum. annem uyuyor. ocakta yemek pişiyor. mutfakta oturup kitap okuyorum. ancak okuyamıyorum. kulaklarımdan gitmiyor rüyalardaki o çığlıklar. ateş bastıkça pencereye koşup kafamı dışarıya uzatıyorum. olumsuz, kötü düşüncelerden artık uzaklaş hey aklım diyorum. bağırmadan, üzmeden, incitmeden konuşuyorum kendimle. artık bırak bu kötü düşüncelerini.

    kuaför muhabbetlerini anımsayıp gülmeye çalıştım. aklıma o kıza verdiğim cevap geldi. kızın suratı bozulmuş sonra sırtını dönüp gitmişti. arada böyle garipliğim tutuyordu. kızılay'a giderken metroda kızın biri yanıma gelmiş saç rengimin çok güzel olduğunu ve hangi saç boyasını kullandığını sormuştu. ben de saç boyasının markası allah demiştim de kız bozulup gitmişti. altı üsttü kahve saç. düz renk. bir alımlısı yok. saç rengimin markası allah.

    bugün çok güzel geçti. istanbul'u özledim. gecenin sabaha değen dar sokaklarını, caddeyi, eda'yı, kepengi indirilmiş dükkan önlerinde sigara tüttüren kadınlarla selamlaşmayı, portakal vodkayı, önce şarap sonra rakı ardında vodka içip saatlerce gülmeyi, buna rağmen bir türlü kusmayı beceremeyen midemin ateşini. arkadaşlarımı özledim. okulu. çalıştığım zamanları. öğrencilerin benimle dalga geçmesini. hareketli dönemlerimi. pia'yı özledim. esas pia'yı. mutfakta insan bir başka güzel özlüyor. radyoyu açıyorum. erdal güney çalıyor. "aşkın sırat köprüsünden ben geçtim sen geçmedin yar" annemin en sevdiği ve dinlerken ağladığı türkü. kimi sevdi de yıllardır içinde sustu. istemediği ve zorla evlilik oldu. annem hâlâ kendi köprüsünde kimini bekliyor. bekliyor da "ah annecim ah annecim yaktın ya beni, bu genç yaşında denizlere attın ya beni" dediğinde ağzı kuruyuveriyor. velhasıl mutfak evin en güzel odası.

    yazılacak yazılar bekliyor. ben henüz birine başlayabilmiş değilim. başlayamadığım gibi eskisi gibi sözcüklerim canlı ve vurucu değil. aklım karışık olduğundan beridir bozuk ve hatalı cümlelerim. yaptığım hataların haddi hesabı yok. bu yüzden parlak dönemlerimi de özlüyorum. özlemek güzel, yeter ki insanın özleyeceği güzel sarnıcı olsun.

    bugün çok güzeldi. çünkü saçlarımı kestirdim.
    #96180 pia | 7 yıl önce
    0kişiye özel 
  6. bayramın gelişini gün gün saydığım, alınan bayramlık kıyafetlerimi yanı başıma koyup bir an evvel sabah olmasını istediğim ancak bir türlü uyuyamadığım o günleri ne kadar çok özlediğimi hissettim bu sabah. en son ortaokulda iken heyecan duymuştum bayramlardan. sonrası gelmedi. gelmediği gibi kendime de bayramlık kıyafetler almadım. o zamandan bu zamana kadar hiç bayramlığım olmadı. yıllardır giydiğim kıyafetlerden kombin yapıp ziyaretlere gittim. ortaokuldan bu yana artık ziyaretlere de gitmiyoruz. büyüklerin yaptığı hataların vebali bizlerden çıktı, çıkıyor. biz aslında yoğuz!

    dün bir heves edip, annemin uyumasından fırsat bilerek kızılay'a gittim. tıklım tıklım caddeler. mağaza önleri sigara içen adamlar, kadınlar dizgisi. çocuk seslerinin çirkinliği ve güzelliği karışmış gürültülü sokaklar, kaç yıl olmuş bir bayram öncesi çarşıya çıkmayalı. insanlar telaşlı, insanlar heyecanlı, insanlar dertli, insanlar kederli, insanlar mutlu, insanlar keyifliydi bir bayramı daha hep birlikte geçirebildikleri için onca sıkıntıya, borca, parasızlığa rağmen. kıyafet almadım. elim gitmedim. param da yoktu birkaç parça fazla alacak.

    regli olduğum günden bu güne taktığım iki sütyeni halen kullanıyorum. kopçaları koptu yeniledim. kenarları yırtıldı diktim. yüzeyi yıprandı yamaladım. şu yaşıma geldim sadece iki sütyen kullandım. çünkü birkaç tane daha fazla almak istediğimde aynı modelden bulamamıştım. inanılmaz rahat olduğu gibi memelerime oturan en iyi sütyenlerimdi. bu böyle olmayacak deyip kendime kıyafet yerine bayramlık sütyen almak için bir iki mağazaya girdim.

    çeşit çeşit sütyen modellerine bakıp bakıp iç geçirdim. o kadar güzel, tahrik edici ve kışkırtıcı modeller vardı ki, keşke alıp alıp giyebilsem. hangi modeli beğendiysem numarası yoktu. numarasını bulduğum modeller de uymadı göğsüme. ya güzel durmadı ya da cuk diye oturmadı. neden 70 beden var da, 65 ya da 60 beden yok? üst numaralı bedenleri alsam, davulun sesi uzaktan hoş gelir misali, yanıltıcı olacak. başıma geldi çünkü. katıldığım bir partide dans ettiğim kadın memelerimi çok beğendiğini söylemişti ve ardından avuçlamıştı. ancak avuçladığı an içinin boş oluşunu fark ettiğindeki suratı kaymıştı. kendime içecek alacağım bahanesiyle ayrılmıştı yanımdan. neyse ki, başka olaylar da var ancak daha sonra uzun uzun anlatırım. sonra pentiye girip bir model buldum. iki siyah bir beyaz aldım. renk seçenekleri olmalı. özellikle bordo ve koyu mor tonlarında olan sütyenler çekici kılabiliyor kadını. başka başka renkler de olmalıydı ancak siyah ve beyaz renk seçeneğinden çok da öteye gidemiyor. ya da daha büyük mağazalara gitmek gerekiyor. nihayetinde onca sene sonra ilk kez bayramlığım oldu. eskileri atıp yenilerini giyeceğim için mutlu mesut döndüm eve.

    bugün ise sabah kalktım. duşumu alıp sonra aldığım bayramlık sütyenimi taktım. bir süre ayna karşısına geçip kendimi seyrettim. kaburgalarımı saydım. karnımın dümdüz oluşunu ve göbek deliğinin yanında gittikçe büyüyen beni izledim. siyah sütyen yakıştığı gibi de güzel durmuştu. çalıştığım iş yerime sütyensiz gittiğim günleri hatırladım. kıyafetler altında meme ucunu belli etmeyecek sağlam bir aksesuar bulur bulmaz atacağım dolaptan sütyenleri. böyle efil efil rahatlık bulunmaz hiç. giyinip çıktım banyodan. ev sessiz. annemin bayramını kutladıktan sonra bekliyorum abimi. annem evde ben köye gideceğim bayramlaşmaya. hem ölen abimi de ziyaret etmiş olurum. mezarlığa gider, dayımı, dedemi, amcamı, babaannemi, abimi ziyaret eder onlarla konuşur sonra tekrar geçerim. kimsecikler kalmamış köyde. baba tarafından çalınacak kapı yok. olsa da dönüp bakmıyorlar. anne tarafından sadece teyzelerimizi gezdik. varla yok arası. biraz kamburum çıkıyor. sonra kapı önüne çıktığımda şeker toplayan çocuk kalabalığını görünce mutlu oluyorum. yanlarına gidip her birinin bayramını kutluyorum. aklıma allahın belası kobra nejdeti getirmemeye gayret ediyorum. her biri çember olup poşetlerinde birikmiş şekerlerin çokluğunu gösteriyor. "abla bak, bu kadar şeker topladım."

    sen kızsın, kızlar şeker toplamaz dedikleri için içimde yara olmuş çocukluğumu kırılan yanını sevdim. köyü de seviyorum. hatta buradan bir arsa alıp bir de ev yaptırıp yaşamak da istiyorum. lakin nasıl olacak? tek başıma köyde yaşatmazlar. dedikodusu, lafı, rahatsız edeni çok olur. ziyaret ettiğim evlerde bana sorulan soruların haddi aştıkça bir an evvel anneanneme gitmek istedim. "yakında evlilik var mı?", "hâlâ atanamadın mı?", "ne zaman öğretmen oluyorsun?", "hiç haber yok mu sağdan soldan?", "annen niye yok?", "seni isteyen var mı?" vs. vs. hepsini geçiştirdim. ben hâlâ kız olduğum yüzünden şeker toplamaya gidememenin sancısı geçsin diye uğraşıyordum, kolonya serpilirken avuçlarıma.

    yalnızlığı bilirdim de kimsesizliği bilmezdim. bu bayramın gelişi tuhaf hisler yükledi böğrüme. hafif sızlıyor. köye gitme işi olmasaydı da keşke keltox'un peşine düşüp kamp yapabilseydim. şu an keltox'un yanında olmayı ve yaktığı o güzelim ateşin harını karıştıra karıştıra muhabbet etmeyi ne çok isterdim. bayramlık sütyenlerimle geçirirdim kamp keyfini. köyden daha mutluluk verici olurdu eminim!
    #97039 pia | 7 yıl önce (  7 yıl önce)
    0kişiye özel 
  7. sabah uyandığımda bir tuhaflık sezdim. var bir şey ancak ne olduğunu bilemiyorum. kafam bulanık. bedenimde bir ağırlık. "haydi kalk pia, milli eğitim bakanlığına geç kalıyorsun. hallet şu işlerini," deyip kalkıyorum.

    annem yatıyor. yorgun. sabahları derin uyuyorsa eğer gece hiç uyuyamamış demektir. uyanana kadar ben mutfağa geçip kahvaltıyı hazırlıyorum. sonra oturup yiyoruz. yediklerim sindirilmiyor sanki. midem parçalanmış da etrafına saçılıyormuş gibi. dşyorum bir tuhaflık var diye.

    milli eğitim bakanlığına uğrayıp işleri hallettikten sonra kızılay'a gidr fotoğraf çekerim diyorum. makinemi yanıma alıyorum. çantam hazır. ben de nazırım. çıktık. işlemlerimi hallettim. dua edin atanayım bu sefer. seçimler sonrasına kalmasın artık. olmazsa ben de ona göre kendime şirketlerde iş bakabileyim. gittik kızılay'a. önce güvenpark sonra ara sokaklar. bir ara sakarya caddesi'ndeki heykelin orda yemleyen güvercinleri çektim. o esnada takım elbiseli, kravatlı. güzel bıyıklı bir adam elinde çayıyla yanıma yaklaştı.

    "fotoğrafçı mısın?"
    "değilim." gülümsüyorum.
    "elindeki makine ne?"
    "Analog makine, filmli. sizin zamanınızdan." yine gülümsüyorum."
    "ya beni çeksene şöyle, hanıma götüreyim. güzel fotoğraf olsun ama. hanım görsün."
    "tabii ki ancak anında veremem. birkça gün beklemeniz gerek filmin yıkanması için."
    "hadi ya."
    "siz bana e-posta adresinizi verin ben size göndereyim."
    "söz mü bak? muhakkak gönder bak. unutma sakın. tamam mı?"
    "sen hiç merak etme anında göndereceğim."

    iletişim adresini kayıt ediyorum not defterime. adam gidene kadar "unutma bak," diye tekrarladı. Farklı pozlarda, duruşlarda çektim. dua ettim yanmasın da fotoğrafları ulaştırayım kendisine. yanından ayrılınca son pozu da göğü çekip gittim fotoğrafçıya verdim filmi yıkamaları için. akşam elimde olur. o da hanımına gösterir.

    keyifliydim ancak bendeki tuhaflık bir türlü geçmiyor. daha fazla zorlamadan eve gideyim dedim. ancak döner mideme saplanan ağrı durdurdu. o an sabah yediklerimi kustum. etraf kalabalık ve ben yerin dibine girecek kadar utanıyorum. kusmuğum yerde. hemen orda büfeden su alıp orayı yarım yamalak temizlemeye gayret ediyorum ancak ikincisi geldi arkasından. ayağa kalkacak gücüm yok. insanlar kafalarını çevirip çevirip gidiyor. rahatsızlık verdiğim ne kadar da belli. bir güç alıp hemen marketten bir poşet isteyip hızlı hızlı otobüs duraklarına gitmeye çalıştım.

    vardım. durağa oturdum. midemde hiroşima bombalar patlıyor. acı üstüne acı dağılıyor. hem yakıyor hem de kovalıyor beni. otobüs geldi. bindim. 50 dakikalık yolum var ve ben otobüste kusmamak için dua ediyorum. yanımda bir çocuk oturuyor. onun tiksinmesini istemiyorum. görmesin diye iyice cam tarafına yapışıp yüzümü de aşağı eğip poşete üst üste kusuyorum. poşet delikmiş. batırdım otobüsü, kokacak ben ne yapacağım diyorum. ancak poşetten akanlar pantolonuma pisletiyor. devlet malı pislenmesin pantolonum pislensin. yere s döküp selpaklarla sıyırıyorum. öyle bırakıp gidemem katiyen. yanımdaki çocuk da gördü şimdi deyip kasılıyorum.

    sağ salim eve vardığımda annem kapıda görünce endişeleniyor. ne bu üstün hali ne oldu diyor. anlatıyorum. hemen kendime sıcak çorba hazırlıyorum. annem mutfağa giremiyor. çorbayı içince rahatlıyorum ancak bir süre sonra yine tekrarlanıyor. sonra mide boş kalmasın diye tekrar çorba içtim yine ardından tekrarlandı. bu böyle olmayacak. ne olduğunu, ne yediğimi hatırlamaya çalışıyorum. ıhı midemi ağrıtacak hiçbir şey yemediğim gibi bu konuda çok dikkat ediyorum. belliydi sabahın tuhaflığı ne olduğu.

    ağlamak istiyorum ancak ağlayamıyorum. kulzos'u açıp girdileri okuyorum. keyfim yerine geliyor ama midede patlayan bombaların ardı arkası kesilmiyor. biri şu midemi kesip alsa.

    dua ediyorum cumartesiye kadar iyileşmeliyim. iyileşmeliyim ki keltox ile the ancient one'nin evine gidebileyim. sıcak şarap zirvesini kaçırmak istemiyorum. şu an yağsız salçasız haşlamalı makarna yiyebildim. ancak o da durmayacak gibi. gözlerim kayıyor.

    yarın tanıştığım bir kadınla görüşecektim. 42 yaşında. sanırım görüşmeye gidemeyeceğim. olsun yeter ki şu ağrılarım ve kusmam dinsin. biraz adamın fotoğraflarını da göndereceğim. hanımına göstersin bakalım.

    gittiğim kurstan ödev istendi. konu "yasak". ne çekebilirim derken yine kamera karşısına geçip kendimi çektim. şimdi onu da kulzos yazarlarının çektiği fotoğraflar başlığında paylaşacağım. tabii dikkat nsfw'li.
    #97264 pia | 7 yıl önce (  7 yıl önce)
    6kişiye özel 
  8. dün seçim sonuçları açıklandıktan sonra içimdeki ağrıyı taşlamak için yatakta kıvranıp durdum. ne olacağım? ne yapacağım? yapmak istediklerim, hayalini kurduklarım, aradığım eşitlik ve haklarım, işsizliğim, ve devamında sıralanan birçok şey kafama doluştu. ne yana dönsem, düşüncelerimin sonu görünmüyor. en iyi bildiğim gitmek olduğu halde neden gidemediğimi de sorguladım, alıp kendimi karşıma. sonrası ise sabah oldu.

    erkenden işe gidiyormuş gibi mesai saatlerin başlangıcında uyandım. giyindim. erken saatlerde kahvaltı yapamadığım için bir iki ekmek alıp çıktım evden. günlük 25 lira veren yerel bir ajansın kamu spotu çekimine gittim. yakınlaşan üniversite sınavına girecek öğrencileri bilgilendirmek için çekilen kamu spotunda, sınav kağıdının kenarlarını süsleyerek, acaba sınava girseydim filanca okulu yahut falanca bölümü kazanabilir miydim diye diye yuvarlaya yuvarlaya bezedim cevap kağıdını. figüran da olsanız benim çekileceğim sahne bitti gideyim demek yok. mesai bitmeden katiyen. yanaklarını şişire şişire asfaltı yakan güneşin ağzında pişmiş olsam da bekledim. olsundu. 25 lira var işin ucunda. yumruğumu sıktığım bir gün daha olduğu için güzeldi. kafam dağılır, göğsüm hafifliyor, avuçlarım terlemiyordu. bir daha ne zaman emekliye ikramiye gelir ki?

    ücretimi aldıktan sonra trene binip yenişehir'de indim. en sevdiğim heykelin önünde biraz oturup soluklandım. ellerini göğe açmış bu heykelin bendeki tesiri nedense çok farklı. bu avuçların ortasına kıvrılıp uykuya dalmak ve uyanmama isteğini kabartıyor insanın içinde, yakınlaştıkça. sonra hiç bozmadığım gibi bu sefer de kızılay'ın sevdiğim halde kalabalığından ve sokakların ruhunu yitiren o değişimden şikayet ede ede yürüdüm. dinlenmek için oturduğum konur sokak'ın girişindeki beton bankta bir adam vardı. ne zaman görseniz hep ayyaşlar vardır. yan yana otururlar, önlerinde siyah poşet içlerinde tuborg. hem kahkaha atıp gülerler hem de küfrede küfrede ağız dalaşı ederler. onları seyrederken yanıma bir adam oturdu. bana bakmasından rahatsız olduğumdan sesimi yükseltip hafifçe "ne bakıp duruyorsun," dedim. duydu ki kafasını çevirdi. tekrar dönüp bakmaya devam ederken, "beni dinler misin?" dedi. cevap vermedim. cevap vermediğim gibi adama bakınca başladı anlatmaya.

    "anan baban var mı bilmiyorum ama insanın anası babası olmasa da olur. ama sevdiğin yoksa, senin sevenin yoksa yoktur her şey. ben askerdeyken sevdiğimi başkasına vermişler. annem söyledi telefonda. ağrı'da askerdim. komando olacaktım. silahı dayadım vuramadım. bıçakla kestim kendimi yine kurtuldum," kolundaki bıçak izlerini gösterdi. büyük büyük yaranın izleri kalmıştı. rahatsız edici bir görüntüsü olsa da hikayesi vardı. sonra devam etti ancak, laflarını yuvarlaya yuvarlaya, birbirine uymayan cümlelerin alakasızlığı bunaltıyordu. kısa tuttun, hemen anlatıversin istiyordum. kimi dediği anlattığı kısımları anlamıyordum. sargoş değildi ama kafası güzeldi. uyuşturucu kullandığı muhakkaktı.

    "ne yaptıysam kurtulamadım. memlekete dönünce dayanamadım. bir gün kapıyı çekip gittim. o gün bugündür kayıbım, ailem bilmiyor nerde olduğumu," dedi. sonra gezdiği, çalıştığı, gittiği şehirleri saydı. en son iş bulamayınca ankara'da kalmış. sokaklarda yaşıyormuş. evleri sevmiyormuş. önümüzden geçen birbirine sarılmış çifte küfürle karışık bir şeyler geveliyor. hem kızıyor hem de güzelliyor. hiç bir şey demiyorum. demediğim gibi "ben gideyim artık. benim de sevdiğim vardı ama yine de hayattayım," deyip yanından kalkıyorum. giderken birçok soru sıraladı. sevdiceğimle ilgili. hepsini yanıtsız bırakıp gittim. hava da kararmıştı. sıhhiye'ye kadar yürüyüp sonra ise otobüse bindiğim gibi eve döndüm.

    eve gelince annem "kızım atama sonuçların ne zaman belli olacak," deyince ben bir kontrol etmek için bilgisayarın başına geçtim. sonra baksaymışım. gün üzerimde ağırdı. sonucu görünce durakladım. an, saniye, dakika, saat durmuş, dünya ekseninde dönmüyordu sanki. bu böyle olmamalı, dedim. bir şeyler yapabilmeliyim. dün düşündüğüm bütün her şey yine sandalyede orantısızca bilgisayara ekranına bakarken doluştu kafama. bir yandan adamın anlattıkları. diğer yandan atama sonuçları.

    bundan sonra ne olacak peki?
    #98142 pia | 7 yıl önce (  7 yıl önce)
    0kişiye özel 
  9. bugün heyecanlıydım. sabah iş görüşmesine gidip oradan sadri alışık ile ilgili araştırma yapmak için milli kütüphane'ye geçecektim. iş görüşmesine nasıl gidilir, ne giyilir, nasıl konuşulur, ne yapılır, ne edilir üzerine sayısızca video izlemiş, bloglar okumuş birinin yüzde yüz bu sefer olacak demenin egoistliğiyle saçlarımı tarıyordum. saçlarımı tararken yansımama bakıp dünyaya yanlış bırakılmanın sayısızca nedenini sorguladım. son bir kez daha saçlarıma rüküş bir dokunuş bırakırken "pia ölüyorsun!" dedim. fısıltıyla mısıltıyla değil duyabileceğim ses frekansıyla bağırarak. "ölüyorsun pia!"

    bir tanıdık vasıtasıyla ayarlanmış iş görüşmesiydi. küçük bir etüt merkezi. küçük kurum. semtin yerlisi. gittim. genç bir adam. üniversiteden mezun olur olmaz eğitim ticaretine başlamış. kendisinden bahsettikten sonra sıra bana geldi anlatmaya. anlattım. ben anlatırken alabildiğince süzdü beni. süzüşünden ne kadar rahatsız olsam da istifimi bozmadım. anlatmam bittikten sonra yine beni aynı bakışla süzüp,

    "fazla çocuksu duruyorsunuz. küçük görünebilirsiniz ama çocuksu halinizle öğretmenlik yapabilecek misiniz? otoriter kurabilmek, öğrencilerinizle mesafeyi koruyup bir öğretmen edasını sunabilecek misiniz?" dedi.

    ben şok ben vefat. tamam kişisel ilişkilerimde bunu duymaya hep alışkındım ve silkeleyip geçiyordum ama bir iş görüşmesinde bunu duymak, sırtıma kezzap dökülmüş gibi hissettirdi. elbette ilişkilendirelecek detaylar vardır ancak bu böyle diye mesleği icra edemez anlamına gelmemeli. eveleyip geveleyip durdum. bir an evvel çıkmak istiyordum. ortaokul düzeyindeki çocuklara ders vereceğim için çocuklar üzerinde bir öğretmen etkisi bırakmanın bedensel büyüklükle ilişkili olduğunu sağ olsun işveren bir güzel anlattı. o anlattıkça kafam güzelleşiyordu. çıktım. bir iki soluklanırken canım sigara istedi. yoldan gelip geçen bir ademoğlundan rica edecektim lakin boşver pia doğru kütüphaneye git, deyip kendimi sürükledim. saçımdaki rüküşlük de bozulmuştu.

    bu ülkede ciddi olarak kaynak sıkıntısı var. ciddi olarak bilgi eksikliği, birikim havzası zayıflığı var. buna eğilmek, bunun üzerinden destekleyici çalışmalar yapmak varken neden kafalar yan yan gidiyor? sadri alışık ile ilgili sadece 1 kaynak vardı. diğer kaynaklarda çok kısa kısa yazılmış oynadığı filmlerle ilgili açıklamalar yer alıyordu. yok. detaylı hiçbir şey yoktu. ayrıca şiir kitabını da buldum. fotokopisini alıp yolda gelirken okudum. şiirlerini çok sevdim. uzun süre sonra bir iş almışken bunun üstesinden gelip gelmeyeceğimi bilmemekle beraber elime yüzüme bulaştırmadan yapabilmeliyim. son şansım. elle tutulur, akılla görünür bir iş koyamazsam masaya bir daha iş alabilmem mümkün değil. hiç!

    kerem alışık'la görüşebilmek için randevu ayarlamaya çalışıyorum. umarım başarabilirim. babası ile ilgili elinde köklü bir arşivi vardır. yardım edeceğini düşünüyorum. sabah iş görüşmesinden sonra kerem alışık'ın benimle görüşmeyi kabul etmesi ilaç gibi gelebilir. bu iş bittiğinde ve kabul edildiğinde devamında daha büyük bir iş alma hakkını kazanarak belki büyük bir yayınevinde çalışabilme imkanını elde etmiş olabileceğim. öğretmen olamam belki ancak üniversite yıllarından beri hayalini kurduğum yayınevimi açar türkiye'de yasaklanmış kitapları basarım. allam lütfen!
    #101236 pia | 7 yıl önce (  7 yıl önce)
    0kişiye özel 
  10. Sevgili günlük,

    Keşke adın günlük değil de başka bir şey olsaydı. Ya da sevgili'den sonra gelebilecek bütün o güzel isimleri yazabilme cesareti gösterebilseydik. Zira sevgili'den sonra gelecebilecek tek bir isim vardır her zaman.

    Uzun zamandır yazmadığımın farkındayım. Bunun nedenlerini de biliyoruz elbet. Sözcüklerimin heyecanı eskisi kadar dinamik değil. köreldi. git gide azaldılar. anlamları eksildikçe yok oluşun bütün o felsefesine sığındılar. yer çekimi olmayan bir ağacın boşluğundalar şimdi. kolum kısa, erişemiyorum. buna rağmen, iki kaburganın arasına sıkışıp kalmış balçık gibi sersemleştiğin anlar olur ya o anlarda insan bir iki sözcük kusmak ister. bir kıl tanesi kadar hafif olan balçığın, insanı ağırlaştıran gücü karşısında ne kadar savunmasız bıraktığını inkar edemeyiz artık. o noktada oturur başlarsın sevgili günlük diye...

    En son yaşanılan tartışma sonrasında uğramadım buraya. Ayları geçmişti. Yine de insan sırtını döndüğünde bile sırtına değen sıcaklığının varlığını unutmaz. unutmamalı. bu sıcaklık, geri dönebileceğinin bilgeliğini taşır. Keşke bu sıcaklık bizler için de olabilse. yatağın kenarında bırakılan o kocaman oyukların sıcaklığı takip edebilse sırtımızı. kapı sesi duyulduğu an, oyuklar kapanır, çukurlar dağlaşır, kırışıklar düzleşir. hiç olmamacasına.

    aylardır işsizken çektiğin sıkıntı, sigortan yatırılınca, maaşını alınca, sabah akşam düzenli bir mesai yaptığında geçeceğini sanırsın ancak o sıkıntı daha da katlanır. bunu anladığında asıl sorunun işsizlikte değil de senden kaynaklandığını bir kez daha anlayarak tükürürsün içine. "neye geldim dünyaya bilmem ki neyim" diye başlayan şarkı "neden geldim istanbul"un yerine ankara'yı iliştirerek gün be gün kovalayıp durursun kendini. neredeyse altıncı ayıma yaklaşıyorum. işe başlayalı ne kadar çok olmuş. zaman gerçekten hızlı. zaman kavramı da ayrı bir muamma. sayılarla kandırıyoruz birbirimizi. ancak bu akışı tanımlayabilecek en iyi kavramın da zaman olduğunu biliyoruz değil mi? hayatım düzene girdiği için, düzenli bir maaş alabildiğim için, sabah 8.30'da masaya oturur oturmaz kafamdaki deli fişek düşünceleri unuttuğum için, akşam 6'ya kadar bedenimi ve ruhumu uyuşturabildiğim için iyiydim. gerçekten iyi olmanın nasıl bir şey olduğuna dair ilk kez bir fikrim oluşmuştu. ve mesai uyuşturucusu iyi gelmişti. ilk kez buna inanmıştım. inandırılmıştım.

    yine de o lanet olası balçık hep orada iki kaburganın arasında durmaya devam eder. ne kadar sıcak su döksen de erimez. ne kadar üzerine soğuk üflesen de buz tutmaz. orada capcanlı durur. bir hıçkırık gibi ele verir kendisini. sende de var mı o balçık?

    sanırsam yakın zamanda iş yerinde yaşanılan olaylar sonrasında patlak verdi. hepten koptu. hepten tepetaklak oldu. hepten ortaya çıktı. bir çıkının içine sıkıştırdığım her şey. saçıldı, dağıldı, sıçradı. pis kokan çöp konteynere dönüştü. ondan sonra toparlayamadım. biraz daha uyuşturmak için sekizlere dokuzlara kadar kaldım mesaiyeye. eve vardığımda on biri geçmiş oluyordu. ve açlık belki içimdeki ağrıyı bastırırsa diyerek öylece deviriyordum kendimi yatağa. hiçbir şeye zamanın yoktur artık. duş almaya üşenir, yağlı saçlarını umursamaz aynı kıyafeti üst üste giyer, ayakkabılarını fırçalamaz, masanın üzerindeki kahvaltı kırıntılarını temizlemeyi düşünmezsin. güzel olan ne varsa, iyi olan ne varsa, sevilecek ne varsa hepsi körelmiştir. yazmak istersin yazamazsın. tek bir sözcüğün harflerini bile unutursun nasıl yan yana getirileceğini. kafan karışır. yazdığın her öyküyü mükkemmel sanırsın ancak gönderdiğin yerlerden olup olmadık kötü yanıtlar alırsın. üniversitedeki heyeanlı, coşkulu, savurgan ve serseri kalemini özlersin. art arda yayımlanan yazılarının verdiği o harareti apaçık özlersin. hiçbiri kalmamıştır artık. kendini bildiğini sandığın günden beri bir yazar olacağını düşlersin ancak o düş de bir gerçeğe bürünmüştür. gerçeklerden hiçbir zaman düş olmaz.

    sözcüklerin gücü mü tükendi dersin? bunun cevabını nasıl verebilirim bilmiyorum ancak tükendi derim. tam da iki cümleyi yan yana getirebiliyorum diye kendini şanslı hissettiğin anda yan yana getirilmiş o cümlelerinin karşı taraf için bir önemi olmadığını gördüğünde buluyorsun cevabı. gücü olsaydı ona erişeceğini, dokunacağını, işleyeceğini düşünürsün. düşünürsün de bu gerçeği kavrayamazsın. değiştirmek mümkün mü sevgili günlük?

    bir insan neden ses çıkarmaz? kuyunun dibine düşen bir su damlasının sesi bile yankılınır da neden bir insanın sesi yankılanmaz? çıkmaz gıkı. susar. susar. susar.

    hiçbir şeyin yeni olmadığı, birbirinin devamını kucaklayan şu günlerin tekrarında gerçekten bir şey olacak mıdır bilmiyorum ancak ikinci kez de inanmak, inandırılmak ve uyuşturulmak istiyorum sevgili günlük. çünkü ağırlık insanı cephesiz bırakır.
    #120804 pia | 6 yıl önce (  6 yıl önce)
    0kişiye özel 
  11. güç bela oturduğum şu bilgisayarın başından kalkmak bazen güç oluyor. gırtlağıma dolanmış, nefes almamı zorlaştıran sarmaşığı gevşetecek sözcükleri yan yana dizmek eskisi kadar etkileyici değil artık. ne dersem diyeyim hep bir boşluğu çoğaltıyor. yeniden yeniden anlatma isteğiyle daha sıkı dolanıyor sarmaşık boğazıma.

    öğle arasında ofiste arkadaşlar arasında bir fal muhabbeti dönerken, önerdikleri kadına bir de ben gideyim deyip gittiğim günden beri pek de huzurlu sayılmam. belki de aradığım yanıtları vermediği için bütün suçu tarot kartlarına yüklerken, asıl gerçeği yitirdiğim ve ayaklarımın dünyaya basmadığını fark ettiğimdedir bütün huzursuzluğum. kadın bir iki saniye yüzüme bakmış, on beş tane kart seçmemi istemiş, bir kağıttan okur gibi hiç sırasını bozmadan art arda sıralamıştı sözlerini. sarkık yanaklarına, boynunun genişliğine, parmağında şişmiş yüzüğüne, bileğindeki yeşil damarlarına bakmıştım da dediklerini bir nebze duymamıştım. kısık sesle ve hızlı konuşanları duymakta zorlandığım gibi birbiri ardını takip etmekte güçlük çekiyordum son zamanlarda. bana sor dediğinde, dudaklarıma yapışıp kalan o soruyu soramadım. bana sor dediğinde, bir çiçek sessizliğine bürünmüş ismi mırıldanamadım. bana sor dediğinde, bakıp kaldığım yeşil damarlarının sonu nerede bitiyor diye merakla sustum. kocası nasıl biriydi? o da falcı mıydı? yoksa emekli bir kahvehane adamı mıydı?

    "iki ay sonra evleneceksin."
    "kendinle çok uğraşıyorsun."
    "çok safsın."
    "çok kalp kırıklığı yaşamışsın bu yüzden yıldızın düşük."
    "bu yıl senin için çok rahat geçecek."
    "bayrak görünüyor. gideceksin ankara'dan."

    işte bu bayrağı o an sevmeye başladım. gideceğime dair beslediğim yarı karanlık umudu biraz olsun aydınlatan bu sözüne sarıldım. kadına sarıldım. boynunun genişliğinden başlayıp sımsıcak göğsüne gömülene kadar.

    yılbaşı için gönderdiğim tebrik kartının ulaştığına dair dönüş yapmamasına karşın çantamda taşınmaktan yıpranmış, kırışmış mektubu gönderip göndermemek arasında sıkışıp kalıyorum. biliyorum ki, aynı sessizliğini korumaya devam edecek. çıt çıkmayacak. çıt!

    yeniden görüşmek üzere dediğimiz andan yeniden görüşemeyeceğimizi kanıksaya kanıksaya gittiğim istanbul'a dört bardakla şarap içip ardından bir kadının kasıklarına kusup da döndüm. tiksindim kendimden. bir kadın, sizin kasıklarınıza tam da sevdiğiniz güzel organınıza kusmuş olsaydı, basardınız küfrünüzü. parkeler ayaklarımın altında kırıldı. duvarlar, rüzgarın şiddetiyle çatladı. pencereler patladı. perdeler söküldü. bütün dünyanın kırığı yüzüme yüzüme çarptı. çarptı durdu. çarptı durdu da kusmalarım dinmedi. daha fazla ne kadar içebilirdim de kafamın içinde dönüp duran o kuruntuların üstüne üfleyip dondurabilirdim. uğultu dinmedi. kafama geçirilmiş bir poşet gibiydi. nefes almak için soludukça yanıyordum. sımsıcak oluyordu yüzüm. gözlerim terliyordu. yanaklarım ıslanıyordu. ne kadar özür dilesem de öyle hatırlanacağım. kırmızı loş ışığın altında kusmuklarını geri yutan kemikli bir kadın olarak. tiksinçle. kolumdan tutup duş kabının içine sürüklediğinde, "bunu yapmak zorundayım" deyip fiskiyeyi başıma tutmuş, buz gibi suyun altında direnmiştim çıkmak için. kaç dakika öyle sürdü bilmiyorum ama üşüdükçe uğultu kesilmeye başlıyordu. ardından sıcak suyu açtı. gevşedim. yığıldım.

    geç bir vakit olmasına rağmen bünyemin vazgeçmediği erken kalkma alışkanlığımı tekrarladım. uyandığımda top gibi kıvrılmış yorganın altında, "iyi ve kötü şeylerle karşılaşmış olmamızın tamamen tesadüf" olduğuna karşılık hiçbir teori üretemiyordum. boynumun uyuşukluğu, yeniden uykuya sürükledi.

    ne kadar çok kafamı meşgul edersem o kadar kendimi teselli edebilirmişim düşüncesinden uzaklaşmak bana korkunç geliyor. düşünmeye zerre yer vermemeliyim. neler üretebileceğim üzerine kafa patlatmak zamanın akışını kolaylaştırsa da ben hala aynı yerde, aynı zamanda bir anıt gibi oracıkta kalakalıyorum. tütüne yeniden başlamak istiyorum. bir de tütünü serinletecek içinde bir güzellik oldu mu iyi gelecek gibi. gibi. gibi.

    ayaklarım ısrarla postaneye git derken, bir yanım böyle çılgın düşüncelere kapılma çok mutsuz olacaksın diyor. ne leyla olabiliyorum ne şirin ne aslı. bir gün olamıyorum hepsi bu. olamadığım yerde bu kırışmış mektup ulaşmalı mı kendisine? hı? ne dersin?



    #121997 pia | 6 yıl önce (  6 yıl önce)
    0kişiye özel 
  12. hayret fanzin

    güzel bir haberle başlamak istedim. kendi fotoğraf çalışmalarımdan oluşan bir fanzin hayata dokundu. devamının daha da güçlü olacağına inanıyorum. inanmak istiyorum.

    dilek ince giysi bankası kıyafet isteğini duyurduğundan beri hummalı bir hareket başladı evde. arkadaşlarımdan, komşularımdan, mahalleden topladıklarım eve taştı. annem bütün kıyafetlerini vermek istedi.

    "bir ölünün kıyafetini kimse istemez. hazır sağken hepsini bağışlamak istiyorum, ben de." dedi. yıkadım, ütüledim, katladım, paketledim. gardıropta sadece kocasının kıyafetleri kaldı. baktım. dönüp dedim ki "peki, bunlar ne olacak?"

    "dursun onlar. belki gelir."
    "senden sonra gelirse ne olacak?"
    "o zaman bakacaksın çaresine."
    "bu evde olmayacağımı biliyorsun değil mi? senden sonra bu kapıyı açan kimse olmayacak bunu da biliyorsun değil mi?" dedim.
    "senin kalmak istediğini duymadım ki hiç." dedi. düştük birbirimizin kuyusuna.

    kalından da beter bir zincir var, ayağımda. kıpırtısızlığın acısı, okula giden bir çocuk gibi her an içimde koşuyor. bir de dünya ağrısı eklenince, büsbütün kıvrılıyorsun sancının karnına. anlat, diyorlar. anlatamıyorum. anlaşılacağıma inansam anlatırdım. bunun üzerine söylenebilecek hiçbir ihtimal yeşermiyor. o yüzden sözcüklere dürüp dürüp fırlatıyorum. hanginize çarparsa. bazense mektuplaştırıp giriş kapısı açık kalmış apartmanların posta kutularına atıveriyorum. kiminin şansı ise. bazense dost kitapevinin önünde pinekleyen banklarda oturup, bir tütün sarıp, gelen giden insanların yüzlerindeki hikâyelerini okurken bitirip tütünü, sonrasında şişmiş ayak bileklerimdeki çorap izleriyle birlikte kalkarken banktan, kafamı çevirmeden bırakıp gidiyorum zarfı. zarfın ağrıyan yüzünde yazan "merhaba"ya kim selam vermek ister ise.

    rüzgârın kıpırdattığı su değilim. ağacın ağrıyan dalını sıvazlayan yaprak değilim. kaldırımın çatlayan ağzında fışkıran çiçek değilim. güneşin gözünü kapatan bir buluttan öteye düşemeyen birinin yazdığı mektup neden bir başkasına rüzgâr, ağaç, kaldırım, güneş olabilsin ki. rüzgârın suyu kıpırdattığındaki o güç benim sözcüklerimde yok ise neden yazmanın şifasına yüreğimi sürüyorum ki? yok, dönüşlerin ucu bucağı yok. kanserin çaresi var da gidenin çaresi yok. bir babamın gidişine çare bulunamadı bir de sevdiğim kadının gidişine.

    yaşamın akışı içerisinde yapabileceklerim üzerine sorumluluklarımı yerine getirebildiğim kısımlara bakacak olursak eğer, her gün kaplumbağa yem atıyorum. kendisini sahiplendiğim günden dört güne evvel kadar ağzını açmayan güzelim kabuklum, dört gündür yemeğini yiyor. kemikleri güçlensin diye et de yediriyorum. sağlığını dengelesin diye marul da. yemek yiyişlerini seyrediyorum oturup. yaşamın en sıradan, en yaşanılabilecek sadeliğe sahip bir kabuklunun yemek yiyişinde arıyorum tüm yanıtları. boynunu yukarı uzattıkça sünen derinin kıvrımlarında biriken bir yosun gibi dağılıyorum her yere. yanıt. aradığımız sadece yanıt. ve bulunamayan yanıtların da yok çaresi.

    seviyorum insanlarla konuşmayı. sözcüklerin telaffuzundan doğabilecek tüm aksaklıklara rağmen. bundan bir hafta evvel. bir kadınla tanıştım. tam da arzuladığım bir yaşam standardına sahip. fazlasını aramayan, boşlukların derdine düşmeyen, olabilenin ötesini kurcalamayan ve yaşamın tüm basitliği içinde normalliğini koruyabilmiş bir kadın. hiçbir şekilde kültürel birikim olarak denk olmasak da, herhangi bir konu üzerinde tartışabilecek bir bilgi potansiyeli olmasa da, bir kasapçının isteyebileceği en olağan şeyleri istemesinin benim isteklerimle örtüşmemiş olsa da hayranlık duyuyorum. sahip olabileceği tüm duygulara sahip. bütün duyguların şekli var onda. sevmenin, sevilmenin, nefretin, öfkenin, sabrın ve sabırsızlığın, heyecanın, anneliğin, coşkunun, üzüntünün, hüznün ve sevincinin dünyayla kurulabilecek bütün ama bütün duyguların şekli en saf, en ham haliyle bütünleşmiş kadında. onun sahip olduğu çoğu duyguların şekli bile yok bende. oluşmadı. oluşturamadım. oluşturabildiklerimi azalttım, yitirdim.

    hiçbir duygusal bağ kurmadığım bu kadınla sadece iki gecemi geçirdim. yine saygı duyarak hayranlıkla neden yanı başımda gürültülü sesler çıkaran bu kadın gibi olamadığımı düşündüm. neden kendimi basitleştiremediğimi. neticede bir karara varamadım ancak kadın da bugün ilişiğini kesmek istediğini söyleyerek iletişimi kopardı. kısa bir süre olsa da kafamda açtığı oyuklar sayesinde yeni ormanlar büyütmeye başladım. varoluş sancısını yaşamamış olan bu kadının yolu hiç tükenmez umarım. çok yaşa sen emi.

    evim neresi bilmiyorum. bilmediğim için bu bocalamalar içinde kendime bir yelken dikmeye gayret ediyorum. diktiklerim belki bana yol olur. biriken tüm hikâyelerle birlikte hayret fanzin'i çıkarmaya karar verdim. eşlikçim olacak. çektiğim fotoğraflarla var olabilmenin o yoksunluğuna ben de adımı yazdırmış olacağım böylelikle.

    bir ülke, bir ova, bir halk, bir kavga, bir yüce, bir direniş olabilmenin özlemini duyarak çekeceğim tüm fotoğraflar sizlere dokunmaya devam eder dilerim ki.

    #127936 pia | 6 yıl önce (  6 yıl önce)
    0kişiye özel 
  13. İlk kez bugün işten 20.00'de çıktım ve 35 dakikada eve vardım. İlk kez otobüs bu kadar hızlıydı. İlk kez oturacak boş bir yer buldum. ilk kez pencere ardından kayıp geçen göğün kızıllığını seyrettim. İlk kez önümde dikilen adamın ayyaş kokusunu aldım. yüzüne baktım. Dokundum. Dokundukça çevremde var olan her şeye, eksikliğimi gördüm. Eksildikçe kamburlaştım. Büküldüm. Karıncalaştım. Oturuyorum ve yaşlılarla yolculuk etmiyorum diye içimde boğulmuş nefesi bu kadar heyecanla oh bee'leyerek saldım. Bedenim kaskatı. Ensem ağrılı. sırtım sancılı. bir şeyler yolunda değil.

    Son bir iki aydır huzursuzdum. Mutsuzluğumun sebebini biliyordum. Bunun için gerekli koşullara sahip olamadığım için, içinde bulunduğum durumu düzeltmeye imkânım yoktu ne yazık ki. Anca aldığım bir nihan kaya kitabı sayesinde iyice battım. Ayakta durulacak gibi değil. Sallansam bir şekilde bir yerlere yaslanır yine kendime gelmeye çalışırım. Ama bu sefer düpedüz çakıldım. Feci düşüş oldu. Kan revan içinde bırakmadı beni. Bırakmış olsaydı bir şekilde o kanları temizleye temizleye iyileştirirdim kendimi. Tertemiz bıraktı beni. İzsiz, lekesiz. Mükemmel bir çakılmaydı.

    Nereye gidersem gideyim, kendimi değersiz görme düşüncesinden alıkoyamıyorum. Çünkü yıllardır bu çember içinde büyütüldüm. Bu büyütülme esnasında da bunun bedelini birçok noktada ödedim, ödemeye de devam ediyorum. Bunu aşamadığım müddetçe ne kendimle barışacağım ne de yaptığım şeylerin beni özel kıldığı düşüncesine sahip olacağım. İşte bu noktada "iyi aile yoktur" nihan kaya'nın kitabı nar çubuğunu yaralarımın üzerine indirdi de indirdi. Kanıyor mu dersiniz, ıhı. kanamıyor. kendi kendimi kilitlediğim odada nefessizleşiyorum. korktuğum ise ansızın gelen bir itkiyle, kimsenin ruhu duymadan odamda asmak kendimi. başka hiçbir yer güvenli gelmiyor çünkü ölmek için. Bu itkiyi kovmaya çalışıyorum, kafamın içinden. Saçılsın gitsin. Vereceğim mücadele, yazacağım yazı, okuyacağım kitap, çekeceğim fotoğraf, çıkaracağım kitap var. Hiçbiri olmazsa şayet pia'nın ayağı yeryüzüne değmemiş demektir.

    30 haziran onur haftası pride günüydü. Benim günümdü. Hepinizin günüydü. Sizin de gününüzdü çünkü hayatta kalmak için çeşitli nedenlere dayanarak verdiğiniz mücadeleniz bir onurdur. Savunduğunuz hakkın, akıttığınız terin, gösterdiğiniz sevginin, dokunduğunuz yaşamınızın onuruydu. Hangimiz onursuz yaşayabiliriz ki? Sizin de gününüzdü. Ancak sizin sahip olduğunuz bütün haklardan mahrum kalan ben, iki kat mücadele vermek zorundayım. Bu yüzden en çok benim günümdü. Bu günde annemden hiç duymadığım şeyler duyduğum en değerli gündür de. 55 yıldır ağzından çıkmayan "eşcinsel" kelimesi çıktı. İlk kez yüzünü kızartmadan "kadınlardan mı hoşlanıyorsun?" dedi. Bunlara karşılık "evet" yanıtını veremesem de bunları duymak hem mutlu etti hem de şaşırttı. Yine de bir şeyler hüzünlendirici. Bu hüzün dağılmadıkça karşısında tüm dürüstlüğümle duramayacağım. Gerçekten yol kıpkısa.

    Kitabı okumaya devam ediyorum. Kurulan cümlelerin, çocuklarda açtığı yarayı, açılan yaranın ölene dek nasıl bir kişisel hesaba dönüştürdüğünü görmek, yaşamla ilişkisinde nasıl yıprandığına şahit olmak ve bütün bunların bir aynası olarak kendimi bulmak kötü bir yüzleşmeydi. Varlığımı kabullenemeyişim, bu kabullenemeyişimi bastırmak için insanların beni kabul etmesi yahut da beni görmeleri için, gözlerine yapışıp kalmak için yaptıklarımın berbatlığı bir sofra gibi açılıyor önüme. Şimdi de ise hiçbir şey yapmıyorum. Ne varlığımı kabul edebildim, ne değersizliğimi yendim, ne insanların bir kez daha beni görmeleri için çaba sarf ettim. Hiçbir şey yapmadım. Sadece kendimi tanımak için pia nasıl bir insan'ın sorusunun yanıtını bulmak için sürekli kendimi çektim. Görmeye çalıştım. Aklımdan geçen şeylerin bana mı ait yoksa ailemin, toplumun yarattığı bir pia'ya mı ait olduğunu öğrenmek için tanrılaştım. Sürekli bir şeyler yaratmaya çalıştım. Kah sözcüklerle kah ışıkla. işin içinden çıkamadım.

    Bir insan çıkıp bana "sen çok özelsin." dediğinde garipsiyorum. Bu sözün bana ait olabilirliğine dahi ihtimal veremiyorum. O insanın yalan söylediğini düşünüp daha çok boğuşuyorum kendimle. "Sen aslında şöylesin, o yüzden bu insan gelip sana bu sözü ithaf etti." diye diye geberiyorum. Bunca insan iyi bir şey söylemezken bana içlerinden biri çıkıp bunu demesi üzerimde bombalar patlattırıyor. hâlbuki öyle değil siz de ben de biliyorum. Tüm bunlarla uğraşırken iş yerinde yaşanılan olaylar da bunun üzerine eklenince çatlak bir duvara dönüştüm.

    Hiçbirinin ağzından güzel bir söz çıkmadığı gibi yapılan her işin kusurunu gelip yüzüne vurdukları, yapılmamış şeylerin bedelini ödeterek (başkaları bundan çok yüklü paralar kazanıyor üstelik) aslında işe yaramaz bir insan olduğumu, değersiz olduğumu, hiçbir şeyi beceremediğim gibi mahvettiğimi çok güzel düşünüyorum. Bu çerçeve içinde şekilleniyorum. Sistemin olduğu, paranın, kapitalistin olduğu yerde bunlar her zaman olacak. Bunun bilincinde olmama rağmen neden aşamıyorum? günde 12-14 saat (bir saat mola harici) kafamı kaldırmadan okuyorum. Kesintisiz okuyorum. Bir eve dönerken otobüste roman okuyorum. Üniversiteden beri yayınevindeyim. Zevkle, keyifle yaptığım bu işi bu iş yerinde nefret ettirdiler. Kazandıklarım oldu elbet. Bunları yabana atamam. Yine de bir şeyler yolunda gitmesi gerekmez mi?

    sizin kurallarınızın geçerli olduğu bu toplumda mutsuz olacağımı biliyorum. Yine de varoluşumu sağlayan yaratıcının nedenini arama gayemin verdiği umut olduğu sürece küçük bir tanrı olmaya devam edeceğim. Hepimiz bu hayatın tanrısıyız. Kendimizi yaratıyoruz, yarattıklarımızla bu yaşama dokunuyoruz, tutunuyoruz, etrafımızdaki insanlarla paylaşıyoruz. Bu yeryüzünde ben geçtim. Bu yeryüzünde ben geçtim diyebilmek için bir harf, bir sözcük, bir ışık, bir fotoğraf, bir kitap bırakıyorum. Hiçbiri olmasa bile bıraktığım mücadele, paylaştığım sevgi, bölüştüğüm aşk da benim ismimi fısıldayacaktır. Sizlere.

    iyiye olan inancımı yitirmemek için, çıkış yolunu unutmamak için destek aramaya karar verdim. En kısa zamanda yeniden başlayacağım terapiye. başladığım günden itibaren yine deneyimlerimi günlüğüme yazarım. kendimde o gücü ve vakti bulabilirsem eğer.

    Yarın fotoğraf çekimi için elmadağ'a gideceğim. Akşam vakti. Üzerinde çalıştığım bir proje için. Eğer bunu tamamlamayı başarabilirsem ve gerçekten olduğuna ikna edebilirsem kendimi bir fanzin olarak varoluşunu tamamlayacak. İsteyenlere de gönderirim severek.

    Göğsümdeki bir kitabın ağırlığı, gözlerime yapışmış ıslaklığın çirkinliği, bir türlü pia'yı bilemeyişimin acısı içinde yarına uyanacağım. Bir şeyler güzel olacak elbet. Bir şeyler güzel olurken sizler de güzelleşeceksiniz. İyi olacaksınız.
    #152711 pia | 6 yıl önce (  6 yıl önce)
    1kişiye özel 
  14. Tam 12 ay önce yazmışım günlüğüme. En buhranlı dönemden geçtiğim aylardı. O günden Nisan ayına kadar düzenli olarak psikologa gittim. Maddi gücümü zorlasa da bırakmak istemedim. Covid-19 gelip de maaş alamayınca bıraktım seansları. Sanırım vakti de gelmişti ayrılmanın. Bundan sonrasını tek başıma hâlledebilirdim.

    Ölümün kıyısında yaptığım yürüyüşlerden inanılmaz hikâyeler biriktirsem de günlüğüme yazamadım hiçbirini. Gözlerimin ıslanmadığı, ağzımın sürekli kuruduğu, boğazımdaki yumrunun incelmediği, böğrümdeki ağrının katılaştığı tam 12 ay geçti. Tam manasıyla izole bir hayattım. Ne zaman ki karantina süreci başladı ve durup kendimize bakmanın zamanı iade edildi işte o vakit yeniden buhranlı dönemlerinde yaşadıklarımı tekrar yaşamaya başladım. İlkinden deneyimli olduğum için çalkantılı geçmedi. Bunu iyileştirebilmenin yollarını aradım. Acımı, hissettiğimi somutlaştırabilmenin detaylarıyla boğuştum ve bir fotoğraf projesine katılarak bir güzel yıkadım içimi. Projem de kabul edildi. Yayımlandığında bu güzel haberii kulzos ailemle de paylaşacağım elbette. İyiyi de kötülüğü de gösterebilmenin birçok yolunu biliyorsam bunu değerlendirebilmeliydim. Sanırım ilk adımı atarak güzel bir başlangıç yapmış oldum. İçimdeki yarayı iyileştiremesem de hafifledim.

    Elbette bu süreçte çalışmaya devam ettik. Sokağa çıkma yasağı hafta sonuna düştüğünde hafta içi ofiste çalışıyor hafta sonu ise karantinanın yaşattığı sıkıntıyı alt etmekle uğraşıyordum. Kas yaptım biraz. Kilom düşse de. Şunu anladım ki yoğun geçen hayatımızın ta kendisi izoleymiş. Karantina bizi duvara çarptı. Kendimize baktığımız ve yüzleştiğimiz ağılı bir süreçti. Geçiyor...

    Yıllardır hayalini kurduğum bir projem vardı. Önce bir araç almak. Ardından kullanabileceğim bir yaşam alanı kurmak. Bir masa, bir mutfak tezgahı, bir yatak bana yeterdi. Bütün malzemeleri de alıp yola çıkmak. Yola çıkarken salt yola çıkış, keyfi bir yola düşüş, sadece manzara seyretmekten ibaret olan bir yolculuk olmayacaktı elbette. Türkiye'nin 81 ilini de gezmek ve uğradığım şehirlerin köylerinde, merkezlerinde, doğa alanlarında yapabileceğim etkinlikler de düzenlemekti. Mutlaka gittiğim bir şehirde evinden dışarı çıkamamış bir engelli arkadaşımı da beraberinden götürüp günübirlik gezintiye çıkararak yaşadığı şehri görmesi için tüm güzellikleri yaşatmaktı. Köy okullarındaki çocuklara fotoğraf makinelerini ve filmlerini verip birlikte fotoğraf çekimine çıkmak ve onları uzak kaldıkları bir dünyadan haberdar ederek gelecekte ne yapacaklarına ilham olmaktı. Türkiye'nin 81 ilinde belli mekânlarda çekilmiş bireysel fotoğraflarımı biriktirip ardından sergi açmak.Yahut bir fotoğraf kitabı çıkarabilmek. Yapabileceklerimin hepsini sıralayıp maddeleştirdim. Yapılabilir olup olmadığını arkadaşlarımla, hocalarımla tartışıp daha gerçekçi bir hâle bürünmesi için sordum sorguladım, araştırdım. Ve netice olurluğuna kavuşunca artık bu projenin hayata geçmesi gerektiğine karar verdim.

    Bunun için hayatımda var olan eşyalarımı satışa çıkardım. Kitaplığımdaki bütün kitapları satışa çıkarmaya başladım. Bir kısmı yüklendi. Bir kısmı da yüklenmeye devam edilecek. Buradan biriken tüm gelir proje masrafları için harcanacağı gibi düzenlenen etkinliklerin de çocukların da etkinlik masrafları çıkmış olacak. Eğer bunu başarabilirsem biraz daha yaklaşmış olacağım kendime. Eşyalarımı ve kitaplarımı tamamen elden çıkarınca işten ayrılıp gerekli hazırlıkları tamamlayıp yola çıkacağım. Bütün önlemleri de alarak elbete. Bu süreç ne zaman başlar onu kestirmek güç. Eylül'ü bulmaz umarım... Belki biraz daha geç...

    Zaman bizimle birlikte. Yavaşlamak da hızlanmak da bizim elimizde. Yaşamanın her anındayız. Ben hızlı olmak istemiyorum. Biraz durmak, biraz yavaşlamak, biraz yürümek ve etrafımdaki insanları görmek, birlikte kolektif güzellikler yaratarak dünyanın iyi hâllerini yeryüzüne fısıldamak istiyorum. İyiliğe ihtiyacım, iyiliğe ihtiyacımız var.


    Satışa çıkardığım kitaplarıma ve eşyalarıma ulaşmak isterseniz link bırakıyorum. Eşyaların yüklemesi henüz tamamlanmadı. Ancak ilk kitaplığımdan başladım. 500'e yakın kitap var. Ancak çok azını yükleyebildim. Zaman buldukça yükleyeceğim. Belki aradığınız burada olabilir. Şimdiden hoş kalın...



    www.shopier.com/...

    #185584 pia | 5 yıl önce (  5 yıl önce)
    0kişiye özel 
  15. seviştiğim kadınların hikâyesini anlatacağım derken şimdi oturup size hayallere giden yolları anlatıyorum. Yıllardır atanamamış ve öğretmenliğin de içi boşaltıldığı çağlara düşmüşken rotayı çevirmenin vakti geldi demektir. Anladım ki mücadelesini verdiğim varoluşum öğretmenlik yapmama mani oluyorsa o hâlde peşini bırakmalı. Başka yöntemler bulmalı. Çocukların ufkunu açacak yeni alternatifler üretmeli. Hayalini kurduğum karavan projesine bu sayede başlamış oldum. Devlete dünya kadar borcum olduğu için bankadan bana düşen kredi payı 15 bin TL oldu. Başımızda bir büyüğümüz yoktur ki biri elimizden tutsun da üzerine şu kadarını da ben ekliyorum desin. Teke tekiz. Haftalardır piyasayı dolaşa dolaşa nevrim dönse de en sonunda 14 bin TL 'ye bir araç buldum. BMC levend model. 96 doğumlu. Ben büyüğü oluyorum kendilerinin. Kaporta çürük. Ama kalbi yok mu kalbi. sapasağlamdı. Tek kuruş masrafı yoktu kalbinden. Bize de masrafsız arkadaşlıklar gerekmez mi? Sürekli söylenecekse ne anlamı vardır? Ben bunu adam ederim deyip aldım aracı.

    Aldığım araç ise imgyukle.com/...

    yiğit mi yiğit. Heybetli mi heybetli. Bir göğsü var ki nasıl kabarıyor. Başım da değmiyor tavanına. hâl böyle iken aldık geldik aracı. Bütün temel bakımları yapıldı derken bir de baktık vites kendini boşluğa atıyor. İnsanın boşluğa atlayışını görmüştüm de vitesin boşluğa atlayışını görmemiştim. Yalpalaya yalpalaya geldi. Yaralı yiğidom diye sevgimi ve emeğimi gösterip kapı önünde biraz daha sabretmesini bekledim. günde 12 saat çalışmanın yorgunluğuyla bir türlü aracı götüremedim sanayiye. Vitesten dolayı da yeşil ışıklarda kalkarken nefesi tıkanıyordu. Sıra ona da gelecekti. Sanayi işi hâl olana kadar ben kasa kısmının işlerine başladım. Tek boş günüm pazar olduğu için o gün içerisinde ne kadar iş yapılırsa o kadar ilerliyorduk yiğidimle birlikte.

    Kasa kısmı çürüktü. Kaportası paslıydı. Hangimizin içi paslı değil ki. İçten içe kendini yemeyen var mı? Ancak yiğidom da benim gibi içindekilerini dışarıya yansıtmamış hep içinde tutmuş. Birbirimize sarıldık. Benim pasım onun pasına değdikçe güçlendik içimizde. Çürüklerimizi paylaştık. Anlaşıldık bizce.

    İçini süpürüp pasını kazıyıp ardından döşemelerini söküp çırçıplak hâline dönüştürdüm. Utandı benden. Ancak çok daha yakışıklı olacaksın bana güven. Aramızda cinsiyetin lafı olmaz deyip gazını aldım.

    Aracın ilk hâli - 1 imgyukle.com/...
    Aracın son hâli - 2 imgyukle.com/...

    Pas temizliği sonrasında antipas boya ile üzerinden geçtim. İç kısımlarının tamamı boyandı. Kasa kısmı bitti bugün.

    Yarın şoför bölümünün eksikleri giderilmesi için kaporta ve döşemeciye gidecek. Koltukların süngerleri ölüydü. İnsan hiç ölünün üzerine oturur mu? Oturamadım ben. İçim elvermedi. Koltukları tamamıyla yenilenip ardından pedalların ve oturma kısmının olduğu yerlerdeki çürükler için kaportacı gerekeni yapacak. Paspası kaldırdığımda altının tamamen çürük olduğunu görünce içim kan ağladı. Yaralı yiğidom.

    Aracı alırken sadece kasadaki pasını görüp tamam demiştim ancak ön kısmında motor dışında paspası kaldırıp da altının nasıl olduğuna bakmak aklıma gelmemişti. Olsun, aracımın kusurları elbet benim yolum, yolculuğum olacak. İyiyi de kötüyü de öğretmiş olacağı için bunun da üstesinden gelinir deyip ustanın ellerine teslim ettim. Dilerim en kısa zamanda gelmiş olur.

    Şoför kısmı tamamen bittiğinde tekrar gönül rahatlığıyla arka kısmıyla ilgileneceğim. Gelecek pazar günü ısı ve ses yalıtımı yapacağım. Onları da tamamladığımda elbet oturup günlüğümü tutacağım. Böylelikle hayallere ulaşmak için daha iyilerine ihtiyaç duymaya gerek olmadığını, elinde sahip olunanlarla da bir şeyler yapılabileceğini göstermek istiyorum. Çok güzel bir karavana dönüşecek. Elbet içerisinde uykular birikeceği gibi fotoğraf atölyesi için de alanı olacak. Çocuklar ise beklesin bizi. Henüz kimse inanmıyor bana. Bu araçtan ne adam olunacağına ne de karavan olunacağına ne de bir halta yaracağına. Ancak iyilikler de güzellikler de kusurlardan doğar, büyür ve herkese bulaşarak yayılır. Ben hayatım boyunca buna inandım ve de inanmaya devam edeceğim. Sonucun nasıl olacağını ben de merak ediyorum.

    Bugün epey yorulduk. İnsanın yorgunluğunu alan ya soğuk sodadır ya da sevişmedir. Biz soğuk sodamızı içelim.
    #187553 pia | 5 yıl önce (  5 yıl önce)
    5kişiye özel 
  16. her şey bir perdenin aralığından yüzüme düşen ay ışığıyla başladı.

    ışığın ve gölgenin birbirini tamamlayan o inanılmaz görüntüler yeni bir keşifle yüzleştirdi. elimin üzerindeki gölgelerin o kadar karanlık olmadığını ifşa edici bir güzelliğin ortaya çıkışı tam da ışığın olduğu yerde başladığını hissettiğimde içimdeki gölgelerimi de sevmem gerektiğini öğretti. her zaman bizlere karanlık yanlarımızdan uzak durmamız gerektiğini öğütlerken büyüklerimiz ışığın, salt ışığın bizi ne kadar korkutacağını da öğretmeyi unutmuşlar. büyümek için çabaladığımız yıllardır hep tünelin sonundaki ışığı takip etmek için yırtınırken içinde bulunan yuvanın karanlığından kaçtık, kaçındık. Hiçbir zaman bizi bununla yüzleştirmediler. aydınlık her zaman güven verici, sağlıklı, iyi ve hoş şeylerin habercisi olarak gösterdiler. gölgeyi, ışığı ışık yapan karanlığı unutturdular. ta ki perde aralığından düşen ay ışığının bir karanlığın içinden geçerek yüzüme dokunması tam da buydu. gölgeler ve karanlıkla birlikte onlarla geliyordu bana.

    içimdeki bütün gölgeleri, karanlıkta kalmış yerlerimi görmeye başladığımda o kadar da korkutucu olmadığını fark ettim. karanlıkta bir süre kaldığında gözlerin karanlığı seçebiliyor. rahatlıkla yolu bulup hangi eşyanın nerede olduğunu bulabiliyorsun. biz ısrarla ışık ışık diye tutturduğumuzdan her adım atışımızda tökezledik, düştük, yüreğimizi yardık, diz yarasını can yarasına çevirdik. hâlbuki işler tam da başka.

    kuyusu olan insanlardan korkulmaz. hayat boyu o kuyu için merdiven arayanların hikâyesi her zaman çekici olmuştur. lakin merdiven olup da kuyusu olmayan insanlardan çekimser olmalısınız. çünkü her bir şeyde merdivenin basamaklarını tırmanmak için yaslayacakları bir şeye ihtiyaçları olacak ve her defasında merdiven bir duvara yaslanmadığı için tırmanışlarda düşecek. bu yüzden kuyusu olan merdiveni bulduğunda rahatlıkla inip çıkabilir. katiyen düşmez. çünkü sağlamdır artık. yaslayacağı yer boşluk değildir. ama kuyusuzlar için yaşam biraz daha karmaşık, dolambaçlı ve zahmetli geçer. düşüşler biriktirir, her düşüşse yaşadığı hırpalanmalar nevrotik sorunlara neden olabilir.

    kuyusuz bırakılmış bir insan evladı olarak hayatta var olabilmek için önce merdivene ihtiyacım olduğunu düşündüğümde aslında geleceğimin en zahmetli yollarını seçtiğimin farkında değildim. her düşüşümü başka şeylere yordum. bir sirk gösterisinin içerisinde merdiveni duvarsız dimdik tutup tırmanacağımı düşünüp cambazlık hilelerine başvururken o kadar da yetenekli olmadığımı artık kendime söyleyebiliyorum.

    benin inşasında ailesel ve toplumsal etkilerinin ördüğü duvarları şimdi yıkmaya çalışıp her yıkışımdan edindiğim sağlam tuğlalarından bir kuyu yapıyorum. inşaat işlerinde ne kadar tecrübem olmasa da bir betonun yapılışında neler olması gerektiğini ve yapım aşamasında nelere dikkat edilmesi gerektiğini youtube'dan izleyip pekala öğrenebilirim. hiçbir şey zor olmasa gerek.

    inşaat bittiğinde merdivenimin daha sağlam olacağını ve daha sağlam bir şekilde o merdivenden inip çıkabileceğimi biliyorum. karanlığı ve ışığı aynı yuvada taşıyabileceğimi de biliyorum.

    türkiye fotoğraf turu projesi için adımını attığım karavan macerası mesailer nedeniyle kaldı. tekrar başladığımda her yapım aşamasını anlatacağım hem de proje akışını. karavan olmadığı sürece projede de mümkün değil. ama bir güzel haber var ki yeni bir fotoğraf kitabı geliyor. çekimler başlandı. bu keşif yolculuğumun ilk basamağı olacak....

    içimdeki gölgelerime hükmetme gücün uyanışı tam da dündü. cumartesi akşamı bir kadınla... perşembe günü annemi hastaneye götürüp ardından sonuçların o kadar da iç açıcı olmadığı bir günde tanışma uygulamasında karşıma çıkan bir kadınla... kötülük kimilerinin kemiklerinde yayılıp bütün bedene hâkim olurken kimilerinin ise ruhunda öylece büyür. annemin kötülüğü ise kemiklere sıçramış ve yayılmaya devam ediyordu. artık her sabah bir başka kemiğin kötülükle sarmalandığı an olacaktı. ömrünün geri kalanında bununla baş etmek için yaşayacağız. ikimiz de.

    eğer kuyunuz var da merdiveniniz yoksa hiç korkunuz olmasın. o merdiven er ya da geç bir gün oluşuyor. bunu yaratmak için müthiş bir güç var. ancak kuyunuz yok da merdiveniniz varsa o vakit yürümek için önce yolların var olması için çabalayacaksınız bu bir ömür de sürebilir. artık içimdeki merdivene bir kuyu gerek. bunun için kuyu inşa etmeye başladım.

    dün yaşananları ise bir başka zamanda anlatacağım. önce bir sevişelim gerisi lavanta çayı.

    #190710 pia | 5 yıl önce (  5 yıl önce)
    1kişiye özel 
  17. 10 Ekim cumartesi - Ankara Katliamı.

    Tanıştığım kadının sevdiği kadını bomba yüzünden nasıl kaybettiğini anlattığı hikâyesini hiçbir zaman unutmayacağım. Zamanın yüzüne oyduğu boşluktan onun acısına dokunmuştum. O boşluk ki 5 yıldır kapanmıyor. Şu an ne yapıyordur? Nerededir? Hiç bilmiyorum ancak geçen her yılda yüzündeki oyuğun daha da büyüdüğünü biliyorum.

    içimizdeki yaraların nasıl çoğaldığını annemde görüyorum. Gün gün yayılarak nasıl kanamalı bir sancıya dönüştüğünü seyrediyorum. Zaman her şeyin ilacı da neden iyileşmiyorum diye sürekli kendimi sorgularken karşımda daha gerçekçi bir örnek duruyordu. Ve her şeyi apaçık anlatıyordu yaranın nasıl yara olduğunu. Gece başlayan ağrısı dinmeyince fenalaştı, ardından en yakın hastaneye götürdük. Arabadan iner inmez gelen tuvaletini tutamayınca bedenindeki utancını gizlemeye çalıştı. sedyeyle birlikte iki hemşire geldi. 50 kiloluk bir insanı kaldıramadıkları gibi gördükleri manzara karşısındaki yüzlerinin hareketlerini takip etmeye çalıştım. Daha da kırıştı çizgiler. Gözler hızlı hızlı hareket etmeye başladı. Akıllarına en ufak kötü bir sözcük düşmemeli diyorum ve ağrı kesici serumu veriyorlar. Altını temizleyip bir hasta önlüğü takıyorum. yüzü dönük. saçları kınalı ve dağınık. akların parlaklığı sönük. elinin avucuyla yüzünü örtüp öylece sabretti.

    eve döndük. dönüşümüz kanlıydı. kanı durmadı bir türlü. Doktoru ne kadar ararsak arayalım normal deyip geçti. Elinin avucuyla yüzünü daha da örtüp öylece hasta bezi içinde sabretti.

    11 ekim pazar - dorukkaya

    sanırım nerede olmam gerektiğine bir kez daha kanaat getirdiğim bir gündü. Nereye dönmem gerektiğini artık daha iyi biliyordum. Yengemi annemin başına bırakıp evden çıktığımda aldığım soluğun boğazımı yakışı beni rahatlatmıştı. İki kuru ağacın gölgesinde oturup ılık çay ve sımsıcak kahvenin verdiği ferahlık, bir kez daha hatırlattı bana doğada olmam gerektiğini. ormanın sıklığı içinde geçip gitmek, rüzgârın serinletici elini yanaklarımda hissetmek, toprağın karnındaki çatlaklarından topladığın çamuru ayaklarıma sürmek, adını bilmediğin bir çiçeğin ağır kokusundan kendi arzularımı yaratmak, göğe yapışmış örümcek ağının hareketlerini izlemek ait olduğum yeri anbean fark ettirdi bana. Hafifledim. çoğaldım. tazelendim. dinginleştim. uzun bir yolun nerede kısalacağını biliyordum artık.

    12 ekim pazartesi - sonrası günler

    pazar akşamı eve geldiğimde keyifli bir şekilde annemin odasına gitmiştim. altı değişecek kalmış. yaralarına hiçbir şey yapılmamış. hasta bezi kalmamış. o gün ne olduysa artık elinin avucuyla yüzünü örtüp ağlayarak sabretti. sabaha kadar kanaması durmadı. ne yedi ne içti. klozet üzerinden verdiği hayat derslerinin o kadar dikkate alınacak bir şey olmadığını anlatıp durdu. savaşmam gerektiğini, hayatında bir arkadaşının olması gerektiğini sözcüklerini ağlata ağlata konuştu. gitmem gerektiğini de. 12 ekim pazartesiden yazdığım şu vakte kadar ne kanaması durdu ne de yaraları azaldı. bana söylediğini aslında kendisine söylüyordu. "savaşmalısın."

    yaralarına pansuman yapma vakti geldiğinde anlık refleksle elleriyle birlikte kapattı mahremiyetini. bekledim. gözlerini hiç açmadı. "ben bu hâllere düşecek kadın mıydım pia?" dedi. ellerini yavaş yavaş çekerken istemsizce bacaklarını karnına doğru çekiyordu. bekledim. tam anlamıyla izin verene kadar bekledim. ağladı. yuhaladı. ağladı. sövdü. ağladı. büzüldü. ağladı. ağırlaştı. ağladı. küstü. ağladı. devam etti. ağlarken ağlarken kendisini bıraktı. işte o zamandı.

    içimizde büyüyen canlı bir yara karşımdaydı. Onu iyileştirmek için sadece elimizdekiyle yetinmek zorundaydık. Peki, içimizdeki yaraları iyileştirmek için elimizde ne yoktu da bunca yıl bir ur gibi sarıyordu her bir yanımızı? her sabah 06.40'ta uyanıp yaraların biraz daha azaldığını görmek için gittiğimde aksine başka başka yerlere sıçramış oluyordu. tekrar. tekrar. tekrar. tekrar. durmaksızın devam ediyoruz aynı işlemi gerçekleştirerek. herkesin görüntüsünden, kokusundan tiksindiği dışkı benim için yaşama belirtisi olmuştu. kan yerine kakasını yaptıysa yüreğimdeki daracık yol genişliyordu. genişleyen yolda annemin ağzından çıkacak cümleleri ezberlerken elinin avucuyla yüzünü örtüp sabrediyordu annem.

    ne kadar süre devam eder bilmiyorum ancak iyi şeylerin olacağına dair hissiyatımı azalttığım zamanlarda gidilecek bir yol arıyorum. Bütün bunlar olmadan önce yolculuk projesine başlamıştım. Bankanın verdiği limitine uygun bir yüksek tavan kapalı kasa kamyonet almış ve tamir etmeye başlamıştım. kasanın antipasını temizlemiş bir güzel boyamış, çürük yerlere kaynak yaptırmış, kaportayı düzeltmiş, kilitleri yeniletmiş, vitesi yaptırıp en önemli kısımlarını bir güzel hallettirmiştim. İş yoğunluğu nedeniyle karavan yapımına başlayamamış ve öylece kalakalmıştı. Bunun için proje duyurusu yapmış, odamdaki eşyaları satılığa çıkarmıştım. kitaplarım, fotoğraf makinelerim, lensler hâlâ satılık. kitaplığımdaki kalan kitapları vakit buldukça yüklüyorum. bu projeyi gerçekleştirme isteğimi koruyorum. ancak aracı elden çıkarıp aldığım parayı kredi borcuna verip ardından bulduğum gidilecek yolu takip edeceğim. o yolda toparlandığımda -annem için de- tekrardan daha sağlıklı ve koşulları iyi olan bir araç alıp istediğim karavan yaşamına kavuşup fotoğraf yolculuğuna çıkmış olacağım. biraz daha zaman biriktireceğim bunun için.

    www.shopier.com/...

    yarın yola çıkıyorum. gideceğim yer ise istanbul. ilk kez bu kadar rahat bir şekilde kem küm etmeden anneme anlattım. iki gündür konuşmamış olmamıza bakarsak yarın için pek de iç açıcı değilim. olmayacağını hissediyorum. bu hisse rağmen istanbul'a gitmek isteyişim şehirle vedalaşmak. güzellikleriyle büyürken diğer yanımdaki kırgınlıklarımla yüzleşip istanbul defterini kapatmak. dilerim bunu başarabilirim. ben de elimin avucuyla yüzümü kapatıp sabredeceğim.
    #208800 pia | 4 yıl önce (  4 yıl önce)
    0kişiye özel 
  18. 15 ekim

    tam yedi günlük yıllık iznimin bitmesine son iki gün kalmıştı. bir hafta boyunca hem annemle ilgilenirken hem de karavan için aracın yapılması gereken işlerini halletmeye çalışıyordum. niyetim kapadokya'ya gidebilmekti ancak annemin durumu ağırlaşınca evden pek çıkamaz olmuştum. sürekli altı değişecek, yaralarına pansuman yapılacak, yemeği hazırlanacaktı. yine bir sabah zar zor yemek püresini yedirmeye çalışırken "internetten biriyle tanıştım. İki haftadır konuşuyoruz. Kafalarımız aynı. Onu görmeye istanbul'a giebilirim." dedim. "Beni düşünme, git kızım. Onun bunun dediğine de bakma. Git, gör kimmiş bakalım. Mutlu dönersin inşallah." deyince ben de 16 ekim cuma günün sabahına hazırlandım. sabah 6'da trene binecek ertesi günü de erkenden dönecektim. ne olduysa ondan sonra oldu.

    gün tenhaydı. yatak biraz daha deri kokuyordu. odanın içi ıslak, insanın yüzüne yüzüne yapışıyordu. Gittikçe beyaza kesen gözleri, ışığı körleştiriyordu. Yıllardır ne biriktirmişse dışarı dışarı püskürtüyordu. Kanla, kusmukla, dışkıyla... her püskürtmede hafifliyordu sanki. Her kanamada inceliyordu, sızım sızım. Gece 4'e kadar klozet üstünde sessizliğe tutunuyorduk. iki saat sonra da trene binecektim. Son bir nefesle yatağa taşımış ardından duş alıp sırt çantamı hazırlayıp kapıyı örtüp çıkmıştım. giderken söylediği her bir sözcüğünü alıp iliştirdim üşüyen yerlerime. sabahın serinliği saçlarımın arasında yuvalanırken istanbul'a varmıştım çoktan.

    benim istanbul'a geleceğimi biliyordu. Ondan öncesinde 2 gün boyunca hiç konuşmamıştık. Buluşma saatimizin son anında yazmıştı. gelmesini beklerken sürttüğüm ara sokaklarda dolaştım, oturdum yemeğimi yedim. insanların yüzlerine yarım yamalak bakıp geri kalan boşluklara hikâyeler yazdım. kalabalığın ceviz kabuğuna hayran kalıp bu kabuğun içine lehimli uçurumu seyrettim. geç olsun güç olmasın derken bir daraltı geldi göğsümün kemiklerini sıyıra sıyıra oturdu lonk diye. duyacağım şeyden korktuğum için annemi de aramıyorum.

    buluştuk. oturduk. durula durula konuştuk. arkadaşı geldi. lonk diye oturan daraltı döndü dolaştı ağzımı mıhladı. konuşamadım. kâh ikisi konuştu ben dinledim. kâh ben konuştum onlar dinledi. yine de masamızın ortasından pis pis suratımıza sırıtan o sessizlik koyulaştı da koyulaştı. akşam oldu. geçtik. pencere kenarında verdim gözümü şaraba dayadım ağzımı sigaraya. vakit geçsin diye diye sabahı öldürdüm. detayları yutuyorum. hatırlamak istemiyorum çünkü. sadece iskeletini geçiyorum. o da kırılıp verse de hepten çıkıp gitse yeryüzümden. hay nezaketime sıçayım. ne vardı da hayır deseydim!

    eve geldim. evin bütün pencereleri açık bırakılmış. bir kış soğuğu diyeceğim ancak bu soğuk başka bir soğuk. hemen annemin odasına koşuyorum yok. diğer odalara bakıyorum yok. annemi arıyorum açmıyor. yengelerimi arıyorum açmıyor. teyzelerimi arıyorum açmıyorlar. pencereleri örtmeden, montumu çıkarıp o soğuğun gelip içimdeki daraltıyı söküşünü seyrede seyrede oturdum. bütün cinsiyetli küfürleri toplayıp ağzıma tükürdüm. gittin gittin. gittin de gördün mü cehennemin abasını. tekrar aradığımda hastaneye kaldırıldığını yoğun bakımda olduğunu öğrendim.

    ertesi gün hastaneye gittiğimden günden bu güne kadar hastanede kaldık. bir ayı geçti neredeyse. kâh iyi olacak kâh gayri derken günler eridi böğrümüzde. pencereye yapışmış şehrin ışıklarına bakarken bir de mektup yazmıştım anneme. kendisine verir miyim bilmiyorum. okuma fırsatı olur mu onu da bilmiyorum. belki bir gün diyerek buraya bırakıyorum. Bırakıyorum ki geri dönebilme gücüm olsun. hatta velvele'ye de gönderdim yayımlasınlar diye. yayımlarlar mı onu da bilmiyorum. istanbul mu ıhı...

    ******
    anneme mektup,

    Bir pazar günü sonsuza kadar kafese sıkıştırılmış yüreğimin ağrısına kabuk bağlarken sana bir soru sormuştum. Verdiğin yanıt beni öyle büyütüyordu ki, kirletilmiş tüm hisleri yıkıyor, yoksullaşmış manaları yeniden zenginleştiriyordu. "Buna değmem." demiştim. Sevilmeye değmem.

    "Bir gün söylediklerime inanacaksın." deyip koltuğa uzanmıştın. Kumandan yanı başında, gözlüklerin boynunda asılıydı. Ne zaman için yorulsa gözlerin kırışırdı TV karşısında. Anlardım. Bir şeyler düşündüğünü.

    Söylediklerine inanmak için hep iyi ve güzel şeylerin peşinde sürükledim kendimi. Kurduğum cümlelerimin karnında büyüttüğüm umutlar, gelecek makasının ağzında kesildiler. Hesapsız zamanlarda. Uykuya çökmüştü ikimizin de bildiği manalar.

    Yine de sana inanmak için tüm yeryüzü uğursuzluklarına direndim. Dilim şişti. Gözüm küstü. Kulağım sustu. Yüzüm artık bir oyuğun boşluğuna yuvaydı. Yine de sana inanmak için bir sabah heyecanımı bölüşmüştüm seninle.

    Bir yanım ormanlaşırken bir yanım kuruyordu.

    Gözlerindeki kırışıklık nasıl da canlanmıştı. Bedenin yatağına çukur olurken dudaklarının kenarındaki gülümsemeni salmıştın. Toprağında aradığın can, senden biraz daha uzaklaştığı zamanlarda bile gönlümü sıvazlayıp "Git, kızım." demiştin. "Öncekileri unut, ardından gelecek olanlara inan. İnanmalarını büyüt ki kendini kaybetmeyesin."

    Gideceğim yol, tenhaydı. Bozkırdı. Geceydi. Hafif kızarmış göğdü. Aç karnına çekilmiş küldü. Ağızda tohumlanmış korkuydu. Bütün bunlara rağmen avucunu yüreğime tuttun. "Sen sevilmeye değersin." dediğinde yine inanmamıştım.

    Dilimi damağımı kurutan, gözlerimi nereye koyacağımı bilemeden sabitleştiren, eklemlerimi sızlatan, ayaklarımı üşüten, kasıklarımı sancılaştıran o korkuyu bilmiyordun. Korktuğumun başıma geleceğini de. Sana inanmamak için dünya yeterince harcıyordu kendini.

    Günlerdir yanı başında beklerken seni içime öğüttüm. Saatlerin sabah etmediği vakitlerde bile gideceğim yolu merak ettin. Heyecanlandın. Derinin morluğuyla ellerimi sevdin. Unuttuklarını sana hatırlatmak istedim. Benim tanıdığım yeryüzünün, senin bildiğinin çok uzağında olduğunu anlatmak istedim. Benim sana inanmadığım gibi sen de bu sözlerime inanmayacaktın.

    Senin inandığın duyguları terk ettikleri bir çağın kanıtıyız. Gerçekten öyleydik anne. Duyguları terk eden bu çağın kanıtıydık. Hatırladığın her şeyin kaskatı kesildiği zamanın kalanıydık.

    Cuma günü sabah dörde kadar hiç uyumamıştık. İçin biriken kanı dışarı atarken "Savaşmalısın." diyordun. "İnce ince eğil kendine. Sevgini diri tut. Mutlu dön, sen sevilmeye değersin kızım." dediğinde gözlerin artık boşluğa düşüyordu.

    Yine haklı çıkmıştım, gittiğim yoldan. Kapıdan sana baktığımda hemen anlamıştın. Gözlerim pul pul dökülüyordu. Gırtlağıma yapışmış sözcüklerim rutubetleniyordu. Ayaklarım nemliydi. Ne kadar gizlesem de kendimi senden, kaçamadım. O günden sonra tek kelime edemedim. Ne sen sordun ne de ben anlattım. Hâlâ yanı başındayım. İkimiz de susa büyüyoruz. Bana "Savaşmalısın." diyordun ya, şimdi bunu söyleme sırası bende. Sana biraz daha inanmam için "Savaşmalısın." Zamanını çoğaltmalısın. Çoğal ki senin bildiğin yeryüzünde biraz daha kıvrılayım. Rahmine.

    Gözlerini açtığında güzel yol hikâyelerimi dinleyeceğin zamanlar biriktiriyorum. Ve seninle tanıştıracağım kız arkadaşım olacakken pes etmek yok. Gitmek de. Bunun için bile o gün geldiğinde ikimiz de kalmış olalım bu dünyada. Tüm kahrına rağmen. İtliğine, kopukluğuna inat.
    O gün geldiğinde "savaşmaya" devam etmiş olalım.
    O gün geldiğinde ikimiz de kazanmış olalım. Tüm bunlar için şimdi ikimiz de savaşmalıyız.


    Ankara / Onkoloji Hastanesi
    Ekim 2020

    #228495 pia | 4 yıl önce (  4 yıl önce)
    0kişiye özel 
  19. pencerenin can sıkıntısını temizleyen göğün odama düşmesiyle gün başladı. 7.40'ta uyanıp yataktan kalkmadan evvel doğrulup evin aydınlanan sessizliğini dinledim perdelerden.

    sonra kalkıp salona geçtim. apar topar acile kaldırdığımız geceden kalmaydı hâlâ. sanki yerinden yeni kalkmış gibi örtüsü bozuk kanepenin. sıcaklığı duruyor ortasındaki çukurun. yarım duran perde daha şimdi uyanmış gibi. hepsi bana bakıyorlardı. dokunmadım hiçbir şeye. kapıyı örtüp geçtim mutfağa.

    ocakta kaynayan tek kişilik sudan çayı hazırladığımda gözlerini açamamış sesin koridorda yankılanmasını umdum. çayı iki kişilik yapmayı, kahvaltı masasına bir tabak daha eklemeyi. bir de yarının pazar olduğunu hatırlayınca kurduğum düşün gerçeğe dönüşmesi için zamanı biraz daha hızlandırmayı umdum. o vakit teyzem aradı.

    -günaydın pia, nasıl oldun kızım. biraz daha iyi misin? ateşin, öksürüğün devam ediyor mu?
    -günaydın teyzem, gayet iyiyim. dün kötüydüm ama bu sabah çok iyi uyandım. kahvaltı bitsin ütüye başlayacağım. ayakta durabiliyorken halledeyim.
    -yorma kendini. otur dinlen kızım.
    -yaparım teyzem sen merak etme.
    -annen nasıl? haber var mı annenden?
    -iyi olacak inşallah teyzem sağ salim gelecek eve. sen merak etme.
    -sana bir şey söyleyeceğim kızım, ama sakın kızma bana. sabah namaz kılarken aklıma geldi. sana söylemek istedim.
    -yok teyzem niye kızayım. ne geldi aklına anlat bakalım.
    -yavrum, sen bu günleri çok iyi atlattın. allah senin mükafatını verecek. bugün yaptıkların yarın sana geri dönecek. nasıl dönecek çocukla, aileyle. bugün annene baktığın gibi yarın da senin çocuğun sana bakacak. beni anlayacağını bildiğim için söylüyorum. yaşın geç olmadan karşına hayırlı bir kısmet çıkarsa hayır deme, evlen. çocuk yap. yarın annene bir şey olduğunda tek başına kalacaksın. bak görüyorsun kızım annenin yanında kimi var? kocası mı, oğulları mı? sen de olmasaydın bu kadının altını kim temizleyecekti? bunu düşün. ben evlenmeyeceğim. ben evlenmek istemiyorum deme güzel kızım. bu yaşadıklarını düşün emi. allah karşına hayırlı birini çıkarır inşallah daha da geç olmadan evlenirsin çoluk çocuğa karışırsın. tamam mı güzel kızım?
    -allah razı olsun teyzem. çok sağ ol. her şeyin hayırlısı olsun. kızmadım teyzem. beni düşündüğün için çok teşekkür ederim. her şeyin hayırlısı. sen sıkma canını.
    -tamam kızım ezan okundu ben abdest alayım. annenden haber alırsan bize de söyle. haydi allaha emanet ol.
    -tamam teyzem sen de.

    kendime söyleyebileceğim hiçbir şeyim yoktu artık. bundan 5 yıl öncesinde kurduğum bütün hayallerim gerçekleşmemiş ve çok da uzaktaydı. şu andan sonrasına ne biriktirmeliydim? neler beklemeliydim? ne istemeliydim? gelecek hayalleri kurmaya devam mı etmeliyim yoksa girdiğim o kuyuda yaşamaya devam mı etmeliydim?

    yıllardır kim olduğumun yanıtını ararken bir de bulduğum bu yanıtları etrafımdaki insanlara da anlatmam gerekiyordu. İstanbul'da iken ilk adımımı attığımda üniversitedeki bütün arkadaşlarım sırtlarını döndü. ankara'ya geldim. ilk günden bu yana hep açık oldum. garipseyen arkadaşlık etmedi, umursamayan hayatıma dahil oldu. çember biraz daha daraldı. kollarımdaki dövmelerimin anlamı çok açık olmasına rağmen her gören akrabama türlü türlü hikâyeler anlattım. hepsi inandı. hepsi kandı. numara da yapmış olabilirler. annem sorduğunda ise "iki kadın yüzü bu." dedim. "çok güzel." deyip geçti. hiçbir zaman "ben lezbiyenim anne." dememi gerektirecek bir zorunluk yaşamadım. konu açıldığı zaman çok rahatlıkla konuşabildik. yoldan geçen kadınlarla ilgili yorumlar yaptığımda esprili yanıtlar verdi. iletişimin bozulmasına neden olacak bir aksaklık yaşamadık hiç. bu yüzden kalkıp da bir başlık koymayı düşünmedim. "evlenmelisin." diyen bütün akrabalarıma annem her defasında "kızı rahat bırakın." deyip savuşturdu. şu saatten sonra da parantez içerisine alıp başlığı eklemeyi düşünmüyorum artık. istediğim ise bir pazar günü düşü.

    teyzeme kızamadım. bulaşıkları yıkarken netflix'te izlediğim "gizli bir aşk" belgeselini düşündüm. göğ bulutlarını toplayıp içeriye kaçadursun, odaya geçip ütüye başladım. cümleler bölünüp bölünüp çoğalıyordu kafamın içinde. kırış kırış olmuş sözcükleri ütünün buharıyla düzleştirmeye çalışırken midemin ağrısını hissettim. biraz oturdum. önce Nükhet duru-Sena Şener şarkısı açtım. Gözlerin bulutlu
    sonra ahmet kaya'dan niye böyle anne

    perdeler sımsıkı. ev terledikçe eşyaların sessizliği büyüyor. yeni yıl yaklaşıyor. zarfları çıkardım. kartpostalları serdim masaya. adres defterimi aradım bulamadım. aramaya devam edeceğim. hayatımda sevdiğim tek alışkanlığım oldu, kart göndermek.

    yarın pazar. dilerim pazar düşümün gerçekleşeceği bir yıl olur.



    #231408 pia | 4 yıl önce (  4 yıl önce)
    0kişiye özel 
  20. cuma günü sabah işe giderken telefon geldi. arayan hemşireydi. biyopsi alınmaması için onkoloji'de bulunan örnekleri getirebilir misiniz? diyordu. onkolojiye gittim. annemin kimliği olmadan örnekleri veremeyeceklerini söyleyince hemen ardından şehir hastanesine gittim. kimliğini almak için hastaneye girmeme izin vermişlerdi. avlunun sessizliği distopik bir sahneydi. asansöre binebilmem için orada çalışan bir görevlinin kartına ihtiyacım vardı. biraz bekledim. en nihayetinde bir doktor geldi ve asansöre bindim. 5. katta indim. inanılmaz bir sessizlik vardı. koridordan geçip odaların olduğu camlı bölüme geldiğimde odadan odaya koşturan beyaz tulum giymiş hemşireleri görünce içimdeki sıkıntı patladı. dağıldı. camlı kapının önünde mıhlanıp kaldım. kimliği alabilmem için katiyen yanına gitmeme izin vermediler. bir hemşire benim yerime gidip kimliği getirdi. annemin odası nerede? dediğimde koridorun ucunu göstermişti. tekrar onkolojiye gidip patoloji örneklerini alıp geri döndüm hastaneye. ikinci kez içeri girebilmiştim. camlı bölüme geldiğimde odasının kapısı açık ve önünde dikiliyordu annem. el sallıyordu. uzağı göremediğim için yüzünü seçemedim. tam da o an gözlerimin görmesini o kadar çok istemiştim ki. ama gülümsediğine emindim. ayağa kalktığını görebilmiştim. içimde patlayan sıkıntı bir an rahatladı. sonra hemşire annemin koluna girip odasına götürdüğünde tekrar el salladım. kapı kapandı.

    işe gittim. geç bir vakit olmasına rağmen müdür anlayışla karşılamıştı. biraz olsun rahatlamıştım. ne olur ne olmaz diyerek kendime güvenemediğim için sardığım tütünü içemedim. sürekli yanımda gezdirsem de bir türlü elim varmıyor. kullandığım covid ilaçları nedeniyle ters tepki yaratmasından korktuğum için sürekli geçiştiriyordum. kapı önünde sallanan bir eli görmenin rahatlığını kutsamalıydım. Bunun üzerine içilen sigara en keyiflisi olurdu. içmedim.

    bundan aylar önce aldığım arabayı satışa çıkarmaya karar verdim. karavan yapmak için yüksek tavanlı kapalı kasa eski bir kamyonet almıştım. kasanın antipasını yapıp ön kısmını tamamen sıfırdan yenileyip her şeyi hazır etmiştim. malzemeler de tamdır. ancak araya sürekli aksilikler girdiğinden bir türlü elim vardı. karavanı tamamlamak için yıllık izne ayrıldığımda annemin yanı başından ayrılamamıştım. sonrası ise hastane maceraları başladı. sanayide bütün eksikleri giderildi her şeyi yapıldı. aracı satabilirsem banka borçlarımı tamamen kapatıp kalan kısmı da annemin masraflarına gidecek. hâl böyle olursa yeni yılda biraz olsun beni rahatlatabilir.

    ilanı verebilmek için sahibinden ilan açtım. düşük bir fiyatla. ancak ilan bir türlü yayımlanmadı. tekrar tekrar yenileyerek ilanı yükledim her seferinde. sonunda ne oldu bilmiyorum ama üyeliğimi sonlandırdılar. başka bir e-posta ile üye olmak istediğimde telefon numaramdan dolayı bir türlü kabul olmadı. o da öylece kaldı. aracı satabilmem için sahibinden dışında başka hangi mecralarda ilan vermeliyim?

    artık işlerimin başına dönmeliyim.
    #234199 pia | 4 yıl önce
    2kişiye özel 
  21. bunca acelen neydi gitmek için. eve döneceğine o kadar çok inanmıştım ki...
    #238856 pia | 4 yıl önce
    4kişiye özel 
  22. Dayanamıyorum.. beni bu dünyada tek başına bırakıp gittin annem. Çok acele ettin gitmek için. Çok çok acele ettin.
    #239291 pia | 4 yıl önce (  4 yıl önce)
    4kişiye özel 
  23. bugün 17 ağustos.

    gidişinin ardındaki boşluk tam 8 aydır duruyor. kıpırdamaksızın.

    zaman boşluğunu içine içine katladıkça üzerine sayılar ekleniyor. bir 8 ay daha geçecek. bir 8 yıl daha. daha. daha. daha.

    sonu yok bunun. sonu yok yokluğun. içine ne atarsan at hepsi eline yüzüne bulaşıyor. içine ne koyarsan koy, yırtılıp saçılıveriyor her yana. toplayamıyorsun. bakakalıyorsun.

    annem kendisini yarı yolda bırakıp bendeki 28 yılı da alıp gitti. önceden, eskiden, çocukken, ergenken, şu yaşımdayken, bu yaşımdayken, o zamanlarda diye başlayacağım bütün cümleler silindi.

    hatırlayamadığım ne varsa kayıptan öte değil artık.

    gün günü mesailerle doldurarak kovalarken eve gelişlerimdeki sessizlik, evindeki kokusuna sarıp sarmalanıp benimle birlikte masaya oturuyor. tezgâha ne kadar kirli bardak koyduysam evdeki yokluğunu örtmedi. ne kadar kalabalıklaştırsam da tek başına kirletilmiş bulaşıkların çokluğu bir türlü affetmiyor.

    ilerde ne yapacağım bilmiyorum, ileri diyebileceğim bir gelecek de olacak mı bu ülkede muamma. her geçen gün yaşanılan olayların içinden çıkamazken ben nasıl içinden sıyrılıp yolculuğumu oluşturabileceğim, bilmiyorum. yanıtlarını bulamıyorum.

    nedenlerle, niçinlerle, keşkelerle örülmüş bir yumağın ipine takılıp kalmış arı gibiyim. iğnemi dolaşmış iplerin içinden kurtaramıyorum. önce zehrimi akıtmalıyım ki kendimi anlayabilmeliyim. yaptıklarımı, yapacakken geç kalmışlarımı, hatalarımı, suçlarımı, kusurlarımı...

    bendeki bu rahatlık annemin beni sevmelerinden geldiğini çok sonraları anladıysam da artık rahatlığımdaki şımarıklığımı gösterebileceğim kimse kalmadı. sağırlığımı, az körlüğümü, peltekliğimi, duruş bozukluğumu, yüzümdeki hafif çirkinliğimi, ışık ve sözcüklerimle başarılar yaratıp biraz kendime güzellikler katmaya çalışma çabalarımı, gereksiz kaba öfkelerimi, taşkın duygusallığımı, beceriksizliklerimi, öğrenince bir aferin alan öğrenci hâllerimi, dünyanın ve benim kendime yapıştırdığım bütün iyi kötü etiketlerimin kusurlarıyla kabul eden sadece ve sadece annemdi.

    annemin beni böyle sevmesindeki rahatlığına o kadar çok alışmışım ki karşıma çıkan bütün kadınların da böyle seveceğine o kadar çok kendime inandırmışım ki, sevmelerin birbirinden farklı olduğunu, binbir çeşit yolu olduğunu, art arda gelen listelerle dolu olduğunu annem gidince anladım.

    ve anladım ki eski kız arkadaşımın da dediği gibi "her zaman yalnız kalacaksın pia. yalnız öleceksin. seni kimse sevmez."
    bir bildiği vardı demek ki.

    geçen haftalarda bir hocamız da iş konusunda tartışırken "evlat olsan sevilmezsiniz hocam." demişti.
    bir bildiği vardı demek ki.

    bugün 17 ağustos.

    yan yana olamayışımızın 8. ayı.

    #265060 pia | 4 yıl önce (  4 yıl önce)
    0kişiye özel 
  24. Parmağımdan hiç çıkarmadığım annemin alyansıyla geçen 12. ayımız 17 Ocak 2022 dolacak. tam bir yıl. zaman öyle hızlı ki yetişemedikçe neler yapılacağına dair endişe daha da çoğalıyor.

    annem gidince daha fazla yapamayacağımı anlayıp ve belki Türkiye'ye döndüğümde sanat üretimimi sergileyebileceğim alanlar yaratmada bana yardımcı olursa diyerek 17 Ekim'de İrlanda'ya geldim. merkezden epey uzak küçük bir köydeyim. kasaba dedikleri mini bir merkezi var. tek bir cadde üzerine kurulmuş merkezde aradığınızı bulamamanın bahanesiyle kendinizi Dublin'de bulabiliyorsunuz.

    İrlanda'ya geldiğimde belki annemin yası azalır, okul ve iş yoğunluğu beni fazlasıyla meşgul eder ve dipten kurtarır dediysem de maalesef olmadı. daha çok dibe düştüm. boşluğun içindeki boşluğa dönüşmüşüm gibi bir zemine çakılmayı bekliyorum. bekliyorum ki artık düşmemek için durmalıyım. ancak o zemin bir türlü gelmiyor ve düştükçe düşüyorum.

    Kaldığım yer öyle sessiz, öyle insansız, öyle yeşil ki. sokakta kimseyi göremezsiniz. gece ışıklandırma yeterli olmadığından yürüyüşe çıkan insanları rengârenk ışıklarıyla görmeye alışıyorsunuz. bir ailenin yanında kalıyorum. 39 yaşında bir anne, 10 yaşında bir kızı ve ara ara eve gelen yaşını bilmediğim partner var. bir evde dört kişiyiz. zaman zaman aile dramaları yaşanıyor. yatak dışında hiçbir şey olmayan çok küçük bir odada kendime çıkış yolu arayarak geçiriyorum.

    sabahları okulda dil eğitimi ardından sonrasında okul çıkışlarında ekmek fabrikasına gidip sabah 4'e kadar çalışıp, fabrikadan çıkıp, eve gelip ve bir saat kestirdikten sonra tekrar okula gittiğim günler geçiriyorum. Çok kazanıyorsun sen diyeceksiniz ancak irlanda'da sistem o kadar yavaş ki kimliğim olmadığı için kaçak işçiyim ve kazandığım paranın hepsi devlete vergi olarak gidiyor. bana kalan miktarları biriktir haftalık ev kiramı karşılamaya gayret ediyorum. bunun dışında hiçbir yerden ve hiçbir kimseden destek almadan kendi işimi halletmeye çalışıyorum.

    evde yaşanılan sıkıntılara değinmeyeceğim çünkü benim gidecek hiçbir yerim yok. muhtacım. muhtaç olduğum bir evde yapabileceğim en iyi şeyi yapmaya gayret ederek çalışmadığım günlerde okuldan çıkıp eve gelip 7 saat dil çalışıyorum. aralıksız. ilerleme var mı derseniz, maalesef. ilerleyebilmek için 7 saatin üstüne çıkmaya gayret ediyorum.

    buradaki kültür elbet bizim kültürümüze uzak olsa da rahat bir insansanız hayatta bazı şeyleri çözmüş ve ipini koparmışsanız karşılaştığınız hiçbir şey sizin tuhafınıza gitmiyor. somut olan şeylerin üstesinden geliniyor da içime hapsolmuş acının üstesinden gelemiyorum.

    fotoğraf ve lgbti için irlanda'da ne kadar ulaşabildiğim alan varsa hepsine mail attım. umarım ihtiyaç duyduğum yardımıma biri/birileri ses verir.

    henüz arkadaşım olmadı ama sınıftaki arkadaşlarla çok iyi anlaşıyorum. çoğunluk İngilizce bilmeyen bir sınıf ile işaret diliyle konuşmak kimi zaman komik anlara ve bol kahkahalara sebep oluyor :)

    irlanda'da nerede olursanız olun mutlaka bir sürü bir sürü türklerle karşılaşacaksınız. müthiş bir yoğunluk var. ancak irlanda'nın altyapısı ne yazık ki kaldırmıyor. ev yok, ücretler düşük. kiralar ve ulaşım çok pahalı. çoğu insan sokakta yaşıyor. dört mevsim soğuk olan irlanda'da sokakta yaşama durumunu düşünüyorum da bir aydınlık tarafını göremiyorum. içinde bulunduğum aileden kurtulmak için bir oda/ev arasam da ne yazık ki boşluk yok olanlarsa sömürü sistemi burada da olduğu için değerinden yüksele veriliyor. haftalık 500 euro. ben haftalık 90 euro kazanıyorum kaçak olduğum için ve günde 12 saatten fazla çalışmama karşın.

    tekrar Türkiye'ye dönsem diye aklımdan geçirsem de bu sefer ne yapacaksın? kiranı karşılayacak kazancın olmayacak ve fotoğraf üretimlerine karşılık verecek insanlar sana dönüş yapmayacak sen çırpınmaya kendini göstermek için her şeyi yapmaya çabalasan da ses duymayacaksın diyorum ve çekeceğin sıkıntıyı burada da çekiyorsun.

    burada alkolun ucuz olmasıyla birlikte alkoliğe doğru evriliyorum. vicdan azabımı uyuşturmak, kafamı kesmek için türlü yollara başvurmamak için her gün şişeler bitiyor. öyle çok pişmanlıklarım, öyle çok keşkelerim, öyle çok hatalarım var ki...

    çektiğim azabı dindirecek hiçbir yanıt, hiçbir yol, hiçbir çıkış bulamıyorum.

    annem gidince 28 yılım da gitti. 28 yılımı da alıp götürdü. var olamıyorum. çünkü anne ölünce her şey ölüyor.
    #271019 pia | 3 yıl önce (  3 yıl önce)
    0kişiye özel 
  25. Merhaba ben pia.

    Türkiye'den ayrılalı 6 ay oldu. günlüğüme en son üç ay önce yazdım. üç ay önce neler yaşadım diye tekrar okumak istediysem de okuyamadım. üç ay önce her şey çok zor geçiyorken günlüğüme yazdığımın birinci haftası sonrasında şaşırtıcı olmaya başladı.

    alkolü bırakmasam da tamamıyla azalttım. yas süreci sonrasında girdiğim bunalım yüzünden alkolün ucuz numarasına kurban gitmeden kendimi geri çektim bataklıktan. sadece arkadaşlarla bir araya geldiğimizde en fazla iki bardak içiyorum. böylelikle kendimi koruma ve kendime gösterme çizgimi istikrarlı bir şekilde sürdürebilme gücü buluyorum.

    sigarayı bıraktım. sigara benzeri uyuşturucu maddeleri kullanmayı da bıraktım. şimdi sen temizlendin mi derseniz, hayır henüz değil. hâlâ kendimi temizlemeye devam ediyorum.

    her gun 7 saat Ingilizce çalışırken artık ders çalışma saatlerimi azaltarak hayatın içine karıştırmaya başladım. önceden 7 saat boyunca masanın başında kitaplarla ve sözcüklerle geçerken ve sonrasında yorgun olurken şimdi bir parka gidip elimde defter ile gördüklerimin ingilizcesini yazıyorum ve bilemediklerimi yanımdan geçen insanlara "bunun İngilizce adı nedir?" diye soruyorum. anlamadığımda asla utanmıyorum kendilerinden rica edip defterime yazmalarını istiyorum. böylelikle beni kendine hapseden, harekete geçmemi engelleyip yalnızlaştıran o depresif duyguyu alt ediyorum. sosyalleşmek dışında masanın başındayken bensiz akıp geçen hayattan uzak kalmadan birlikte öğrenmeye başladık. böylelikle "Ben burada çalışırken hayatta neler kaçırıyorum." stresini ve pişmanlığını yaşamamış oluyorum. hem öğreniyorum hem de hayatın akışını deneyimliyorum. bu sayede çok kısa sürede kısa cümleler kurmaya başladım. yine de telaffuz hataları ve konuşma bozukluğundan kaynaklı bazı harflerin çıkmaması yüzünden çoğu şey tam oturmasa da kendimi ifade etmeye çalışırken görmek keyif veriyor. sadece kendim için çabalamak... bu çabanın sonunda kazanmasan da yolculuğun keyfi her şeye değiyor...

    uzun süre fotoğraf ve video çalışmalarına dönmemişken artık kendi ilgi alanlarıma ve yapmak istediğim şeyler için zamana ihtiyacım olduğunu hatırlatarak yeni kararlar aldırttırdım kendime. benim yapamadığım şeyleri kendime yaptırıyorum. çünkü kendim daima bana karşı acımasız ve asla isteklerimi kabul etmez. böylelikle beni kurtarıyor. teşekkür ediyorum kendime... motivasyon kazanmak için küçük giriş yaptım...

    www.youtube.com/...

    Kasım'ın ilk haftasında bir ekmek fabrikasında işe girmiştim. gündüzleri okula gidip okuldan sonra fabrikaya gidiyor ve sabaha kadar çalışıyordum. sabah tekrar eve gelip üzerimi değiştirip okula gidiyordum. bu süreç ilk başlarda haftada iki gündü ve her şey iyiydi. ancak sıkı çalışmam ve ekibin memnun kalmasıyla haftada 6 güne çıktı. Türkiye'deki hayatımdan bir farkı kalmıyordu. çünkü öğrenci vizesine sahipseniz ne kadar çalışsanız da ücret daima en düşüktür. yaşadığım yerde başka iş seçenekleri olmadığı için çalışmaya devam ediyorum. ancak dün istifa mektubumu verdim. çünkü yaşamak istediğim bu hayat için Türkiye'den ayrılmadım...

    güzel şeyler oluyor mu derseniz, evet oluyor. bahar geldi. artık güneş her sabah doğuyor ve gün boyu keyif veriyor bana. küçük bir bavulumla gelmiştim. çok ev değiştirdiğim için bavulu attım ve kendime gezi sırt çantası aldım. çok az kıyafetlerim vardı ve onları sürekli kullandığımdan çoğu kullanılmaz hâle geldi. hepsini attım ve yenilerini almadım hiç. çünkü burada hiç kimse kıyafetinle ilgilenmiyor. hiçbir kadın sutyen takmıyor ve hiçbir erkeğin baktığını görmedim...

    hayatıma destek olacak eşyalarımı minimal durumuna getirip tüm varlığımı küçük bir sırt çantasına yerleştirdim. böylelikle yorulmadan taşınabilirim. ev sahibi beni kovduğunda diretmeden çantamı hazırlayıp çıkabilirim kolaylıkla. burada çok ciddi konaklama sorunu var. henüz kalacak yer bulamadım. ancak sokakta yaşam çok popüler. havalar ısınmasıyla ben de kendimi alıştırmaya çalışıyorum. soğuk duş, yazlık kıyafetler ile soğuk havalarda dolaşmak gibi... adaptasyon sağlama...

    güzel şeyler oluyor mu derseniz, evet oluyor. İngilizce konuşma pratiği yapmak için ülkede kullanılan bütün tanışma uygulamalarını indirdim. kadın ve erkek ayırt etmeksizin her birine mesajlar gönderdim. kimisi İngilizce bilmediğim için kötü sözlerle dönüş yaparken kimisi kurduğum cümlelerdeki hataları düzeltip doğru olan cümleleri tekrar yazıp bana dönüş yaptı. o insanlarla diyalogu sürdürmeye çalışsam da bir süre sonra yorucu olmaya başlıyor ve iletişimi kesiyorlar. her seferinde senin hatalarını düzeltmek isterken ilk başlarda eğlenceli gibi gözükür, sabredersin ancak daha sonra zaman aldığı için ve daha fazlasını öğretmek için bir enerji gerektiğinde bırakabiliyorsun. her birine paylaştıkları bilgi için teşekkür ettim. her birine paylaştıkları bilgi için teşekkür ederken âşık oldum.

    aralık ayı başında konuşmaya başladık. bildiği her şeyi öğretmeye hazır ve heyecanlı biri vardı karşımda. tek bir cümle dahi doğru değilken kendisi her bir cümlenin doğrusunu yazarak ve sesli telaffuz ederek mesaj göndermeye devam etti. bu şekilde konuşmamız 31 aralık'a kadar devam etti. 24 aralık Christmas Günü'nde tek başıma olmayayım diye gün boyu konuştu benimle. daha sonra yeni yıl için yaşadığı şehre davet etti ve ben gittim...

    güzel şeyler oluyor mu derseniz, evet oluyor. 31 aralık günün akşam saatlerinde onun şehrine gittiğimde ve bir nehrin kenarında gelmesini beklediğimde her şeyin sadece bir bakış ile değişebileceğini düşünmezdim. çok iyi bir arkadaş kazanacağım düşüncesi ile kendimi mutlu ederken gördüğüm an, çok iyi bir aşk kazanacağıma dönüştü....

    o günden sonra her şey farklılaştı. zaman zaman kendimi translate ilişkisindeymişim gibi hissetsem de onun sabrı ve benim çabam ile ilerleme kaydettiğimi hissediyorum. sadece bu kadar yavaş olması beni tedirgin ediyor o kadar.

    beni olduğu gibi kabul eden bir başka insan karşıma çıkar mıydı bilmiyorum ama onun dışında kimse beni kabul etmezdi sanırım. kusurlarımı kusur olarak kabul edip ve asla yargılamadan olduğu gibi akışına uyum sağlaması ve saygı göstermesi ve benim geçmiş ilişkilerimde yaptığım hatalarımı fark edip bir daha tekrar etmeyeceğim sözünü tuttuğum bir yoluluğa dönüşüyor. 4 yıl aradan sonra yeni bir yolculuğa çıkmak korkutucu olsa da keyifli...

    kendisi hayatında çok şey istiyorum. istediği hayatı yaşaması için dua ediyorum. onun hayatında ben olayım ya da olmayayım hiç fark etmez, istediği hayata kavuşmasını istiyorum çünkü ondaki iyilik ve güzellik dışarıya çıktığında dünyadaki diğer her şey de iyiliğe ve güzelliğe dönüşecek. Bunun için çok istiyorum...

    merhaba ben pia

    Türkiye'den ayrılsam da günlüğüme yazmak için tekrar geleceğim...
    #274526 pia | 3 yıl önce
    1kişiye özel