yönetmenliğini franklin j. schaffner'in yaptığı, başrollerinde steve mcqueen ve dustin hoffman'ın rol aldığı, henri charriere'in yaşanmış ve kaleme aldığı gerçek hikayesinden filme alınmış bir eser.
isimlendirmede Charriere'in göğsündeki dövmeden adını alan kitabının, fransızca kelebek anlamına gelen papillon ismine sadık kalınmış 1973 yılı yapımı bir film.
dustin hoffman ile ilk tanışıklığım ve steve mcqueen ile oyunculuklarına hayran kaldığım bir filmdi. filmi izlemeden kitabını okumuştum, belkide beni fazla etkilemesinin sebeplerinden biri de buydu.
insanın azminin ne kadar güçlü olabileceğini, akıl almaz zorluklarla karşılaştığında bile özgürlüğe ulaşmak için nasıl büyük çabalar harcayabildiğini ve her türlü zorlukta büyük bir güçle yeniden ayağa kalkabildiğini gözler önüne seren bir eser.
jerry goldsmith'e ait olan müzikleri ise bambaşka güzel ve filmle örtüşen ezgilere sahip.
sanırım türkiye'deki ilk iyi baskısı olan e yayınları'ndan çıkan 1969 baskısı çok güzel olan, henri charriere'in efsane romanı.
bahsettiğim baskısını nadir kitap 100 lira ya satıyor. sahaf salih ise, 1 yıl sonraki baskısını 15 lira ya satıyor. 1970 baskısını da, ilk baskının çevirmeni aydil balta çevirdiyse, 100 lira gayet fahiş. nadir kitap bunu hep yaptığı için oltasına takılacak okurlara üzülmüyorum. romanın yeni baskıları da fena değil. elime alıp incelemiştim. gene e yayınları'ndan çıkan şu baskısı kitapyurdu'nda 32 lira .
tek solukta okunabilecek bir roman bu. filmi de mükemmeldi. romanı okurken akılda canlandırılanları filmde de görebilmek müthişti. romanın kalınlığı göz korkutabilir, korkmayın. ortaokulda okumuştum ben ve okurken heyecanlandığımı, ağzımın kuruduğunu hatırlıyorum. ortaokul çağındaki çocuklar için uygun bir roman olduğunu düşünüyorum.
bu yılın yaz aylarında ülkemizde vizyona girmiş yeni sinema versiyonu beklentileri karşılayamamış, gişede çakılmıştır. eh, bu az çok beklediğim bir durumdu çünkü zaten filmin pr'ı pek de iyi yapılmamış, henri charriere'nin muazzam eserinin ve 1973 yapımı filmin hayranı olanların bu versiyonunu merak etmeleri sağlanamamıştı. yani, beklenti oluşturulamadığı için gişesi bokum gibi oldu. ama film itin götüne sokulacak kadar da berbat değil. demir gibi sert karakterleri canlandırma konusunda rami malek'in de, charlie hunnam'ın da yetkin olduklarını bilip, yine de filmi inadına kötülemek akıl işi değil bence.
ben papillon'un 2017 versiyonunu aylar öncesinden merakla bekleyen küçük kitledendim. hunnam'ın oyunculuğunu en son olarak king arthur: legend of the sword'ta görüp beğenmiştim. malek'in cv'sinde de kapı gibi diziler var (pacific ve mr. robot gibi). bütün bunlar hariç, malek'in louis dega'yı, hunnam'ın charriere'yi canlandıracağı ve hikayenin nerelere kadar gidebileceği belliydi. ilk filmin üzerine çıkabilecek bir kurgu inşa etmek zaten mümkün değilken, oyunculuk olarak dustin hoffman ve steve mcqueen'in üzerine çıkabilecek 2 başrol oyuncusunu filmin içine katmak da olası değildi benim gözümde (başrollerde pacino ve de niro olurdu; o zaman "belki" derdim). bütün bunlar haricinde, bir de, filmin yönetmen koltuğunda oturan michael noer'in -belgeselleri ve kısa metrajları hariç- geçmişinde yalnızca 3 bilinmedik film olması ve yönetmenlik yolunun henüz başında bir isim olarak dev bir bütçe üretemeyeceği de ortadaydı. okuduğum berbat eleştirilerin büyük kısmı, biraz önce açıkladığım "dengesiz karşılaştırma ögeleri"ni görmezden gelmiş sanki. hunnam'ı mcqueen'le karşılaştırıp oyunculuğunu sorgulayanlardan tutun da "noer de yönetmen mi be?"ye varacak kadar keskin eleştiriler okudum. filmi bu eleştirileri okumadan önce izlediğim için memnunum çünkü filme bakış açım değişmeyecek olsa da, beklentimi daha da aşağıya çekip filme aşık olmama neden olabilirlerdi.
charriere'nin romanını ortaokulda okumuş, hemen ardından da müthiş filmi izlemiştim. romanı tekrar okuma fırsatım olmadı ama aradan geçen zamanda 1973 yapımı filmi birkaç kere daha izledim. film, mcqueen'in ne kadar büyük bir aktör olduğunu detaylarda gizleyen, hoffman'ın, charriere'in romanda anlattığı şekilde, dega'nın özgüven yoksunu bir deha olduğunu apaçık gösterdiği, franklin j. schaffner'in planet of the apes'ten sonraki şöhretini katladığı, dalton trumbo'nun da 1976'daki ölümünden önceki son iyi senaryo işlerinden biriydi. bütün bunları 2017 yapımı versiyonuyla karşılaştırmadan, roman ve 1973 yapımı filmi yan yana koyunca görmüştüm. aynı şekilde, iki filmi de yan yana koyup eleştirmek gerekecek ama bunu, romanın dayandığı temel dinamiklere (charriere'in özgürlük tutkusu, dega'nın ölüm hapishanelerindeki değişimi, berbat şartlar altında bir şeylere tutunup hayata devam etmenin anlamı gibi) göre değil, iki filmdeki başrollere göre hiç değil; senaryo ve aradan geçen neredeyse 45 yıla göre değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.
madde madde gideyim bundan sonra. buraya kadar zaten çok sıktım sizi de:
- hunnam'ın charriere rolü cuk oturmuş. mcqueen'in efsane hücre sahnelerindeki duruşunu (1 ve 2 ) başarıyla kopyalayabilmesi bile bana göre başarıdır. romanı okumuş olanların hissettikleri o iç sıkışmasını ekrana taşımış mcqueen'in söz konusu hücre sahnelerindeki halüsinasyonları daha gerçekçiydi. ancak hunnam'ın aynı sahnelerde gör(me)dikleri, charriere'in kasa hırsızlığı "mesleğine" daha uygun düşmüş. eski filmde beni fena halde etkileyen birkaç sahneden biri bu hücre sahneleriydi. hunnam elinden geleni yapmış, birkaç yerde izleyenlerin gözlerini doldurmuş ve zaten az olması gereken beklentiyi gerçeğe dönüştürmüş. yerdeki hamam böceklerini yemiş, açlıktan dolayı göz altları kemiklerine yapışmış bir mcqueen performansını hunnam'dan bekleyenler büyük hayal kırıklığına uğrar tabii.
- malek'in dega rolü güzel olmuş ama yeterli değil bana göre. hoffman çizgisinde bir dega olması beklenmiyordu belki ama gözlüklerini sık sık ovuşturup hoffman'ın papillon'dan 15 yıl sonra efsaneleşeceği rain man'daki "raymond" rolündeki kadar "saf" görünebilmesi bekleniyordu en azından. bunu gerçekleştirebildiğini düşünmüyorum. dega'nın sosyal konulardaki başarısızlığını malek'in gözlerindeki o zeka parıltısıyla dengelemek büyük risk olmuş ve bana göre bu risk ne yazık ki tutmamış. bence bütün hikayenin bel kemiği olan özgürlüğe kaçış sahnesindeki "dega hüznü"nü değiştirip "dega şaşkınlığı"na çevirmesi, charriere'nin vermek istediği "her zaman bir umut, her umutta da bir hüzün vardır" anlamına ters düşmüş. malek'in dega için doğru bir seçim olduğunu düşünmüyorum.
- özellikle 2 film arasında çok fazla fark mevcut. bu farkları her iki filmi de dikine kesip biçerek ortaya dökmenin anlamlı olacağını düşünmüyorum. yeni filmde olmayan sahneler, ayrıntılar -aklımda kaldığı kadarıyla- şöyle: hamam böceği sahnesi yok, hindistan cevizleriyle oluşturulmuş derme çatma sal gerçekçilikten çok uzak (eski filmdeki müthiş görünüyordu), dega'nın gözlüğünün filmin ilk çeyreğinden sonra kırılması ve iple kendi kendine bağlaması bu filmde yok, dega'nın güçlü olabildiği sahnelerdeki "deli kuvveti" bu filmde kendini "ezilmemek ve ölmemek için diren"e bıraktığı için filmde gerçekçi bir delilik hissi yok, charriere'nin hücre döneminden sonraki o bıkkınlığı bu filmde yok. filmin sonlarıyla ilgili deli gibi eleştirebileceğim ayrıntı var ama bunları yazmaya başlarsam bütün girdiyi spoiler çerçevesi içine almam gerek. yazmayayım, daha iyi.
charriere'nin papillon'unun dönem filmi olarak değerlendirilmesinin de yanlış olduğu, yazdığı hapishane ayrıntılarının birçoğunun doğru olmadığı bugünlerde kanıtlanmış durumda. verdiği hayat hikayesi ayrıntılarının büyük kısmının kendi hayal gücünün etkisiyle yazılmış olduğu artık biliniyor. böyle bakıldığında, her iki film de, kendi dönemleri içinde düşünüldüğünde, gayet başarılı. hunnam'ın yolu daha da açılacaktır bundan sonra. malek zaten bohemian rhapsody'yle birlikte "aranan aktör" sınıfına yükselmiş durumda. hunnam ve malek'i seviyorsanız, yeni papillon'u izlemenizi öneririm. unutmayın: beklentiniz düşük olacak, yoksa filmden zevk alamazsınız.
küçük, minik bir köpek ırkıdır. Evde de bakılabilir ama gürültücüdür. Apartmanda sorun çıkabilir. Eğitim açısından iyi yönleri vardır, basit komutları alır fakat tuvalet eğitimi zordur. Sahibine düşkün ve kıskançtır. Çocuklarla iyi anlaşır. Beyaz üstüne siyah, kahverengi, sarı uyumlu lekeleri vardır. Genelde kulakları papyon şeklindedir.
henri charriere'in hayat öyküsünü anlatmış olan 1973 tarihli amerikan yapımı film ve kendisinin yazmış olduğu aynı isimli kitaptır.
filminin ve kitabının birbirinden tamamen ayrı değerlendirilmesi gerekir, çünkü
normalde bilindiği gibi zaten filmler veyahut diziler uyarlandıkları kitaplar kadar zevk vermezler. bunun sebebi de, kitaptaki geniş anlatımları 2-3 saatlik bir sinema filmine aktarılma zorluğu görülebilir. çok da normal bir şeydir.
ama "papillon" konusunda olan bundan biraz daha fazlası diye düşünüyorum. çünkü kitabın aksine kelebek'in gerçekten ne düşündüğü, nasıl birisi olduğu hakkında çok az bilgi verilmiş. bu söylediğime eminim ki kitabı okuyanlar hak vereceklerdir. kelebek, sadece özgürlük düşkünü bir insan değildir. onurlu, mert ve hümanisttir. her ne kadar filmdeki sahilde balta fırlattığı sahne tam tersini söylemiş de olsa, hiç bir zaman birisinin (özgürlüğüne kasteden gammaz dışında) hayatına kastetmemiştir.
ayrıca, yerli halkların kelebek'e yaklaşma sahneleri atlanmış, kızılderili konusu yanlış işlenmiş, böylece de bence kitabın ana fikrini kaçırmış oluyor. henri charriere'in anlatmak istediği, kendi ülkesi ona o kadar zulmetmişken ve geri dönse dahi mahkum gözüküyle bakacaklarından eminken, hiç tanımadığı insanlar, hiç gitmediği ülkenin vatandaşları ona insan gibi davranmış ve kucak açmışlardır.
toparlamak gerekirse, eğer kitaptan ve henri charriere'den ayrı düşünülürse elimizde bir başyapıt var. ama bu başyapıtın henri charriere ve anlatmak istedikleriyle hiçbir ilgisi yok maalesef.
"Ne sen, insanlıkla ilgisi bulunmayan savcı, ne namusundan şüphe ettiğim siz polisler, ne yalancı tanıklıkla özgürlüğünü değiş-tokuş eden sefil Polein, ne iddia makamının görüşünü ve olayları yorumlayış şeklini benimseyecek kadar alçalan jüri üyeleri, "İnsan Yiyen"e layık ortaklar olan mubassırlar... Kimse, hiçbiriniz ne kalın duvarlar ne de Atlantik üzerindeki bu yitik adanın uzaklığı, maddi ve manevi hiçbir şey, yıldızlara doğru yükseldiğimde yolculuğumun pembeyle renklenen mutluluğunu bozabilir."