başlık buraya taşınmıştır
-
sözlü olmasa da yazılı olarak gerçekleşmiştir.
lisedeydim.
ben uyurken işten gelen babam, sabah ben evden çıktıktan sonra uyanmaktaydı. bu sebeple yüzünü göremez oldum bir müddet. para istemem gereken bir sabah onu uyandırmaya kıyamadım ve ona dilekçe yazdım.
şu sebeple şu kadar paraya ihtiyacım var şeklindeki dilekçemin sonuna "gereğinin yapılmasını rica ederim." ifadesini kondurdum.
eve geldiğimde parayı bulacağımı sandığım yerde bulduğum not:
üst makamlara rica edilmez. arz etmelisin. bunu yapana kadar sana cevabım "allah versin."
-
- baba anahtarlığın üzerinde ev adresi yazıyor?
- evet oğlum kaybedersem bulup getirsinler diye.
- ama adresin yanında ev telefonu da var?
- bazen evde olmuyoruz ya, gelmeden önce arasınlar diye.
-...
-...
-anahtar kötü niyetli birinin eline geçerse, sizin evde olmadığınızı da kontrol edip evi soyarsa?
-!
bir insan nasıl olurda 70 yaşına kadar bu kadar temiz kalabilir, ya da ben ne ara kirlendim? temiz kalabilseydim canımı daha mı çok yakardı hayat? yoksa dışarıdaki cehennemi görmezden gelirdim de içimde kendi cennetimi mi yaşardım bilemedim. allah seni başımızdan eksik etmesin babam.
-
sene 2003 ya da 2004 olmalı.
üst ön dişlerdeki eğrilikten dolayı diş teli kullanmaya başladım.
normal şartlarda bir diş telinin dişi düzleştirmesi evresi minimum 2 sene olarak görülür.
fakat benim gittiğim diş doktoru bunu 6 ayla sınırlandırmıştı.
neyse diş telime alışma dönemlerimdeyim.
sürekli olarak dilimle tellerimi şöyle bir yoklamaktayım.
zaten büyük dudaklara sahip olduğum için telle birlikte daha da büyüklerine sahip olmuştum.
olaya gelecek olursak,
evin kapı zilini değişmek istemiş bizimkiler.
babam da bir zil almış. ama nasıl bir melodi çaldığını test etmemiş.
bir akşam oturma odasında ailecek oturuyoruz.
bana git şu odadan zili getir dedi. gittim getirdim.
otur dedi. oturdum.
dişlerini göster dedi. gösterdim.
tuttu zil kutunun kablolarını. benim tellere değdirdi.
haliyle zil çaldı.
zilin melodisini de böylece öğrenmiş olduk.
(bkz: bu da böyle bir anımdır) -
Yeğenim 5 yaşındayken yaşanan monolog.
Yeğenim, annesi, benim annem, babam ve Ben; beş kişiyiz. Kahvaltı yapıyoruz.
Yeğenim ve annesi yan yana oturuyorlar.
Kısa bir sessizliğin ardından yeğenim durduk yere konuşmaya başladı :
- Ben küçükken çok merak ediyordum. Acaba kadın pipisi nasıl oluyor diye. Hep merak ederdim, banyonun anahtar deliğinden bakardım.
-...
- Sonra bir gün babam açtı bilgisayarından kadın pipisi gösterdi.
-...
- Benim de merakım geçti, artık banyonun anahtar deliğinden bakmıyorum.
5 saniye kadarlık bir sessizlik daha duyuldu, ablam kıpkırmızı, biz güleceğimizi zor tutuyoruz, dikkatim dağılsın diye tabağımdaki zeytinlerle oynuyorum.
5 saniye sonra yeğenimin çığlığı her yeri inletti :
- aaaaaaaahhh!!! Ne cimciriyon yaa??
-
okul yeni bitmişti ve az bir maaşla işe başlamıştım. o sıralarda babamların şirketine turkcell'den hediye olarak birkaç cep telefonu gelmiş ve babam iki tanesini eve getirmişti. zamanının pahalı telefonlarından ama... aramızda yaşanan diyalog:
k: versene baba birini bana.
b: olmaz.
k: neden ya? ver işte.
b: olmaz dedim sana, annene vereceğim birini.
k: ya annem ne yapsın onu? versene bana.
b: çok istiyorsan satayım sana.
k: baba size hediye geldi onlar. ne satması... hem hediye olmasa bile insan kızına parayla mı verir? senin parayla alıp bana vermen lazım. vallahi ayıp.
b: çok istiyorsan taksit taksit odersin. her ay 200 liradan 4 ay öde, senin olsun.
k: offf baba tamam, ama çok ayıp yaptığın.
*****
telefonu aldım babamdan ve dört ay boyunca söylene söylene babama ödeme yaptım. utandım da bu davranışından. insan kızına kendisine bedava gelen şeyi nasıl satar anlam veremedim. dördüncü ayda son ödemeyi yaptığımda aramızda geçen diyalog:
k: bitti çok şükür, ama hala kızıyorum sana. ayıp baba ayıp!
b: (cebinden 600 lira çıkarıp son verdiğim 200 liranin üstüne koyarak) al. senin bu paralar.
k: baba bu ne şimdi?
b: hayatta bedelini ödeyemeyeceğin şeylere merakın olmamalı. bu telefonu istedin. bedelini de ödeyebildin. demek ki hak ettin.
(adamın öğüt verme yöntemleri hep tuhaf.) -
üniversite yılları, halam ziyaretime gelmiş, hafta sonu ben bilgisayar başında oturuyorken, örgüsü elinde, gözlüğü gözünde, gelip arkamdaki kanepeye oturur.
h: larden
ll: efendim hala?
h: bir işin ödevin falan mı var?
ll: yooo?
h: o zaman şu küçük adamları açsana bakayım örgü örerken.
ll: hangi küçük adamlar?
h: oğlum hani şu adamcıklar var ya be! odun kesiyorlar, tarla biçiyorlar.
ll: settlers'ımı diyorsun?
h: aç sen ben bu derim. hah bu bu. sen oyna ben izliyorum.
1 saat sonra
ll: hala yeter mi?
h: ...
2 saat sonra
ll: hala?
h: ...
4 saat sonra
ll: of hala ya sen de herkesin halası gibi pembe dizi falan izlesen olmaz mı ya?
h: ... (ses çıkarmadan kalkar gider, küsmüştür halam, daha sonra bir şekilde barışılır ve settlers oynanmaya devam edilir) -
çalışmaya başladığımda sevgili halamla aynı şehirdeydim. haftada bir gelir, yemek yapar, sağı solu temizler, bekar evimi adam ederdi. sonra bir gün onu çok üzgün gördüm.
ll: hala neyin var?
h: canım sıkıldı.
ll: söylesene neyin var?
h: gözlerim iyice kötü oldu, gözlükle bile görmüyorum. ona canım sıkıldı.
ll: tak bakayım.
h: (gözlüğünü takar)
ll: ahahahahahahah
h: ne gülüyorsun eşşek sıpası!
ll: ahahaha
h: ... (halam küser, kapıya doğru yönelir)
ll: hala dur dur. camları düşmüş gözlüğünün. gel şöyle üzülme.
h: vıyh! anammmm!
çok şeker kadındır halam. bir hafta boyunca boş çerçeve ile gezip kendi kendine üzülmüş. -
-baba ... ne demek?
- dur şimdi işim var. (çaktırmadan araştırıp öğrenir her ayrıntısıyla)
- az önce bir şey mi diyordun sen?
- evet baba. ... ne diye sormuştum.
- bak yavrum, bu konu hakkında değişik düşünceler var. kimine göre... (bütün tarihçesi ile bilgi verilir mevzu hakkında.)
adamın lügatında "bilmiyorum" kelimesi yok. -
a: anne
k: kesret
a: kızıımmm! hadi kalk artık!!
k: offf... kahvaltı hazırsa kalkarım anne.
a: hazır kızım, kalk hadi.
...
k: anne! hani hazırdı kahvaltı!
a: e hazır kızım, her şey dolapta...
k: ... -
uzman teyze kesret, uyandığında iki buçuk yaşındaki yeğeninin uyuduğu odaya girer. bir de bakar ki minik yeğeni yatağında oturmuş ve sabit bir biçimde camdan dışarıyı seyrediyor.
kesret: k
yeğen: a
k: bıldırcınım günaydın.
a: günaydın teyziş. (hala sabit bir biçimde dışarıya bakmaktadır)
k: neye bakıyorsun bıldırcınım sen?
a: havaya (hala sabit bir biçimde dışarıya bakmaktadır)
k: ne var havada o kadar bakılacak?
a: teyziş ben uyurken havayı süslemişler! (yüzünde kocaman bir gülümseme...)
kesret'in o an havanın sisli olduğu dikkatini çeker. -
bakalım bu sefer nasıl fantastik bir bahane uyduracak merakı ile:
-baba arabayi neden vermiyorsun ?
- oğlum veririm, sana güvenmediğimden, arabaya acıdığımdan değil de... (zaman kazanma suskunluğu)
-de ne ?
- (oh be buldum bakışı) de köprülerin üzerinden aşağıya taş atıyorlar, sen geçerken atarlar, genç çocuksun kovalamaya kalkar kaza yaparsın, kavga edersin karakola düşersin
-baba buna madalya ya. -
HEMEN hemen 3,5 yaşında ki yeğen büyük bir yatağın üzerinde zıplarken yakalanır ve rızası dışında boğuşmaya başlanılır. boğuşulur, boğuşulur, kurtulmasına numaradan müsade edilir, o tam yatağın ucuna ulaşıp kaçacakken yakalanır, yatağın ortasına çekilir ve yeniden boğuşmaya başlanır. bu eylem bir müddet devam ettikten sonra yeğen artık dayanamaz ve ''sen beni oyuncak mı sanıyorsun ne? oyuncak değilim ben!!'' der ve güler.
-
şu var misal, çok fena:
peçete -
babam -her şeye bir cevap!
ben -e soru soruyorsun?
babam -!??!!!
ben -?
biz -^+'^+\%'^&\_?=!!!!
-
dün eve gelen misafir çocuğu ile yaşanan 5 saniyelik dumur eden diyalogdur.
kendimi halsiz hissederken misafire hoşgeldin demek için içeriye gittim, herkese selam verdikten sonra 7-8 yaşlarında tanımadığım bebenin de elini sıktım hoşgeldin dedim. peder '' öpsene len çocuğu '' dedi. ben de:
- biraz rahatsızım, bulaşmasın çocuğa dedim.
çocuktan gelen cevap:
- '' elimi sıkıp bulaştırdın zaten '' deyip koşarak elini yıkamaya gitti.
ben de götüm götüm odaya gidip 13 reasons why izleyip yaşadığım olayların kritiğini aldım*
-
bundan birkaç yıl önce * , evi yeni taşımışız. daha önceden tarihi eserden hallice yaşamını sürdüren; buzul çağını yaşamakta olan dondurucu kısmına bira şişesi sığdırmaya çalışırken çok zekice (!) bir davranışla bıçağın sivri kısmıyla girişip havasını kaçırmak suretiyle tamamen işlevsiz hale getirdiğim buzdolabını atalım mı ne yapalım diye düşünmekteyiz. babam ısrarla tamir edileceğini iddia ederken annem herkesten habersizce sokaktan geçen eskiciye buzdolabını kuş kadar para karşılığında verir ve bu parayla daha zekice bir hareketle nutella alır. o kaosta neyin nerede olduğundan bihaber aile fertleri sabah kahvaltı yaparken annem nutella kavanozunu babamın burnuna doğru uzatıp:
anne: buzdolabı yer misin hayatım?
baba: ...
ben: anne buzdolabı nerede?
anne: sattım ben onu, nutella aldım...
babam sinir küpü ama sesini çıkarmaz. yeni buzdolabı alınır ve yaşam normale döner ama trollükte annemle yarışan babam bu olayı unutmaz. aradan aylar geçer. bu sefer bulaşık makinesi bozulur ve tamire gönderilmesi gerekir. bir gün annem evde yokken bulaşık makinesi tamire yollanır ve makineden boşalan kısma 4 adet karpuz yerleştirilir. annem eve geldiğinde:
anne: aaa bulaşık makinesi nerede ayol?
baba: sattım onu. parasıyla da karpuz aldım.
biz ailecek biraz garibiz sanırım... -
henüz 9 yaşındayım, ve ateşle oynamayı çok seviyorum o sıralar.
kolonyanın uçana kadar yanıp, sonra hemen söndüğünü fark edeli çok olmamıştı.
böyle klasik bir anadolu evi düşünün, üçlüde uzanan bir baba, meyve soyup bıçağın ucuna takıp babaya uzatan bir anne, televizyon falan vakit geçiriyorlar.
sonra dedim dur lan ben şunlara bir şaka yapayım, çocuk aklı işte.
salona girip, tekli koltuğun göt koyduğumuz kısmına bir miktar kolonya döktükten sonra, oğlum dur yapma falan uyarılarına kulak asmadan bir anda çaktım çakmağı.
sönmeyeceğine inandıkça yüzümün şekli değişti yavaştan.
çıkan alevle sırt yasladığımız kısım tutuşmuştu.
evde bir telaş, hemen söndürme çalışmaları falan.
ama nasıl bir ortam vardı anlatamam, evin içinde koltuk yanıyor, ben köşede bekliyorum sönecek diye.
her şey bittiğinde bi beş saniye kadar oluşan sessizlik, yiyeceğim dayağı düşünmeme yetmişti.
o günden sonra da babamın bana olan davranışları hep farklı olmuştur. -
benim dedemle zerrece bir ilişkim olmadı. sadece bayramlarda verdiği 5 lira harçlık dışında. onun haricinde ağzından salyalı küfürler çıkardı. erkek torun hastası olduğu için ben doğduğumda "çöpe atın şu boku" demiş.
dede torun ilişkisi nasıldır bilmiyorum ancak izlediğim yabancı dizilerde, seyrettiğim filmlerde böyle hep tonton dede vardır ve iyi anlaştığı küçük bir kahramanı vardır. çoğunlukla torunu olur yahut da bir komşu çocuğu. ikilinin arasına su sızmaz. akla ne gelirse konuşursun. birlikte inanılmaz ütopyalar yaratırlar felan. çok merak ederdim bizimkiyle böyle olsaydı nasıl olurdu diye. olmadı. ne gavurluğu varsa bizde hep bana "gavurun sidiği" ya da "gavurun dölü" der. bunları söylediği için değil de biraz kızgın olduğum için senelerdir görmüyorum kendisini.
anlatabileceğim güzel dede klasikleri olaydı da hepinizi oturduğunuz yerden düşürecek kadar güldürebilseydim. -
her sinirlendiğinde ve üzüldüğünde "bir ip bulup asacağım kendimi!" der ve ağlamaya başlardı.
bir gün son kez ağladı. -
hiçbir zaman, hiç kimseye anlatamayacağınız şeydir. çünkü yoktur, olmayan bir insanın da anısı olmuyor. -
eğer dede de aileden sayılıyor ise beimkisi de şöyledir:
anne ve babamın evlilik problemleri sebebi ile bir ara dedemin evinde kalıyordum. adam emekli asker oduğu için epey değişik hobileri var. mesela canı sıkılınca poligona gitmek, evinin bahçesinde çiçeklere ateş ederek atış talimi yapmak gibi...
neyse işte dedem de aldı yanına beni o poligon senin bu tabanca benim ateş edip duruyoruz. annem de arada bir beni arıyor tabii... "dedem bana ateş etmeyi öğretti poligona gidiyoruz" falan deyince annem panik oldu. babamla arasındaki sorunu acilen çözdü ve dedemin yanından hemen aldı beni.
kadın nedense benim mafyatik, psikopat bir tip olacağımı düşünerek yaşadı hayatını hep. sanırım çok kavgacı birisi olmam, arada sırada müdürün anneme "yaa sizin oğlan çok kavga ediyor" demesi de bunda etkin sanırım. zaten askeri okula gitmeme de izin vermediler.
hala annem benim bir psikopata dönüşmemden korkuyor. bir ara kendo'ya merak sarmıştım. bambu kılıçla eve gelince onda da epey panik oldu. -
iki dönüm noktası oldu. ilki babamın zorla gönderdiği lise hayatımı kararttı. ikincisi de babamı dinlemeyip gittiğim üniversite. -
Sene 2003-2004 babaannemleri ziyarete gidebilmek için vasıta bulmamız her zaman için önceliğimiz olmuş durumdaydı , belki bilirsiniz süper 97 mobylette vardı o zamanlar için çok lüks olmasa bile en azından çekirdek bir aileyi idare ederdi. neyse babam arkadaşından ödünç aldı bir şekilde vardık köye , ee mutlaka her gidişin bir dönüşü var dönmek için yola koyulduk bulunduğumuz beldeyle gittiğimiz yer arası yaklaşık 35 km civarı , hava zemheri soğuk şubat ortasında ne cesaretse gitmemiz , henüz köyden 12-13 km uzaklaştık ki emanet bizi yara alarak yarı yolda bıraktı kemikleri kırılmıştı hasar büyük geriye dönsek uzak kalacak yerimiz yok..
Gecenin ayazı iyice bastırmıştı ki 3-4 km öteki köyde tamir etmek amacıyla yürümeye başladık benim 3 adımım babamın bir adımına bedel olmasına binaen yavaşlatıyordum onu , arka sehpaya oturmak zorunda kaldım babam motoru iteliyor ben etrafı izliyorum acaba aslanlar gelecek mi saldırıya uğramayalım diye çocukluk aklı bilincinde değilim tabi.. taki soğuktan bokum donuncaya kadar hiç anlamamıştım işlerin yolunda gitmediğini.
kıyamadı yoldan gelen birisiyle eve göndermek istedi lakin bu seferde benim yörük inadı tuttu adamcağızın çektiği yetmezmiş gibi bir de benimle uğraşmak zorunda kaldı.. köye yaklaştık ama köyde insanı bir köşeye bıraklım elektrik bile yok.. olacak işte değil nerden baksan 15 km daha yolumuz var , nokia 1112'ler yeni çıkmıştı o zamanlar lakin alacak para nerde zar zor geçiniyoruz zaten buna karşılık kimseden yardım da istemeyedik başladık tabanları yağlamaya babam itiyor ben titriyorum velasıl kelam sözlük.. neticesinde bir kaç saatlik arandan sonra eve vardık ve ayaklarımı sobaya dayamamla cıııss sesini duymam bir oldu yollarda perişan olduk açıkcası sözlük..
bu da böyle bir anımdır -
11 sene öncesi.
komaya girdiğimde annem aramış, ulaşmış bir şekilde.
hastaneden çıkarıldıktan bir hafta sonra gelebildi. işlerini bitirememiş söylediğine göre.
bizim evde, benimle birlikte geçirdiği iki günden aklımda kalan tek şey, bilgisayarın başına oturup karşılıklı tekken 3 oynayışımızdı.
kendisi sağlam oyuncudur, sabırlıdır, el becerisi yüksektir; en son 2000 yılında yanında geçirdiğim yaz tatili sırasında oyun oynamıştık birlikte ve her oyunda beni tarumar etmişti.
o gün ilk defa babamı bir oyunda yenmenin zevkini tatmıştım. 7 senelik gecikme sonrasında intikam almıştım bir nevi.
ertesi gün gitti.
beraber dolmuş durağına kadar yürüdük, avcuma beş lira sıkıştırdı ve dolmuşa binip gitti.
o gün bu gündür arayıp sormaz.
acaba çok mu içerledi onu yenmeme, diye düşünüyorum bazen.
edit: ilk yazdığım başlık uçunca bu girdi kayıplara karışmıştı bir süreliğine. şimdi çıkmış ortaya, çöpte duracağına buraya eklemiş olalım... -
aile ile ilgili anılar denilince hep yaramazlıklarım geliyor akla. mesela abimin bozuk paralarını çalar geceden, sabahı bekler sonra koşa koşa atari oynamaya giderdim. ya da internet kafelerde half life oynardım deli gibi. gta da var tabii. eve dönmek zor olurdu. çünkü abim cebine baktığında paraların orda olmadığını görünce eh artık bir temiz dayak gelecekti. o yüzden olabildiğince sokaklarda oyalanırdım bebelerle. baktım hava kararıyor, kaçış yok, pisi pisi dönerdim. dayağı da yerdim.
sonra beni sinirlendirdikleri zaman gece uyumaz kalkıp abimin boya kalemlerini kırar, üzerlerindeki kağıtları soyardım.
annem dışarı çıkmama izin vermediği için odama kapanıp ateşe vermiştim odayı. neyse ki ucuz atlatmıştık.
oda yakma faslından yıllar önce çok küçükken, çakmağı çakıp gazete kağıdını tutuşturmuş, söndüremediğim için hemen somyanın altına saklanmıştım. ateş odayı sarıyor, eşyalar yanıyor ben hala somyanın altından çıkmıyor, ses çıkarmıyordum beni bulmasınlar diye. odadaki ateşi söndürdükten sonra annem elinde oklavayla evin içinde beni aramız en sonunda bulmuştu. o kadar vurmasına rağmen yine çıkmamıştım somyanın altından. beni tutup çekiştirirken somyanın demirleri popomu yırtmıştı. çok ağlamıştım ancak dayaktan da kurtulamadım haber etmedim anneme diye. iki üç haftadır popomun üzerine oturamamıştım.
çok yalnız bir çocuktum okulda. herkesin arkadaşı vardı da benim neden yok, diye sürekli düşünürdüm. oynamak isterdim almazlardı beni aralarına. ben de kendimi onlara kabul ettirmek için okulun karşısındaki bakkaldan bir sürü cips çalmış sınıfa dağıtmıştım. sonra benimle ilgilenmeye arkadaş olmaya başlamışlardı. inanılmaz keyifliydim. ancak isteğin ardı arkası kesilmiyor. sürekli cips istiyorlar ben de sürekli her teneffüs cips çalardım. bir gün yakalandım. annemi çağırdılar. söylemişler. annem sürükleye sürükleye götürüyor. odaya kapattı. aldı bıçağı parmaklarıma değdirdi. "keseyim mi parmaklarını? keseyim mi he? söyle hırsızlık yapacak mısın bir daha?" diye diye bıçağı kesiyormuş gibi yapar ben de basardım çığlığı. sonra bir daha töbe. yalnız kalayım yeter ki parmaklarımı kesmesin annem.
dışarıda kazandığım tasoları evde abime ütülüyordum. çok sinirleniyordum. vermiyordu da bana. hiç tasam kalmayınca elimde dışarıda da oynayamıyordum. benim alacağımı bildiği için abim tasoları saklardı. bulamazdım. bir gün ne olduysa tasolar açıktaydı. o zamanlarda da soba vardı evimizde. şeytan dürttü beni. kutuyla beraber bütün tasoları sobaya attım. bir gün oda sımsıcak oldu. sobanın yanında mayışıp uyumuşum. ah ah uyanmayaydım iyiydi. görmediğim dayağı yedim.
daha bir sürü var...