Öyle siyah ve uzun bir gece ki, en çok yıldızlar kalmıştır zihinde. Sevenler ayrıldıklarında, onlarla beraber bir yıldız söner derler. Zihinde de en çok onlar kalıyor bu yüzden sanırım.
17 ağustos 1999'u 3 geçiyordu. 2. Dakikası 50. Saniyesi.... körfezin en uzun gecesi.
Yıldızlar kaldı anılarda ve hiç tanışamadığımız güzel insanlar o geceden sonra.
ölüm gibi yalnızca tekrar edince veya günü gelince hatırlanan olaylardan. bu tarih kanlı bıçaklı düşman görülen ülkelerden hızla gelen yardımları, her taşın altına acaba yaşayan biri daha var mı diye bir ümit bakmaktan yorulmayan cefakar insanımızı hatırlatır bana.
fakat hatırlanan yalnızca ardına ağıt yaktıklarımız, iyi niyetli halkımız olmuyor maalesef, öyle ki 17 ağustos tarihi acının yanında iki yüzlü oluşumuzu, yağmalanan evleri ve dükkanları, enkaz altında bilezik bulunan kolu dışarıda kalmış insanımızın kolunu altın için kesmeyi, depremzedelere dağıtılan gofretleri ve daha nicelerini de hatırlatır.
o nedenledir ki bu tarih ve ardından süregelen olaylar zinciri, aynı anda çaresizliği yaşayan ile kendi çıkarını düşünenin sarmal ve karmaşık hal içinde bulunması insanın ne denli anlaşılamaz bir varlık olduğunu kavramaya neden olabilir bir nebze. tıpkı yaşam - ölüm döngüsü gibi bu tepkiler de anlaşılmaz ve ölçülemez görülmektedir.
istanbul bahçelievler'de 6. katta olan evimizde gece 01 civarı annemle tartışıyorduk. tartışma uzuyor ve ben sinirlenip sivas'tan getirdiğim yavru kediyi yanıma alarak odama gidiyor ve kapıyı kilitliyorum. o sinirle 10 dakikalık uyuyorum ki annemin odamın kapısına vurarak ismimi seslenip "deprem oluyor" demesiyle yataktan fırlıyorum. annemi, babamı ve kardeşlerimi kapı eşiklerine yerleştirip kendimde bir eşikte bekliyorum. bütün bunlar saniyeler içinde oluyor. elektrik kesiliyor ve deprem duraksıyor. aileme yerlerinden ayrılmamalarını söyleyerek mutfağa koşuyorum. ortalığı aydınlatacak bir şeyler bulmak için. işte asıl kıyamet o an kopuyor. apatrman beşik gibi sallanıyor. mutfakta duvarda asılı her şey duvara vuruyor. salonda televizyon yere düşüyor.deprem sanki yukarıdan aşağıya şekilde vuruyor. duvarların içinde inşaat tahtaları çatırdıyor.ve bir türlü sonu gelmiyor.
depren duruyor. üzerimizde ne varsa o şekilde karanlık bir binada 6. kattan aşağıya kaçarken kedi aklıma geliyor. ailemi gönderip yukarıya geri çıkıyorum. hayvan odamdaki çekyatın altından miyavlıyor. normalde o çekyatı iki elimle bile kaldıramazken tek elimle kaldırıp diğer elimle yavru kediyi alıp tekrar koşarak apartmanı terk ediyorum.
bütün sokak aşağıda. ailemle arabaya atlayıp istikameti bilmeden gidiyoruz. gecenin 3' ünde e5 iki yönden de kilit. filmlerdeki mahşer günü sahneleri yaşanıyor. radyo ve cep telefonları çekmiyor. yenikapı sahiline geliyoruz. babam arabayı park ediyor. radyoları arıyoruz. birkaç saat sonra çok cızırtılı da olsa tgrt radyosu çekiyor sadece. fakat merkez üstü belirtmiyor. ben ankara'da ki kız arkadaşıma ulaşmaya çalışıyorum. ama telefonlar hala çekmiyor.
gün aydınlanmaya başlıyor. babam kendisini dükkana bırakmamızı istiyor. kendisini dükkana bırakıyoruz. bana beylikdüzü'nde oturan amcama bakmamı söylüyor. arabayı alıp anne ve kardeşlerimle basıyoruz beylikdüzü istikametine. avcılar'a geldiğimizde nasıl bir kıyametin koptuğunu görüyoruz. ana caddede, sokak içlerinde bir sürü yıkılmış bina. insanlar başlarında toplanmış. yaklaşık 5 saatten beri enkaz altında kalanlara sesleniliyor. tam 20 yıl önce bugün. kıyameti yaşadım. ölenlere ağladım, kurtulanlara sevindim. tanıdıklarım enkaz altında can verdi. sarsıntılar günlerce sürdü. rahmetli ahmet mete ışıkara'yı dinleyerek teselli bulmaya çalıştık ve yıllarca sürecek deprem korkusuyla devamlı tavandaki lambayı kontrol ederek.
Depremin ardından, İsrail Kurtarma Ekipleri ile birlikte 13 gün boyunca arama kurtarma çalışmalarında yer aldığım, kurtarma faaliyetleri esnasında akut'un ne kadar ulvi bir organizasyon olduğuna, nasuh mahruki ve arkadaşlarının canını dişine taktıklarına şahit olduğum, devletin -ne yazık ki- kayıpları oynadığı, daha önce yaşanmış büyük depremlere rağmen en ufak bir tedbir, yasal düzenleme, altyapı olanağı kurmadığını gördüğüm doğa olayıydı...
Ben şahsen, kurtarma çalışmaları sırasında, dahil olduğum ekipten 3 kişiyle birlikte dayak yediğimi biliyorum. "Binanın altında cenazemiz var, çıkarın!" diyen bir gruba, "hemen yan binada sağ birileri var, önceliği onlara veriyoruz" dediğimiz için eşek sudan gelene kadar dayak yemiş, jandarma sayesinde linç edilmekten kurtulmuştuk. Kurtarma faaliyetleri sonucu oluşan çizik ve eziklerin yanında, o dayağın çürükleriyle de çalışmak durumunda kalmıştık.
Bir göçüğün yanına vardığımızda, kurtarma faaliyetlerine hazırlanırken, göçüğün içinden fare gibi çıkan, dirseklerine kadar bilezikler takılmış olan hırsızlarla kaç kez karşılaştım kim bilir? En ufak bir şey dediğinizde şişlenmeniz işten değildi! Biz işimize döndük, kimi zaman onların bulduğu giriş yollarını kullandık...
13 gün boyunca uyumaya fırsat bulduğum nadir saatlerde yastığımın arama kurtarma köpeğimiz olduğunu bilirim... O köpeğin çalınmaya çalışıldığını, ve dahi, kurtarmada elimiz ayağımız olan hidrolik makasın çalınmaya çalışıldığını gördüm...
Zamanında kendinden küçük çocukla evlendi diye çeşitli suçlamalarla (doğru mu değil mi bilmem) karşı karşıya kalan halis toprak'ın, bölgede bulunan Toprak Kağıt Fabrikası deposundaki tüm stoğu para ve sair sormadan bölgeye dağıttığına da şahit oldum. Kimileri karaborsa oluştururken, kimi iş adamları fabrikaları yağmalanmasın diye eli sopalı adamları kapısının önüne koyarken, Halis Ağa'nın ne kadar yüce gönüllü olduğunu öğrendim.
Kurtarma aracımızın deposunu günde birkaç kez 1 lira almadan dolduran benzinciyle de tanıştım. "Yeter ki kurtarın, allah razı olsun" lafını da duydum.
Depremin 3. gününde yavaş yavaş kendini gösteren leş kokusunun, koku hafızasına unutulmayacak kadar keskin olduğunu da deneyimledim.
Kurtarmadan döndüğüm gün, üzerimdeki kokuyu çıkarmak için 3 saat boyunca tenimi kanatırcasına keselendiğimi hatırlıyorum. 6 ay kadar uyku problemi, kabuslar yaşadım. Psikolojik destek aldım, çeşitli ilaçlar kullandım. Kurtarmadan hatıra kalan parmağımdaki derin kesik izini hala taşıyorum üzerimde. "Unutma!" diyor... "İnsanı insan öldürüyor!"
Hala, girdiğim her ortamda, önce "alternatif" çıkış yolunu arıyor gözlerim. Takıntı gibi bir şey oldu, kendimi alamıyorum. Eş, dost, arkadaş evlerine gittiğimde zor edip indirtiyorum dolap üzerindeki hurçları. "Kaçamazsınız!" diyorum. İçim acıyor kaçamama ihtimallerini düşündüğümde.
Ülkenin normallerini değiştirdiği gibi, kişilerin normallerini de değiştiren bir doğa olayıydı 17 Ağustos. Depremden sonra sosyal sorumluluk projelerinin farkına vardım, kişisel gelişim kitapları okumaktansa, ilk yardım eğitimi gibi kişisel gelişim kurslarına gitmenin çok daha önemli olduğunu anladım.
Kurtarma ekibinin elemanları ile hala görüşüyorum. Birinin düğününe dahi gittim Tel Aviv'e. Kurtarma işlemleri sırasında pek çok müthiş insanla tanıştım, bağlarımı koparmadım, kopmuyor zaten.
Anımsadığım en güzel olay, depremin üzerinden epey vakit geçmişken, AKUT, bizim ekip ve ülkesini anımsayamadığım 2 ekiple birlikte bir kadını göçüğün altından saatlerce çalışıp kurtardıktan sonra, kutlama için ekiplerden birinin çıkarıp getirdiği votkayı, şişenin kapağını elde dolaştırıp içip ağlayarak "oh be!" dediğimiz andı. hüngür hüngür gülmek de varmış bu hayatta.
Merak edenler için: Bölgeye gönüllü olarak gitmiş, kriz masalarının kendilerinin krizde olduğunu görmüşken, yine bir kriz masasıyla dil problemi dolayısıyla anlaşamayan bir kurtarma ekibini gördüğümde, gönüllü tercümanları olmuş, bu sayede ekibe katılmıştım. O andan itibaren ekibin sağladığı ekipmanı kuşanıp, kurtarma faaliyetlerinin tümünde görev aldım. Evime döndüğümde, apartmanın önünde alkışlayarak karşılamıştı beni komşular ve bazı esnaf. Döndüğümde 9 kilo vermiştim, gözlerimdeki uykusuzluktan sebep morluklar bir haftada ancak geçti. Çok uzun süre yemek yiyemedim. Hala depremle ilgili TV programlarının giriş videolarında "sesimi duyan var mı?" haykırışını duyduğumda gözlerim dolar. Tek bir tıkırtı duymanın dünyanın en güzel şeyi olacağını nereden bilebilirdim? O günden beri en çok kullandığım laf "çok şükür" oldu hep. Kötünün, felaketin, insanlık ayıbının dibidir benim için.
Herkesin "ders aldık" dediği, ama hala ders alınmayan deprem.
Hala doğa olayları ilahi ceza olarak görülüyor. hala doğa olaylarının sebebi komplo teorilerine dayandırılıyor. Kimse konu hakkındaki bilimsel gerçeklere odaklanmıyor.
Japonlar, depremleri kedi balıklarının yaptığına inandıkları zamanda bile "ne yaparız da deprem hasarlarını minimuma indiririz?" Diye düşünüyordu.
Kısmen ders alınmış, deprem yönetmeliği düzeltilmiş ve yalan değil, denetimler sıkılaşmış. Yeni yapılar görece iyi ama misal istanbul'un depremselliği hala çok kötü bildiğim kadarıyla.
Ev alanlara soruyorum, pek umurlarında değil ya da "lan nasıl o kadar milyon vereyim, bunu aldım çökerse çöker" diyor. maddiyatı da anlıyorum ama büyük konuşayım, ben acımdan ölsem "evim olsun" diye o binalara girmezdim. 30 yaşında, denetim gördüğüne dair amare yok, kot farkından 2 kat yerin dibinde. misafirliğe bile gidilmez.
bir de toplanma alanları meselesi var. başka meseleler de var.
jan baptis doğru söylemiş, 17 ağustos 1999'dan sonra türkiye'nin şaftı her anlamda kaydı, bir daha da doğrulmadı. kesin sonunun da hemen önümüzdeki istanbul depremiyle geleceğini düşünüyorum.