kanjilerine göre toukyou olarak telaffuz edilen, şehir olarak değil de metropol olarak anılan japonya'nın yönetim merkezi.
anayasal olarak değil de, geleneksel olarak başkenttir. çünkü japonya anayasası'nda "imparatorluğun başkenti tokyo'dur" diye bir ifade geçmez. imparator neredeyse başkent oradadır geleneksel olarak. bu sebepten ötürü kyotolular "imparator tokyo'ya tatile çıktı, bir gün kyoto'ya geri dönecek. aslında gerçek başkent kyoto." derler.
eskiden ismi edo'dur. bu da körfez kapısı gibi bir anlam taşımaktadır. eskiden daimyou burada yaşadığı için de facto başkent olmaya 1603 yılında başlamış.
daha sonra şehir imparator meiji karşıtlarının karargahı haline gelince imparator meiji, modern japon ordusuyla birlikte şehri fethetmiş ve 1 mayıs 1889 yılında başkent tokyo olmuştur.
şu günlerde en soğuk kış mevsimini yaşamaktadır bu şehir.
la casa de papel dizisinin en itici karakteri. hatta dizi tarihinin en itici karakteri bile olabilir. bunu gördükçe skyler white’yi bağrıma basasım geliyor o derece.
başka bir girdide de anlatmıştım yanlış hatırlamıyorsam lakin benim için başka bir gezegenden bir şehirdir burası. mars olur, neptün olur ama kesinlikle dünya ile alakası yok, kafalar çok garip. insanlar daha garip...
iki haftalık anlamsız bir tatil için burayı seçtiğimde uyarmışlardı aslında. lakin dinlemedim. seoul'den hemen uçakla buraya geçiverecektim. studio ghibli'ye gidecek, akihabara'yı gezecek, harajuku'da cosplayleri izleyecektim. ne bileyim bir kere olsun tokyo metrosunun işleyişini görecektim. çay kursu, geyşa kıyafeti, bilimum japon kültürüne boğulup, aldığım anime figürleriyle ofisteki masamı süsleyecektim. hayalim buydu, basit.
daha ayak bastığım ilk saatte gariplikler silsilesi ağlarını örmeye başlamıştı. otel diye rezervasyon yaptığım yere geldiğimde gecenin o vakti içeriye girmem dünyanın en büyük denklemine dönüştü zira mekan dayalı döşeli apartman dairesiymiş ama gece belirli bir saatten sonra giriş belirli kurallar çerçevesinde gerçekleşirmiş. nereden bileyim ben olum kuralını şeyini. yorgunum ve ilk gördüğüm yastığa sarılıp fosur fosur uyumak istiyorum, ne kadar zor olabilir ki içeriye girmek?
ana giriş kapısı kilitli, içeride yüzlerce minik kasa var ve camdan kapıyı açmak mümkün değil. yanımda aynı yere girmeye çalışan ve benim gibi kuralları bilmeyen bir amerikalı mal mal birbirimize bakıp duruyoruz. ardından kapının yanında bir telefona gözüm ilişiyor. allah kahretsin ki bir kelime ingilizce yazı yok etrafta. yakuzalar gelip böbreğimizi deşseler joponca imdat demeyi bile bilmiyorum. telefonu kaldırıyorum:
iyi de telefondaki abi ingilizce konuşmuyor ki beni anlasın. içeriye girmek istiyorum adım şu diyorum hala japonca cevap veriyor. turiste bağıran amca ekolüyle adımı tane tane söylüyorum. hello'dan başka bir cevap gelmiyor. eline zeka testi tutuşturulmuş da üçgen boşluğa kare tahta parçasını sokmaya çalışan orangutan gibi hissediyorum kendimi. sinirle telefonu kapatıp diğer amerikalı kardeşe bakıyorum. adamın gözleri doluyor. dışarıya çıkıp bir sigara yakmak istiyorum ama o da ne? apartmanın diğer girişi de kapalı, kasaların arasına hapsolduk, harika...
cep telefonumdan bir yerleri arayayım diyorum ama roaming çalışmıyor. elin japonunda sabaha kadar çıkar mıyız diye çaresizliğe düşmüşken duvarda duran telefon çalıyor. heyecanla ahizeye yapışıyorum.
bu sefer çok şükür ki ingilizce konuşan bir abla bulmuşlar. derdimi anlatıyorum. zor anlıyor, ardından, tamam diyor.
-şimdi adını onayladıktan sonra sana bir şifre vereceğim, o şifreyi arkada bulunan bilmemkaç nolu kasaya gir. -oha? niye?
telefonu kapatıp kafama mühürlediğim tuşları ilgili kasaya giriyorum. hop. kasa açılıyor. içinde kocaman bir zarf, zarfın içinde bir adet mobil modem, televizyon kumandası, apartmanın ve odamın giriş anahtarı.
anahtarı cam kapıya okutup arkamda bekleyen amerikalı'ya el sallayıp odama çıkıyorum... adam bir hışımla telefona sarılıyor, umarım o da gidebilmiştir kendi odasına. kendimi bond filmlerindeki gibi "m" teyze'den görev almış james bond gibi hissediyorum. omuzlarım kabarıyor.
girdiğim oda minimallikten ölüyor. her köşeden katlanmış bir başka ev aleti fışkırıyor. önümde bulunan 14 günün her bir günü bambaşka bir gariplik yaşıyorum. çok yazdım, onlar da başka girdilerin konusu olsun. bir metro durağı hikayesi var ki akıllara zarar...
la casa de papel dizisinin rio ile birlikte en boş karakteridir. dizi izlensin diye sürekli kadının götünü gösterip duruyorlar. keşke azıcık da karakterin içini doldursalarmış da niyetlerini bu kadar belli etmeselermiş.
"kafazehirvip" kullanıcı adlı instagram sayfasındaki bir video ya göre, şehirdeki yaya geçitlerinde yeni nesil hologram teknolojisi kullanılması planlanıyormuş.
Bu nasıl bir ülke? Bu nasıl bir şehir? Bu nasıl bir teknoloji? Bu nasıl bir insana verilen değer? Gerçekten diyecek pek bir şey yok. "Japonya'ya merak duymaya başladım." desem yalan söylemiş olmam. Artık Japonya hakkında araştırmalar yapmaya başlayacağım.