bu başlık kişiye özel bir başlıktır
-
Bu başlığı aslında 'nasıl oluyor da oluyor' diye açacaktım, ama araştırırken baktım ki 'nasıl oluyor da oluyor' u kendime ayırmak büyük bencillik olacak.
Her şeyden önce 'nasıl oluyor da oluyor', hasan kaçan'ın bir köşesiydi, unutmuşum.
Bu başlık altında merak edip araştırdığım ve kendimce cevabını bulabildiğim konuları anlatmayı düşünüyorum.
Örneğin, larden Loughness diyor ki 'eski meta yazarlarının e-posta adreslerini bilmediğimiz için mesaj gönderemiyoruz'
Ama keltox da diyor ki 'eski yazarlar şifre olarak e-posta adreslerini girebilir'.
Peki nasıl oluyor da bilmediğimiz e-posta adresi ile şifre doğrulaması yapabiliyoruz?
Bu gibi soruların cevabını dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım. -
Nasıl oluyor da meta sözlük yazarları, e-posta adreslerini şifre olarak kullanıp Kulzosa girebiliyorlar ve nasıl oluyor da buna rağmen Kulzos, meta sözlük yazarlarının e-posta adreslerini bilmediği için Kulzostan bahseden bir mesajı eski yazarlara gönderemiyor?
Öncelikle md5 denen şeytan işinden bahsedeyim.
Md5, yapıştırmayan yapıştırıcı gibi, ilk duyduğunuzda kulağa çok saçma gelen bir şifreleme algoritmasıdır. 1991 yılında Massachusetts Institute of Technology tarafından geliştirilmiştir.
Tek yönlü şifreleme algoritması ne demek?
Bir tık daha geriye alıyorum; "şifreleme algoritması" ne demek?
Rivayete göre gönderdiği mesajları yolda mesajı ele geçirebilecek kişilerin anlamasını istemeyen sezar, alfabedeki harfleri kendinden sonra gelen harf ile değiştirerek mesajları kodlu bir şekilde yazmış.
Örneğin,
A yerine B
B yerine C
C yerine Ç
Ç yerine D ...
gibi.
Yani "keltox" yazmak yerine "lfmuöy" gibi bir şey yazarak mesajı bir başkası için anlamsız hale getirmiş.
Mesajı alan kişi, yöntemi bildiği için harfleri eski haline getirerek mesajı anlamlı hale getirebiliyormuş. Yani sezar şifresi, çift yönlü bir şifreymiş. Şifrelenen metin yöntemin tersi ile çözülebiliyormuş.
Bir önceki soruya geri dönelim. "Tek yönlü şifreleme algoritması ne demek?"
Çözülemeyen şifre demek.
İnsan ilk kez duyunca "Aga böyle anlamsız iş mi olur, bir mesaj yazacağım, sonra onu ben bile okuyamayacakmıyım" diye düşünüyor.
Evet, Md5 yöntemi ile şifrelenen bir metnin orijinalini bulmanız çok zordur. Bu yüzden Md5, mesaj şifrelemek için kullanılmaz.
Md5 yönteminin iki önemli özelliği vardır:
1- İster bir karakterlik bilgi şifreleyin, ister kocaman bir ansiklopedi fark etmez. Md5 yöntemi size sabit uzunlukta bir sonuç üretir. Örneğin "keltox" kelimesinin Md5 ile şifrelenmiş hali "07230ec60588182d1f0d65e488d4d843" dir. Bu girdinin, buraya kadar yazılmış tüm kelimlerinin md5 çıktısı "5e8953c81790357c9a7edfbab80de166 " dir.
2- Şifrelenmesi istenen iki kelimenin sadece bir harfi bile farklı olsa, MD5 sonuçları çok farklı olabilir. Örneğin, "kulzos" kelimesinin MD5 çıktısı "6ea8006355c77cbfe217b7cc27ffaf08" dır.
"kulsoz" kelimesinin md5 çıktısı "9bae4ad4b23338f478b61bd01f74fa96" dır.
Bu iki özellik, orijinal mesajı deneme yanılma yöntemi ile elde etmeyi çok zorlaştırır.
Bu nedenle Md5 algoritmasının en yaygın kullanım alanlarından biri, kullanıcı şifrelerinin saklanması olmuştur. Siz bir web sitesine üye olduğunuzda (eğer yazılımcısı eşek değilse) şifrenizi alıp önce biraz elden geçirir ki buna tuzlama (bkz: hashing) denir, ardından da MD5 ile bir yere kaydeder. Siz siteye giriş yaparken girdiğiniz şifre yine aynı işlemlere tabi tutulur, bir Md5 çıktısı elde edilir ve sistemde kayıtlı olan Md5 çıktısı ile karşılaştırılır.
Bu sayede bırakın bilgi korsanlarının şifrenizi ele geçirmesini, şifrenizi web sitesinin sahibi bile bilmez. Şifreniz açıkça kaydedilmemiş olmasına rağmen, MD5 sayesinde şifrenin doğruluğu kontrol edilebilir.
Md5 in en yaygın kullanım alanlarından biri, büyük dosyaların internetten düzgün inip inmediğini kontrol etmektir. Çok büyük dosyaların da, ufacık dosyaların da MD5 çıktılarının toplam uzunluğu 32 harf ve rakam kombinasyonudur (128 bit) Bu sayede torrent gibi ortamlardan indirdiğiniz dosyanın sağlam olup olmadığını Md5 e bakarak anlayabilirsiniz.
Meta sözlüğün sahibi, yazarların kişisel bilgilerini Kulzos ile paylaşmayı doğru bulmadı. Sonuçta e-posta adresi de kişisel bilgidir. Biz de eski yazar nicklerini yazarların kendisi için rezerve etmek istiyorduk.
En uygun çözümü bize Md5 algoritması sağladı. Meta sözlük yazarlarının e-posta adreslerini Md5 ile şifrelenmiş olarak aldık. Yani eski yazarlar Kulzosa giriş yapana kadar e-posta adreslerinin ne olduğunu bilmiyoruz. Başarılı giriş yaptıklarında "hmm, yazarımızın e-posta adresi demek ki buymuş" deyip Kulzos girişini sağlıyoruz.
Şifreleme işleri keyifli işler. Bir sonraki yazıda da benzer bir şifreleme algoritmasından bahsedeyim. İşin içine kral, kraliçe, aşk, ihtiras, entrika falan da karıştıralım yoksa çok teknik oluyor zor yutuluyor. -
Aslında saf bir mantık problemi olan soru ile başlayalım. Klasik bir sorudur, sağda solda soruyu da cevabını da bulabilirsiniz.
Komşu iki ülke var. Birini kral, diğerini kraliçe yönetiyor. İki ülke eskiden gelen alışkanlıklar ile yıllardır birbirine düşman.
Aslında ülkeleri yönetenler vezirler. İş kral ve kraliçeye kalsa iki ülke barışacak. Ama çevredeki vezirler kral ve kraliçenin bir araya gelmesine hayatta izin vermez.
Kral bunu bildiği için kraliçeye bir mektup göndermek istiyor. Ama mektubu da kraliçeden başka kimse okumasın istiyor.
Bunu yapabilmek için de sağlam bir çelik kasa yaptırıyor. Kimsenin kıramayacağı bir kasa. Sonra ülkedeki en iyi anahtarcıya bir kilit yaptırıyor. Kırılamaz bir kilit. Sadece anahtarı ile açılabiliyor. Anahtardan da sadece bir tane var ve o da kralın kendisinde.
Kral, mektubunu yazıp kırılamayacak kasaya koyuyor. Tek anahtarı kendinde bulunan ve kırılamayan asma kilit ile kilitleyip, elçileri ile birlikte kraliçeye verilmek üzere gönderiyor.
Şimdi, kraliçenin bu kasanın içerisindeki mektubu okuyacak yöntemi bulması lazım. Siz kraliçe olsanız ne yapardınız?
Hileli bir cevap yok. Yani kilidi yapanı kaçırtır, rüşvet verir, kasayı uçurumdan atar, kasa ile birlikte kralın yanına gider mektubu orada okur gibi cevaplar geçersiz.
Cevabı da bu girdide spoiler tadında verelim:
-- spoiler --
Kasa, üzerindeki kilit ile birlikte kraliçeye kadar ulaşır. Asma kilit kraldan başka kimse tarafından açılamadığı için mesajın yolda okunmadığından emindir. Kraliçe de, aynen kralın yaptığı gibi kendi ülkesinin en iyi kilit ustasını çağırır ve bir asma kilit de o yaptırır. Tek anahtarı da kendisine alır.
Kralın gönderdiği kasanın üzerine, kralın kilidinin hemen yanına kendi kilidini de takar ve kasayı üzerinde çift kilit ile krala geri gönderir.
Kasa krala ulaştığında kendi anahtarı ile kilidini açar, ve kasayı üzerinde sadece kraliçenin kilidi ile birlikte kraliçeye geri gönderir.
Kasa kraliçeye ulaştığında ise kraliçe kendinde bulunan anahtar ile kasayı açar ve mesajı okur:
"slm. asl?"
-- spoiler --
internet üzerinden alıp gönderdiğimiz mesajlar elbette ki çelik kasa içerisinde iletilmiyor. Bir önceki girdide belirtildiği gibi şifrelenerek iletiliyor. WhatsApp üzerinde gördüğünüz "bu sohbet içerisinde yaptığınız yazışmalar uçtan uca şifre bıdı bıdı..." da olduğu üzere şifreleniyor. Gönderdiğimiz mesajlar kral ve kraliçe örneğinde olduğu gibi bize geri gelip tekrar gidiyor mu? Hayır. Sanmıyorum.
Çünkü iki kere üst üste şifrelenmesine rağmen şifre anahtarlarını sondan başa doğru girerek şifre çözümü gerektirmeyen bir algoritma yeterince güvenli değildir, çok hızlı bir şekilde kırılabilir. Kral ve kraliçe örneğine en yakın mesaj şifreleme algoritması public key - private key mantığı.
Bu mantık nasıl çalışıyor? Şöyle anlatayım. Kral yüzbinlerce anahtar ve kilit yaptırıp bütün halkına dağıtıyor. Bunun adı public key. Özelliği de sadece kilitlemeye yaraması. Halk
elinde bulunan anahtar ile kasayı kilitleyebiliyor ama kilit açamıyor. Krala mesaj göndermek isteyen vatandaşlar mesajını herhangi bir kasaya koyup kralın herkese dağıttığı anahtar ve kilit ile kilitliyor.
Kilit açılamadığı için krala giden mesajı yolda kimse okuyamıyor. Kilitli kasa krala ulaşınca kral sadece kendinde bulunan ve kilitleri açmaya yarayan private key ile mesajı açıp okuyor.
Yine çok teknik oldu gençler, uzun bir süre girmeyelim teknik konulara.
Bir sonraki yazımızı hayatın içinden bir yerden verelim, biraz da kısa tutalım. Hap gibi bir şey olsun. -
Marketlerdeki içecek buzdolaplarını biliyorsunuz. Onlar sıradan cihazlar değiller.
İçecek satıcıları ne ister:
- İçeceklerim soğuk olsun
- Buzdolabı pahalı bir cihaz, mümkünse müşterinin daha yoğun olduğu marketlerde kullanılsın.
- Marketin bir köşesinde kalmasın, müşterilerin bol gelip geçtiği güzergah üzerinde olsun
- Buzdolabıma başka markaların ürünleri yerleştirilmesin
Buzdolapları da bu istekleri takip edip kontrol altına alacak şekilde geliştirilmiş. Buzdolaplarının içinde GSM modülleri var ve internete bağlılar, internet üzerinden aşağıdaki gibi verileri merkeze gönderiyorlar:
- Buzdolabı içindeki sıcaklık (İçecek soğuk olsun demiştik), market sahibi belki de cihazı güneş gören bir yere koydu; ya da çok ceyran yakıyor diye ayarı kıstı. Ya da dolap arızalı ne bileyim, sonuçta müşteriler elleyip soğuk mu diye bakar. Sıcaksa almaz.
- Kapı önünde kızıl ötesi sensör. Tuvaletlere taktıkları hareket görünce aktifleşen sensörler gibi. Dolabın önünden geçen müşterileri sayıyor. Bu sayede buzdolabının koyulduğu yer ve müşteri trafiği bilgisinden merkezin haberi oluyor.
- Kapı kaç kere açıldı, kapandı sensörü. Diyelim ki buzdolabının kapısı bir aylık süre içerisinde günde ortalama 200 kere açılıp kapanmış. Aylık en az 5000 civarı satış yapmış olmalılar. Ancak sevkıyat raporları o marketin aylık oranlarının otalama satışının 2000 civarında olduğunu gösteriyor. O halde dolabın içine %60 oranda rakip firmaların ürünleri yerleştirilmiş olmalı
kıyamet alametleri içerisinde "eşyaların konuşması" diye bir madde vardı, olsa olsa budur. -
Sanıyorum okullarda sınav sorularını içeren kağıtlar günümüzde fotokopi ile çoğaltılıyor.
lazer yazıcı da olabilir tabii, iki teknoloji aynı temele dayanıyor ve baskı maliyetleri de yakın.
Eskiden lazer yazıcı yoktu, bizim zamanımızda fotokopi bile yoktu hep sonradan icat edildi bu şeytan işleri.
Peki fotokopi yokken sınav kağıtları nasıl çoğaltılırdı?
İspirto. Tuvalet ispirtosu.
Çoğaltma işlemine teksir denir. saman kağıt adıyla da bilinen teksir kağıdı kullanılırdı.
Sınav yapacak olan öğretmen, mumlu kağıt denen orijinal bir kağıda sınav sorularını elleriyle yazardı. Ya da şeridi çıkartılmış daktilo kullanırdı.
Gerçekten mumlu kağıt. Bu kağıt üzerine yazdıkça kağıdın yazılan yüzeyi çukurlaşırken diğer yüzeyinde yazılanlar çıkıntı haline gelirdi.
Sonra bu orijinal şablon, bir silindirin etrafına çıkıntılı yüzey dışarı gelecek şekilde satılırdı. Tahmin edin adını, teksir makinesi.
Makinede mürekkep olarak ispirto kullanılırdı. İspirto içerisinde bol miktarda alkol vardır. Millet içki yerine kullanmasın diye içine zehirli olan metil alkol katılır. Millet yanlışlıkla içmesin, ispirtonun ispirto olduğunu bilsin diye de içine boya katılır, mavi ya da mor renkli olur. Genellikle mor renk yaygındır.
Nerede kalmıştık, silindir. Hah, o silindirin üzerine temas eden süngerler vardır, o süngere ispirto emdirilir. Şimdiki yazıcıların toner kartuşu gibi.
Silindir döndükçe mumlu kağıdın üzerindeki çıkıntı haline gelmiş yazılar süngere sürtünüp ispirtoya bulanır ve hemen ardından emici bir kağıt olan teksir kağıdına temas edip yazıları kağıda aktarır.
Oluşturulabilen kopya sayısı bir iki sınıfın öğrencisini perişan etmeye yeter, en fazla 300 civarı net baskı yapabilir. Çünkü zamanla mum ezilir ve son kopyalarda o harfini A harfinden ayırt etmek zorlaşır.
Bir de o öğretmenin o kağıtları ispirto kokuta kokuta sınıfa getirişi vardır. Kağıt buram buram ispirto kokar.
Bizim yaşımızdaki kuşak için ispirto kokusu demek sınav stresi demektir.
İspirto denen madde günümüzde yaygın değilse nedenlerinden biri kokusunun bize yaşattığı sınav stresidir.
Sınav stresi yetmezmiş gibi bir de silik çıkan açık mor yazıları okumaya çalışmak.
- Hocam bu A mı, o Mu?
- getir de kağıdını değiştirelim keltox
Kazıkkıran lakaplı kimya öğretmenimiz vardı bak aklıma geldi elim ayağım titredi sinirlerim bozuldu. -
Nasıl oluyorda tansiyon aleti denen cihaz, damarımın içindeki kanın basıncı damarımın içine girmeden Ölçebiliyor?
Nasıl oluyor da tansiyon ölçen kişilerin yüzünde bir ciddiyet, dini ayin yapıyormuşçasına kutsal bir ifade oluyor?
Öncelikle tansiyon, damarlarımızdaki kanın basıncı. Bu basınç sabit değil, çünkü Allah eksikliğini göstermesin böğrümüzde pıt pıt atan kalp nedeniyle basınç değeri de aşağı yukarı oynuyor.
Kalp katıldığında damarlara kan pompalıyor ve basınç yükseliyor. Buna büyük tansiyon deniyor. Kalp dinlenme aşamasına geçtiğinde de basıncın düştüğü alt değere küçük tansiyon deniyor.
Damarlara dışarıdan da olsa küçük tansiyon değerinden daha yüksek bir basınç uygulanırsa damar içinde girdaplı bir kan akışı yaşanıyor. Dışarıdan uygulanan basınç, kalbin atış anında yaptığı yüksek tansiyon basıncına eşit ve daha yüksek ise kan akışı duruyor.
Bu yüzden damar üzerine dışarıdan basınç uygulamak için kolun (ya da Bileğin) etrafını saracak şişirilebilir bir yastık kullanılıyor.
Basınç kısmı tamam. Sıra kanın akıp akmadığını, akıyorsa girdaplı akış olup olmadığını anlama işine geldi.
Burada da stetoskop isimli cihazdan yardım alıyoruz. Doktorların nabız dinlemek, meraklı kişilerin duvardan komşu dinlemek için kullandığı cihaz.
Girdaplı bir akış varsa, damarın üzerine yerleştirdiğimiz stetoskoptan nabız sesi duyuyoruz.
Temel çalışma prensibini anlattığımıza göre eski tip tansiyon aleti ile tansiyon nasıl ölçülürü de anlatıp girdiyi bitirelim.
Hastamızı oturuyoruz. Dirseğini kalp hizasına getiriyoruz, bunun için kucağına yastık verebiliriz.
Tansiyon cihazını tercihen kalbe yakın olan sol kola takıyoruz. Stetoskopun tavla pulu gibi yuvarlak kısmını damarın üzerine yerleştiriyoruz. Kolu saran balon gibi yastığın iç tarafında.
Limon büyüklüğünde bir pompa var, onun hortum takılı ucunda metal bir vida var. Onu saat yönünde döndürüp sıkıştırıyoruz. Aslında o vida ufak bir hava vanası. adına da manşon deniyor.
Bir elinize de göstergeyi alıp pompalıyoruz. Basınç göstergesi 200 civarına gelince pompalamayı kesiyoruz.
Manşonu hafifçe gevşetiyoruz ve basıncın yavaş yavaş düşmesini izliyoruz. Bir yandan da stetoskoptan nabız sesi duymaya çalışıyoruz. İşte tansiyon ölçen kişinin yüzüne çöken o ulvi ifadenin nedeni. Adam duymaya çalışıyor yavrum, sessiz olun. Adam dediğime bakmayın, hemşire hanım da olabilir.
Sonra nabız sesi geliyor. Nabzı ilk duyduğumuz basınç değeri büyük tansiyon.
Basınç yavaş yavaş düştükçe kan akmaya başlıyor ve nabız sesini duyuyoruz. Bitmedi, devam ediyoruz. Pıt... Pıt... Pıt...
Deneyimli kişiler bu sırada saatine bakar ve 10 saniye boyunca duyulan nabız adetini de sayar. Sonrasında bu değeri 6 ile çarpıp dakikadaki nabız değerini hesaplar.
Nabız sesinin kesildiği basınç değeri küçük tansiyon.
Ortalama olarak küçük tansiyon 7 (göstergede 70), büyük tansiyon 12 (göstergede 120) civarıdır. Yaşa ve kiloya göre değişir. Her bünyenin sağlıklı olduğu yaşlarda kendine göre normal tansiyon değeri farklıdır. Bu yüzden şikayetiniz yoksa da arada sırada ölçtürün, değerleri aklınızda tutun. yaşlanınca doktor bir gün gelip soruyor 'tansiyonunuz hep bu değerlerde miydi ' diye.
Pilli tansiyon cihazları da aynı mantık. Vzzzzt diye şişip mikrofon ile nabız dinleyip ölçüm yapıyorlar. Ama onları kullanarak tansiyon ölçen kişinin yüzündeki gandalf ifadesi olmuyor.
Eve tansiyon aleti alacaksanız eski tip olanları öneririm. Pil bitti derdi yok. Canınız sıkılınca doktorculuk oynamak için stetoskop da var. Bir de daha şekilli duruyor. Fiyatı da uygun.
Sağlıklı günleriniz olsun.
Düzenleme: küçük tansiyonu ölçtükten sonra manşonu tamamen gevşetiyoruz. Hava tısss diye boşalacak. Kalmasın öyle, adamın kolu morardı sök sök. -
nasıl oluyor da üç boyutlu film olabiliyor.
iki kamera kullanılarak çekilir.
insanların üç boyutu algılaması için iki göze ihtiyacı var. her iki göze ayrı ayrı farklı açılardan çekilmiş görüntüleri gönderdiğinizde beyin üçüncü boyutu algılar.
kameralar aynı insan gözü gibi yerleştirilir, birbirine paralel gibi görünür ama değildir. her iki kamera da merkezdeki nesneye dönüktür.
iki kamera yeterli olduğu için kayıt konusunda yüksek teknolojiye gerek yok. asıl problem aynı ortamdan her iki göze farklı görüntünün gönderilmesi.
peki kalabalık bir ortamda her iki göze farklı görüntü nasıl gönderilir?
teknolojin yeteri kadar gelişmediği dönemlerde kameralardan biri kırmızı, diğeri mavi filtre ile görüntü alırdı. bir camı kırmızı, diğer camı mavi bir gözlük takarak kısmen 3 boyut etkisi yakanabiliyordu ama asıl gelişme polarize filtrelerin icadı ile sağlandı.
işık dalga yapısında ve bu dalgaların da bir açısı var. normalde karışık olarak gözümüze gelir. polarize filtreler sadece belirli açıya sahip ışığın geçişine izin verir.
3 boyutlu film gösteriminde iki projeksiyon cihazı kullanılır,birine yatay diğerine dikey filtre takılıdır. aynı filtrelerden yapılmış gözlük taktığımızda farklı projektörlerden gelen görüntüyü farklı gözle görebiliriz.
3 boyutlu sinema gözlüklerinin camlarından biri yatay diğeri dikey polarizasyona sahiptir.
bu gözlükler ile renkleri algılarsınız ama iki dezavantajı vardır.
1- hem projeksiyon cihazında, hem de gözlükte ışık filtrelenir ve görüntü karanlık olur, daha yüksek güçte projeksiyon cihazı gerekir.
2-başınızı dik tutmanız gerekir. sevgilinizin omzuna başınızı yaslarsanız 3 boyut efekti giderek azalır, çift ve bulanık görmeye başlarsınız. başınızı 45 derece yana eğince 3 boyutlu görüntü kaybolur.
3 boyutlu sinema gözlüklerinden iki tane varsa anlattığımı daha iyi anlarsınız. gözlüklerden birini takın, diğerinin camlarından arkaya bakın. sonra elinizdeki gözlüğü 90 derece döndürüp tekrar bakın.
bu gözlükler pasif gözlük olarak 3 boyutlu tv lerde de kullanılır. fiyatı diğer alternatifine göre daha uygundur ama yatarak 3d film izleyemezsiniz. cep telefonunuzu 45 derece açı ile tuttuğunuzda ekranı göremezsiniz.
illa ki yatarak izlerim diyen tembeller için ise aktif gözlükler de var. bunlar pilli ve tv ile senkron çalışıyor. saniyede onlarca kere bir gözü kapatır diğer gözü açıyor. bu sırada tv de hangi göze gönderilecek resim varsa o gösterilir.
bunun dezavantajı ne?
1-evde film izlemek istersiniz bir bakarsınız gözlüğün şarjı bitmiş
2-fps yarı yarıya düşer. aksiyon filmlerinde fark edebilirsiniz. -
Nasıl oluyor da elektrikler kesildiğinde sabit ev telefonları çalışmaya devam edebiliyor?
Telefonun elektriği santralden gelir. Santralin elektriği ise kısa süreli kesintilerde ups, uzun süreli kesintilerde jeneratör tarafından sağlandığı için telefonlar şehir şebekesi kesilse bile çalışmaya devam eder.
Şimdi teknik bilginin dozunu az daha arttıralım.
Telefon bekleme durumundayken telefon hattında santralden gelen 48 Volt DC bulunur. Yani santralden çıkışı 48 volt civarındadır ama eve gelene kadar bu değer azalır. Memleketimde cin fikirli adamlar var maalesef, bu elektriği 'bedava' elektrik olarak görüp lamba falan bağlamaya çalışırlar. donanım haber ölücüleri
Ahizeyi kaldırdığımızda telefon hatta kısa süreliğine bir direnç uygular. Bu direnç, akımın düşmesine neden olur ve santral telefon açık olduğu sürece gerilimi 9V a kadar düşürür.
Numarayı çevirirken iki farklı moddan biri kullanılabilir:
1- dtmf (Dual Tone Multi Frequency), tuşlara basınca iki farklı frekansta ses aynı anda üretilerek matris yapısında bir tablo ile numara kodlaması yapılır. (Eskiden bu prensiple çalışan ve adına databank denen elektronik cihazlar vardı. Telefon rehberi bu elektronik alete kaydedilirdi. Aletin üzerindeki hoparlörü telefon ahizesine dayayarak arama yapılabilirdi. Bu günkü akıllı telefonların atası diyebiliriz. Sadece 'akıl' kısmı başka aletteydi, telefon kısmı başka alette)
Aynı teknolojiyi kullanan akıllı telefon uygulamaları da var. Nerede kullanılır bilmem, yanınızda cep telefonu varken ankesörlü telefon kullanmak istediğinizde olabilir. Bilemedim. Ama şöyle bir uygulama var
2- Telefon ahizesini kaldırınca devreye giren direnç demiştim ya, onu kullanarak kodlama yapan bir yöntem daha var. Araya fazla gecikme vermeden tık tık tık ona basarak kodlama yapılır. Tabi bu teknoloji kadranlı telefon ile çalışmak için var, yoksa mecbur kalmadıkça mandala basıp numara kodlanmazdı. Şaka değil, eskiden 'telefon kilidi' vardı ama minik bir asma kilit şeklindeydi. Telefonun ortasındaki kadran denen delikli tekere takılırdı. O takılınca da mandala basılıp kodlamak 'mecburiyetten' sayılırdı.
Eski telefonlarda santral uyumu için 'pulse-tone' diye bir anahtar olurdu, çünkü 'tone' modu her santralde çalışmazdı. Kasaba santrallerinde olmazdı örneğin.
manyetolu telefon daha başka, onda kol çevrilir ama numara çevrilmez. Numara diye bir şey yok ki neyi çevireceksin. Büyük şehirdeysen direk arayacağın numarayı söylersin, küçük bir yerdeysen konuşacağın kişinin adını söylesen de olur. Yani gençler bundan 30-35 yıl önce 'siri babamı ararmısın' teknolojisini manyetolu telefon ile kullanıyorduk. Zaten numara da 3 basamaklıydı da sonradan 4 basamaklı olmuştu.
Konuyu da çok dağıttık, toparlayalım.
Telefon hattından gelen bir elektrik daha vardır ki o çarpabilir. Hatta çarpar.
Telefona çağrı geldiğinde hat üzerinde 90 V AC - 20Hz civarında alternatif gerilim olur. Bu seviyedeki elektrik gelince de telefonun zili çalar.
İki kablo üzerinde konuşmanın, numara çevirmenin ve telefonu çaldırmanın sırrı budur.
Bahsettiğim 90 volt civarı elektrik manyetolu telefonda da vardır. Zaten sistem eski teknoloji ile uyumlu olsun diye böyle tasarlanmıştır. Neyse, bu elektrik 80 darbesi sırasında işkence amacı ile kullanıldığı için mağduru çoktur. Çok eskiden nokta dergisinin bir sayısında eski bir polis ile yapılan '80 ihtilali işkence yöntemleri' röportajı vardı, detayı orada anlatılmıştı. -
Araba kullanırken navigasyon uygulaması da kullanıyorsanız dikkatinizi çeken bir durum olmuştur.
Arabanın hız göstergesi ile navigasyon cihazının gösterdiği değer arasında fark vardır. Arabanın hız göstergesi, GPS yardımı ile hesaplanan hızdan daha yüksektir.
Bunun iki nedeni var. Birinci neden, hız göstergeleri ile ilgili olarak yasaların "hiç bir araç, hızı olduğundan daha düşük gösteremez" kuralının olmasıdır. Güvenlik nedeni ile koyulan bu kural nedeniyle bir çok firma kendi araçlarında gerçek hız ve görünen hız arasında bir formül uygulayarak görünen hızın daha yüksek olmasını sağlar.
Arabaların hız göstergeleri ile ilgili standart aşağıda:
www.unece.org/...
Bu standardın 5.3 numaralı maddesinde şöyle bir formül verilmiş:
V1 : Görünen hız
V2: Gerçek hız
olmak üzere
0 ≤ (V1 - V2) ≤ 0.1 V2 + 4 km/h
Yani diyor ki, siz gerçekte 100 km/sa hızla gidiyorsanız, arabanızın göstergesi en az 100, en fazla 114 göstermelidir.
Bir kaç arabada deneyimlediğim kadarı ile hız ile orantılı olarak sapma miktarını arttıracak bir formül kullanılıyor. 50-60 km hızlarda sapma %4 civarıyken, 100 km/sa civarında %8 leri bulabiliyor.
Aradaki farkın bir diğer nedeni ise GPS in hız hesaplama yöntemi. GPS ile konum bulunabilir. Bulunan iki konum arasındaki mesafeyi ne kadar sürede kat ettiğinize bakarak hız hesaplanır. Düz bir yolda gidiyorsanız bu yöntem doğru değere çok yakın bir sonuç verir ancak virajlı yollarda gerçektekinden daha az bir değer okumanıza neden olabilir. Bunun etkisi çok çok daha azdır.
Peki, güzel. Hız göstergesinin normalden yüksek gösterdiğini ve haklı gerekçesini anladık. Bilmediğim konu, aynı etkinin kilometre sayacı için de geçerli olup olmadığı. Onu uzun yolda test edecek disiplini sağlayamadım. Bir gün onu da denerim.
Ben araba üreticisi olsam hız formülünün getirdiği bu özelliği kendime yontar; iki bilgiyi de ona göre hesaplarım:
1- 100 km içerisinde litre cinsinden yakıt tüketimi.
2- Araç kilometre sayacı.
Bir çok kişi, yol bilgisayarının hesapladığı değer ile gerçekteki yakıt tüketimi arasında %5 lik bir fark olduğunu deneyimlediklerini söylüyor. Bu da, araç üreticilerinin bu formülü suistimal ediyor olabileceklerini gösteriyor. Yani diyorum ki, "yol bilgisayarının hesapladığı yakıt tüketimine siz en az %5, hatta %10 ekleme yapın."
Araç kilometresini de yüksek gösteririm ki, insanlar daha sık bakıma gelsin.
Otomobiller ilginç makineler. Doğru bildiklerimiz yanlış çıkabiliyor. Örneğin arabanın tekerleklerinin birbirine paralel olması gibi. Paralel değil. Bunun detayları da bir sonraki yazının konusu olsun. -
Bu günkü yazımızın konusu serinlik.
Soru 1: Nasıl oluyor da yaz aşkımız olan vantilatör serinletiyor? Vantilatörden nasıl daha fazla verim alırız?
Soru 2: Buzdolabının kapısını açarak evi serinletebilirmiyiz?
Birinci sorudan devam edelim.
Aslında vantilatör serinletmiyor, tam tersine ısıtıyor. Bir vantilatörün enerji tüketimi yaklaşık 40-50 watt. Bu ne demek?
6 saat çalıştığında, 15 dakika çalışmış bir saç kurutma makinesi kadar ısı üretiyor. Düşük bir miktar olduğu için çok hissetmesek de, sonuçta etrafı ısıtan bir alet, nasıl oluyor da bizi serinletiyor?
Bizi serinleten aslında kendi terimiz. Vantilatörün oluşturduğu hava akımı terimizin daha hızlı buharlaşmasını sağlıyor. Buharlaşma ısı alan bir süreç olduğu için vücudumuuzdaki fazla ısıyı da çekip alıyor.
Vantilatörden daha fazla verim almak için terlemeyi beklememize gerek yok. Vücudumuzu ıslatarak da serinlemeyi hızlandırabiliriz. Kolonya içerisinde bulunan alkol daha hızlı buharlaştığı için kolonya daha hızlı serinletir.
Peki, su ya da kolonyayı nereye sürelim?
1-Derimize yakın büyük damarların geçtiği yerlere. Böylece soğuyan kan vücudumuza dağılarak tüm vücudu serinletsin. Nereler buralar? Boynumuz. Şah damarları oradan geçiyor. Eklem yerlerinin iç yüzeyleri, kolumuzun iç tarafı, bileklerimiz.
2- Geniş yüzeye sahip kulaklar. Çöl hayvanlarının büyük kulaklı olmasının nedeni de bu:
image.ibb.co/...
image.ibb.co/...
Büyük yüzey alanı için ben kolonyayı kafama sürüyorum. Ne? Kolonya saç mı beyazlatır? Sürmeyeyim mi? Hadi canım. Hangi saç?
Boynunuza ıslak havlu koyup vantilatörün karşısında daha uzun süreli bir serinleme de sağlayabilirsiniz. Abartmayın ama, sonra boynunuz tutulur, kafayı sağa çeviremezsiniz sonra. Eski toprak testilerin suyu serin tutmasının nedeni de buharlaşmadır. Testi gözenekli yapıdadır ve içindeki su testi yüzeyinden buharlaşır. Fakat zamanla suyun içindeki kireç testi gözeneklerini tıkadığı için serinletme etkisi de ortadan kalkar.
Vantilatörün kafası neden sağa sola döner? Tamamen sosyal adalet. Başka amacı yok. Evde tek başınızaysanız bu özelliği kapatın. Rüzgar sadece size gelsin. Çünkü size rüzgar gelmediği sürece vantilatör serinletmiyor, aksine odayı ısıtıyor.
Odada değilseniz vantilatörü kapatın. Terleyecek biri yoksa vantilatör odayı ısıtmaktan başka bir işe yaramaz. Hani şöyle bir düşünce olmasın "vantilatörü açayım da oda serin kalsın, geldiğimde serin bulayım" yok öyle bir şey. Vantilatör sizin gözetiminiz altında değilse çalıştırmayın zaten. Devrilir mevrilir, yangın çıkartır. Sadece siz odadaysanız çalışsın.
Bunun bir istisnası var tabi ki. Vantilatör sadece terimizi kurutarak soğutmuyor. Sabah erken ssatlerde ve geceleri, yani evin dışındaki havanın daha serin olduğu saatleri pencereyi açıp dışarıdaki serin tve emiz havayı içeri çekmek için kullanabilirsiniz.
Buharlaşma önemli, onu unutmayın. Etrafa su püskürten vantilatörler serinletir mi? Kısa vadede bu hissi yaşatabilir, ancak buharlaşan hava eninde sonunda gidip evinizin duvarlarında yoğunlaşacak. duvarlar ısınacak. Bu da size gece bol terlemeli bir uykuya neden olacak. Bir de ortamdaki nem yükseleceği için sıcaklık daha boğucu hale gelecek. eğer su püskürten vantilatör varsa kapıyı pencereyi açın evin içindeki fazla nem dışarı çıkabilsin.
Buzdolabı da buharlaşma prensibi ile çalışır. Tek farkı, oda sıcaklığında sıvı olarak değil gaz olarak bulunan bir maddeyi kontrollü olarak buharlaştırır. Buzdolabının içinde buharlaşır, bu sayede buzdolabının içi soğur. Fakat buhar dış yüzeyinde yoğunlaşır. Yoğunlaşan yer ise ısınır. Yani buzdolabının içi soğurken dışı ısınır.
Buzdolabının kapısını açarsanız, buzdolabı sürekli çalışmaya başlar. Yoğun çalışma aşamasında bir buzdolabı 200 watt enerji harcar. Yani buzdolabının kapısını açarsanız, serinlemezsiniz. Tam tersi, 200 watt gücündeki bir ısıtıcıyı çalıştırmış olursunuz ve ortamı daha da ısıtırsınız.
Peki, içine buz kalıbı konulan vantilatörler var. onları kullanarak serinlemek mantıklı mı? Eğer buzdolabı ile aynı odada serinlemeyi düşünüyorsanız çok mantıklı değil. Çünkü buzdolabınız o buzları üretirken ortama çok daha fazla ısı yayacak. Mutfak cehennem gibi olsun, oturma odamda buzlu vantilatör çalıştırayım derseniz olur. Ama yine de çok tavsiye etmiyorum. Kocaman odayı serinletmeye çalışmak yerine bireysel olarak kendinizi serinletmek daha kolay olabilir. Islak havluyu buzdolabı poşetine koyup orada soğutursanız, sonra o havluyu vücudunuza sererseniz buzdolabı desteği daha etkili olur.
Ne yazdım arkadaş. Gideyim de vantilatör ile sevişeyim. Özledim. -
15 Ocak 2019 tarihinden itibaren bir gsm operatörü, telefondaki internetin paylaştırılması durumunda ek ücret alacağını beyan etmiş.
Açıklama olarak da "güvenlik" durumunu bahane etmiş ama net bir açıklama yapmamış.
nasıl oluyor ki bu işler köşemizde incelenesi bir konu olduğu için yazayım dedim.
Operatörün net açıklaması olmadığı için olası bir nedeni tahmin ediyorum. Aynı hatayı zamanında benim de yaptığım oldu.
Telefonumdan interneti paylaşıyorum. Telefonum otomatik bir şifre belirliyor ama şifre çok karmaşık. Uğraşmayayım diye şifreyi 12345678 yapıyorum.
Muhtemelen bir çok insan da benzer tahmin edilebilir şifreleri kullanıyordur.
böyle bir durumda paylaştığım internetimi başkalarının sömürmesi mümkün. Şifreyi güvenilir bir şekilde belirlemek sizin kontrolünüzde olan bir durum.
Peki, operatör bu konuya nasıl bir destek getirecek? Bu yazdıklarım sadece bir tahmin; düzgün anlatımlı bir açıklama bulamadım.
diyelim ki ben telefondaki internetimi paylaştım. Bilgisayarımdan da bağlandım. Bilgisayarımda www.kulzos.com... bile yazsam, önce operatöre ait bir giriş sayfası gelecek ve bir şifre girmemi isteyecek. Muhtemelen o sırada benim cep telefonuma da sms yolu ile giriş sayfasına yazılması gereken şifre bilgisi gelecek. Bu uygulama tüm problemleri çözer mi? Tabi ki hayır. Ben belki tarayıcı özelliğine sahip olmayan endüstriyel bir cihazı bağlayacağım, bu durumda sorunum nasıl çözülecek bilmiyorum.
Havada dolaşan ikinci soru ise, "operatör benim hot spot açtığımı nasıl bilecek?"
Bunun bir kaç tane yolu var. Bazı akıllı telefonlar hot spot açıldığını operatöre bildirebiliyorlar. Her telefonda olmayabilir.
Yolardan bir tanesi, mac adresini kullanarak ayırt edebilmek. İnternette bir yerden başka bir yere bilgi göndermek, kargo şirketi ile bir paketi göndermeye çok benzer. Bazı ek kurallar vardır, devletin koyduğu yasalar gibi düşünebilirsiniz. Bu kurallardan bir tanesi paketin üzerine kendi kimlik numaranızı yazmak. Tüm kargo paketleri bizim operatörümüzün elinden geçtiğine göre, etiket üzerindeki bu kimlik numaralarını okuyarak bir telefon üzerinden kaç farklı cihazın bağlantı kurduğu görülebilir.
Fakat burada şöyle bir durum var. Bazı kargo şirketleri, çeşitli nedenlerle "madem ki bu paket bana emanet edildi, o halde ben de üzerine kendi kimlik numaramı yazarım" diyerek, etiketin üzerinde değişiklik yapabilir. İşte bu durumda GSM operatörü MAC adresini kontrol ederek ayrım yapamaz.
Fakat bir kural daha var ki, buna müdahale etmek biraz zor. Yine kargo paketi örneğine dönelim. Bize gelen / gönderdiğimiz kargolar üzerine gideceği adresi yazarız. Kargocu adrese bakar. Dünyadaki tüm adresleri bilmesi mümkün değildir (çünkü internet dünyasında adresler de pek sabit değildir) bu yüzden eğer gideceği yeri biliyorsa oraya teslim eder. Eğer bilmiyorsa "bu adresi bilse bilse fuat abi bilir" diyerek fuat abiye gönderir. Fuat abi biliyorsa teslim eder. Bilmiyorsa melahat ablaya gönderir. Bu mantık paket adresine teslim edilene kadar devam edebilir.
Peki ya öyle bir adres hiç yoksa? Paket sonsuza kadar elden ele dolaşır. Hatta öyle bir gün gelir ki, yollardaki sahipsiz paket trafiği nedeniyle sahipli paketler adreslerine teslim edilemez olur.
Bu durumun önüne geçmek için kargo paketinin üzerindeki etikete ttl (time to live) denen bir alan vardır. Paketi alan ilk kargocu paketin nereye gideceğini bilmiyorsa bu değeri bir azaltarak fuat abiye teslim eder. Fuat abi bilmiyorsa bu değeri bir azaltarak melahat ablaya verir. Bu yöntem ile paket elden ele dolaşırken değerin sıfıra düştüğü görülürse paket imha edilir. (Bu değer genelde 64 olarak kullanılır)
Bizim telefonumuzdaki uygulamalardan çıkan paketlerde bu değer 64 olacaktır. İnternete bizim telefonumuz üzerinden çıkış yapan bir bilgisayar için de paketin üzerinde 64 yazacaktır. Ancak bu paket ilk olarak bizim telefonumuza gelecek, telefonumuz ise "ben bilmem, operatörüm bilir" diyerek, bu değeri 63 yapıp operatöre gönderecektir. Bu durum da operatörün "aha bu keriz paylaşım açmış, parasını cüzdanından ayırmak sevaptır" diyerek faturaya bir kalem daha eklemesi için yeterlidir.
operatöre para vermeden çözüm bulunabilir mi? Neden olmasın? imkansız olmasa gerek. Örneğin kendi hot spot özelliğine sahip bir VPN uygulaması varsa, operatörü atlatmayı başarabilir. Hoş, bu durumda operatör de onu atlatmanın yolunu bulur. -
Teknik ve kısa bir konu. Otomobil gösterge paneli ile ilgili.
Üzerinde uyarı lambaları var. Bu lambalar kritik bilgiler veriyor.
Örneğin yağ lambası. Üzerinde damla resmi bulunan ve alahatin'in sihirli lambası gibi görünen işaret. Aracın motorunda yeterli yağ kalmadıysa yanar. Bu lamba yanarken yola devam ederseniz motor sürtünmeden dolayı aşırı ısınır, aşınır ve kullanılmaz duruma gelir. Yüklü masraf çıkarır.
Ya da şarj lambası. Üzerinde akü resmi olan lamba. Kenarlarında + ve - işaretleri olan dikdörtgen. Bu lamba yanıyorsa akü şarj etmiyordur. Muhtemelen kayış kopmuştur. Birazdan hararet de yükselebilir. Yolda kalmak üzeresiniz demektir.
Pekii. Şöyle bir sorun var. Diyelim ki bu uyarı lambalarından biri arızalandı. Yanması gerekiyor ama yanmıyor.
Bu durumda kritik hatalardan haberimizin olmama ihtimali artar. Yolda kalabiliriz. Perişan olabiliriz.
İşte bu riski azaltmak için otomobil üreticileri bu lambaların çalışırlığını kontrol etme imkanı sunuyorlar. Hem de öyle gizli menü falan da değil.
Marş basmadan önce göstergedeki tüm ışıkların yanmasının asıl nedenlerinden biri budur. Kontağı bir tık çevirirsiniz. Işıkların yanabildiğini kontrol edersiniz.
Park sensörü için de bazı araçlarda geçerli olan durumdur. Geri vitese takarsınız ve kısa bir bip sesi gelir. Ne demek bu? "Park sensörünün hoparlörü falan sağlam, çalışıyor" Ama bu sesi duymadan gaza basarsanız ve duymayı bekleyene kadar geri giderseniz bir şeye çarpabilirsiniz.
İnce ayrıntılar. Suyun aktığını doğrulamadan sabuna dokunmamakçasına paranoyak bir davranış belki. Ama lazım.
Bu girdi yağ lambası yanan bir otomobilin göstergesinin sökülüp ışığın üzerinin bantlanmış olduğu ile ilgili bir yazının okunması üzerine yazılmıştır.
-
Bugünkü yazının konusu internet üzerinden yayın yapan kamera kurmak. Geçenlerde ihtiyaçtan dolayı kurunca aslında bu aşamaları anlatan basit bir yazının işe yarayabileceğini düşündüm.
Aslında bir kaç tane aşaması var. Anahtar kelimeler ile anlatarak özetleyeyim. Çünkü detaya girersem çok uzun olacak.
1- IP Kameranın seçimi ve kurulumu: rtsp özelliğine sahip bir ip kamera olmalı. rtsp internet üzerinden görüntü aktarımı için kullanılan bir iletişim protokolü. Genellikle bütün IP kameralarda bulunur. Piyasaya çin malı kameralar hakim. Genelde telefon üzerine kurulan programlar ile ihtiyaç duyulan ayarları yapılabiliyor. Bir çok insan için telefon üzerinden izlemek yeterli, fakat sabit kamera kurup internet üzerinden izlemek isterseniz rtsp bilgilerini edinmeniz gerekiyor. bir çok üretici için rtsp adresi standart olarak
rtsp:\\< ip adresi>:554
formatında oluyor Elinizdeki kamera için ayarlar altında "yerel uygulama" gibi bir isimle rtsp adresini bulabilirsiniz. güvenlik için kullanıcı adı ve şifrenin de eklendiği adres ile birlikte aşağıdaki gibi olabilir:
rtsp://< kullanıcı adı>:< şifre>< ip adresi>:554/live/ch0
Yerel ağınız üzerinden vlc uygulaması ile kameranızın görüntüsünü izleyebilirsiniz.
Bu adımda ne yaptık. "ey kamera, lazım olduğunda senden rtsp ile görüntü alacağım adresi bana ver" dedik.
2- Kameranızın kendi ağınızda her zaman aynı adresini sağlamak: Bunun için modeminizin sahip özellikler önemli. 2 yol var:
a- Modem dhcp adres dağılımını 192.168.x.2 den değil, 192.168.x.20 veya daha yüksek adresten başlatıp, 192.168.x.2- 192.168.x.19 arası aralığı el ile adreslemek istediğiniz cihazlar için ayırmak. Bu biraz zor olan yol. Ayrıca her kamera bunu desteklemeyebilir.
b- Modem üzerinden dhcp ayarlarına girip, kameranızın otomatik olarak almış olduğu adresi ve mac adresini eşleştirmek. Bu sayede o adres sadece kameranız için sabitlenmiş olacak. Huawei modem için 192.168.1.1 adresine giriş yaptıktan sonra sırası ile yerel ağ -> lan arayüzü -> dhcp -> + yeni statik ip oluştur ile bu atama işlemini yapabilirsiniz.
3 - Port yönlendirme yapın: rtsp için 554 TCP/UDP portlarını yönlendirmeniz gerekiyor. Huawei modem için bu ayarı internet -> port yönlendirme -> yeni bağlantı noktası adresleme ile yapabilirsiniz.
Bu adımda şunu dedik. "Ey modem. Sana bağlı şu numaralı cihaza hep aynı adresi ver. Adresi belli olsun"
Protokol: TCP / UDP
Uzak Kullanıcı: < boş kalacak>
Dış Başlangıç Portu:554
Dış Bitiş Portu:554
Yerel Kullanıcı: < kamera ip adresi> 2. adımda sabitlenmesini sağladığımız adres buraya yazılacak.
Yerel Başlangıç Portu: 554
Yerel Bitiş Portu:554
Adresleme Adı: RTSP (isterseniz cici kuş falan da yazabilirsiniz, önemli değil)
Bu adımda yaptığımız işin anlamı şu. dedik ki "ey sevgili modem. internet üzerinden birisi gelir senin 554 numaralı posta kutuna mektup bırakırsa onu al kameranın 554 numaralı posta kutusuna bırak"
4- dinamik dns ayarlarını yapmak. Eskiden dyndns ücretsizdi, bir çok modem destekler. Ancak son dönemlerde modemler tarafından desteklenen dinamik dns sitelerinin ücretsiz versiyonları bir ay gibi sınırlı süre ile destek veriyorlar. Bu nedenle evinizde arada sırada açtığınız bir bilgisayarınız varsa duckdns.org kullanmanızı önerebilirim. www.duckdns.org/... adresinde hesap açın. keltox.duckdns.org gibi bir adres alın. IP adres güncelleme için bilgisayarınıza program kurun. 5 dakikada bir kontrol ederek gerekirse güncelleme yapıyor. vpn kullanınca ne yapıyor bilmiyorum.
Bu adımda yaptığımız işin anlamı şu. dedik ki "ey sevgili duckdns. Benim modem açılıp kapandığında, elektrik gidip geldiğinde adresi değişir. senden keltox.duckdns.org adresini aldık. Sana modemin yeni adresini söyleyeceğiz. Sen de "keltox.duckdns.org" adresine geleni bildirdiğimiz adrese yönlendir.
5- ilk adımda aldığınız rtsp adresinde 192.168.x.x li IP adresinizi bulup onun yerine duckdns üzerinden aldığınız adresi yazın. Yani
rtsp://VG9K4TQI:Emo%2C%2F1sY*X.1%2BRGa@192.168.1.32:554/live/ch0 olarak belirlediyseniz bunu
rtsp://VG9K4TQI:Emo%2C%2F1sY*X.1%2BRGa@keltox.duckdns.org:554/live/ch0 şeklinde değiştirebilirsiniz.
Bu adımda şunu demiş olduk. "ey kamera, artık sana evimdeki yerel bilgisayardan değil, internetlerden ulaşacağım gözün aydın" dedik.
Bu aşamadan sonra internette evdeki bilgisayarımız hariç herhangi bir bilgisayarda VLC uygulaması ile yukarıdaki adresten ulaşabiliriz. İçeriden erişince yönlendirmiyor zındık modem. Başka şeyler söylüyor.
6 - Kamera zayıf, modem zayıf. En fazla bir kişi izleyebilir durumda oluyor. Ayrıca vlc ney la? bunu bir tarayıcı (browser) üzerinden izlemek lazım. Ama rtsp destekleyen hiç bir tarayıcı yok maalesef. Codec değiştirmek gerekiyor. bunun için iki seçeneğimiz var.
a- ffmpeg.exe uygulamasını sürekli açık tutacağımız bir bilgisayarda çalıştırıp kameradan alınan görüntüyü başka formata dönüştürmek. E bunu yapacaksak zaten 3, 4 ve 5. adımlara gerek yoktu. Yapıp youtube üzerinde yayınlayabiliyorduk. Teorik olarak. Pratikte biraz zorluyor. ffmpeg.exe her bilgisayarda verimli çalışmıyor.
b- rtsp.me adında rtsp.me/... adresinden erişilebilen bir site var. Buraya gidip ücretsiz hesap açıyoruz. 5. adımda aldığımız adres(ler)i buraya giriyoruz. Birden fazla yayın olabilir, hd yayın çıkışı varsa ayrı adres olarak girebilirsiniz.
Bu site bizim kameraya ulaşıp hem görüntüyü birden fazla izleyiciye ulaştırmak için çokluyorlar, hem de tarayıcı ile açılabilir hale getiriyorlar. Burada da çeşitli ayarlar var. Örneğin yayın sesli olsun, sessiz olsun; udp olsun / tcp olsun gibi seçenekler. Tercihim udp. Yağ gibi akıyor görüntü. Şaka len şaka. Nereye akıyor. Çin malı kamera kullanıyoruz neticede. Ama TCP den daha iyi oluyor. Ayrıca yayın kaç dakika sonra otomatik dursun ayarı da var.
Sonrasında size
rtsp.me/...
gibi bir adres veriyor. Oradan kameranız izlenenebilir oluyor.
alternatif yöntemi de var. Tek adım. Kel bi arkadaşınıza yemek ısmarlıyorsunuz. O yapıyor. Çok yiyor hınzır. Önüne ekmek falan atın. Bandırıp yesin doymaz yoksa.
-
@ruz ukdesi olan bir konuyu yazmadığımı fark ettim. Eskiler buna "eşeğin büyüğünü ahırda unutmak" derlerdi.
Evet gençler, o kadar şeyden bahsettik ama her gün kullandığımız internet denen şeyin nasıl çalıştığından bahsetmedik.
Aslında her şey sezar ile başlıyor. na şurada bahsetmiştik zamanında, önce şunu bir okuyun:
Nasıl oluyor ki bu işler/#5131
sezer iki taraf arasında -kendince- güvenli bir iletişim kuracak yöntem belirliyor ve tarihin bildiği kadarıyla şifreli iletişimi kullanan ilk insan oluyor.
Aradan yıllar geçiyor ve alman milletinin insanları birinci dünya savaşında bir şifreleme makinesi geliştiriyorlar ve bu makine özellikle de ikinci dünya savaşı sırasında çok etkili oluyor. Her gün şifreleme mantığı değişen enigma isimli über bir makine sayesinde şifreli mesajları dinleyen düşmanları hiç bir şey anlamıyor.
ingiliz bir matematikçi olan alan turing ve bilim adamlarından oluşan bir ekip enigma makinesinin şifrelerini kıran bir makine yapıyor. Bu makine ise savaşın seyrini değiştiriyor.
bilim insanlarının savaşlarda en büyük silah olduğu bir kere daha anlaşılıyor böylece.
amerika ülkesinin insanları ise biraz daha çakal. Bakıyorlar ki bilim adamları önemli. olaylardan ders çıkarıyorlar. bir şeyi daha fark ediyorlar. aga, bilim adamları iyi güzel de bunların hepsini bir yerde toplamak da risk. Mesela alan turing ve ekibinin tepesine bomba düşse zarar ziyan çok büyük.
amerikalılar bunu görüyor ve şunu düşünüyorlar. Bilim adamları üniversitelerde. Bilim adamlarını bir yerde toplayıp risk almaktansa, onların ülke içerisinde iletişim kurmasını sağlayacak bir yöntem geliştirelim diyorlar. bunu diyen amerika ülkesinin savunma araştırmaları yapan devlet kurumu darpa Savunma için ar-ge yapan bir mekan.
şöyle bir şey hayal ediyorlar. üniversiteler arası bir bilgisayar ağı kuralım. her üniversiteye farklı yönlerden gelen birden fazla bağlantı olsun. Örümcek ağı gibi bir şey. Diyelim ki iki üniversite arasında bağlantı koptu. Aradaki üçüncü bir üniversite üzerinden bilgi aktarılabilsin diyorlar. Verilerin paketler halinde gönderildiği, bir üniversiteden diğerine atlayabildiği bir ağ kuruyorlar, adına da arpanet diyorlar.
ilk internetin haritası aşağıdaki gibi bir şey:
upload.wikimedia.org/...
Diyelim ki pentagon üzerinden stanford'a ulaşacaksınız. normalde en kısa hat üzerindeki teksas ve aradaki diğer noktalardan dümdüz geçebilirsiniz. Ama diyelim ki teksas çöktü. ugandalılar atom bombası attı ve artık teksas yok. utah üzerinden dolaşır yine gidersin. öyle bir mantık.
Günümüz interneti de bu teknolojiden türemiş olan bir yapı kullanıyor. internete bağlı olan tüm bilgisayarlar aslında birbirine de bağlı ve farklı yolları izleyerek bir bilgisayardan diğerine mesaj gönderebiliyorsunuz.
ip adresi denen yapıdan da bahsedeyim. ilk bilgisayar ağları tespih gibi bir şeymiş. bir tane kablo, bir bilgisayardan çıkıyor diğerine giriyor, ondan çıkıp başkasına giriyor. Halka gibi bir şey. Bir tespih tanesinde 256 tane bilgisayar olabiliyor. 256 kime yeter, kimseye yetmez. Şimdi tespihin imamesi denen şeyi düşünün, diğerlerinden daha büyük olan boncuk.
Heh, şimdi biraz fantezi yapıp o boncuğa ikinci bir delik açtığınızı düşünün. ve sadece o büyük boncukları ipe dizerek her bir boncuğun yerine 256 tane tespih içeren dev bir tespih yaptığınızı düşünün. Evet bunda da boncuk yerine 255 tane tespih var. toplamda 256 x 256 = 65536 boncuk yaptı. Bir üniversiteye yeter ama tüm ülkeye yetmez.
ellerini korkak alıştırmıyorlar ve böyle 4 kademeden oluşan devasa bir ağaç tasarlayarak 4 milyarın biraz üzerinden boncuktan oluşan bir yığın hayal ediyorlar. işte ip adresi denen şey de böyle ortaya çıkıyor. 4 kademe demiştik. Diyelim ki ip adresiniz 195.142.19.154 bu şu demek. En yukarıda 195. boncuğa bağlı; onun bir altında 142. boncuğa bağlı, onun bir altında 19. boncuğa bağlı, onun bir altında da 154. boncuğa baülı bir boncuksunuz. Adresleme mantığı bu, ama fiziksel yapı bu değil.
Bu ne demek peki? tüm dünyada en faza 4 milyar farklı ip adresi olabilir demek. ama fiilen böyle olamamış. internetin başındaki kodaman abiler kendilerine en yukarıdaki köklerden beşer onar almışlar ki her dal 16 milyon bilgisayar adresine karşılık gelir; fiziksel olarak o haklarını dolduramamışlar.
Bu sorun da bir şekilde aşılmış. evimizde modem diye bildiğimiz ama adı router (yönlendirici) olan bir cihaz sayesinde aynı evin içinde birden fazla cihazı internete tek bir ip adresi üzerinden bağlayabiliyoruz. Bu router denen şey yukarıda bahsettiğim mantık ile ev içinde de ayrı bir ağ kurmanıza izin veriyor. Bu ağın içinde olmayan bir adrese ulaşmak istediğinizde paketleri internetteki ilgili yerlere yönlendiriyor.
Bunun bedeli olarak da dünya üzerinde iki tane adres bloğu internet adresi olarak kullanılamıyor. bunlardan biri 192 ile başlayan adresler, diğeri de 10 ile başlayan adresler.
Genellikle evinizin içinde aldığınız ip adresleri 192.168.2.25 gibi bir adres olur. 192 ile başlar. internet üzerinde 192 ile başlayan bir adres yoktur. bu sayede kullandığınız router denen alet şunu bilir. Diyelim ki siz cep telefonundan TV üzerine görüntü gönderdiniz. Bu sizin iç ağınızda. 192 ile başlayan adresten 192 ile başlayan adrese yani. Router bu paketleri internete hiç salmaz ve telefonunuz televizyonunuz ile haberleşir. ama diyelim ki 75 ile başlayan bir adrese bir şey göndermek istediniz; router denen alet bunu internet ortamına yollar.
iş yerlerindeki adresler de genellikle 10 ile başlar. örneğin iş yerinde 10.72.88.42 gibi bir adres sahibi olabilirsiniz.
Bugünlük bu kadar. hatta son kısım fazla bile gelmiş olabilir. Bu nedenle özet geçeyim. Sonraki bölümlerde de "aha aldım ip adresini, şimdi seni savcılığa verecüün" işleri nasıl oluyor ondan bahsederiz.
- her şeyi sezar başlattı.
- internet aslında bir silahtır. (ilk yapılışı savunma silahı olsa da günüzümde saldırı silahına dönüşmüş durumda)
- bilim insanları önemlidir, onları sevelim ve koruyalım.
- internete bağlı bütün cihazlar aslında birbirine de bağlıdır, öyle olmak üzere tasarlanmışlardır.
-
yazılım ürünlerinin veya otomasyon sistemlerinin tasarımında soru zamirleri kritik önem taşır.
Tasarladığınız bir sistemin aşağıdaki gibi sorulara ne kadar cevap verebiliyorsa o kadar değer üretme potansiyeli vardır.
Kim, Kimi, Kime, Kimde, Kimden
Ne, Neyi, Neye, Neyde, Neyden
Nere, Nereyi, Nereye, Nerede, Nereden
Kaçı, Kaçımız, Kaçınız, Kimler, Neler
Hangisi, Hangileri, Hangimiz
Nasıl?
Bunlara ek olarak zaman bilgisi veren "ne zaman" sorusu da önemlidir. Örneğin bir stok takip sistemi geliştirmek istiyorum diyelim.
Tasarımın merkezinde malzemeler olur. Öyleyse gelsin temel sorular. "malzeme" yanına çekebildiğimiz kadar yukarıdaki sorulardan çekmeye çalışıyoruz:
Hangi malzeme?
Nerede? (Hangi adreste?)
Ne kadar?
Ne zaman? (-> Ne zaman giriş yaptı, ne zaman çıkış yapı?)
Kim? (Hangi operatör işlemi yaptı?)
Nasıl? (el ile taşıdı, forklift kullandı -> hangi forklift?)
Bu yöntemi kullanarak daha önce hiç deneyim sahibi olmadığınız bir sistem için bile fikir yürüterek uygulamanın sunabileceği raporun içeriğinde neler olabileceğini tahmin edebilisiniz.
Bu soruların cevaplarını alabilmek için de çeşitli maliyetlere katlanmanız gerekir.
Örneğin "kim" sorusunun cevabı için:
- Bir operatör kullanıcı adı - şifre girebilir
- Parmak izi okutabilir
- Retina taraması yapılabilir
- Kimlik kartı okutabilir
- Barkod okutabilir
- ...
Bir nesneyi tanımlak için:
- Barkod kullanılabilir
- RFID kullanılabilir
- Görüntü analizi kullanılabilir
- Kamera kullanılabilir
- Renk / boyut / ağırlık sensörü kullanılabilir
- ...
Hepsinin maliyeti farklıdır.
Analist beyni böyle çalışır. Devamı gelecek. -
Uzun zamandır yazmamıştım bu başlıkta. Az biraz vakit bulup bugün biraz oyuncak oynama şansım oldu.
Adreslenebilir LED. Güzel icat.
Hani şu renkli renkli yanan yürüyen ışıklar, açık hava reklam panoları gibi yanar döner lambalar.
Nasıl oluyor da hangi led kendi adresini biliyor da hangi renkte yanacağını biliyor diye merak ediyordum. Meğer çok basitmiş.
Çok teknik detaya girmeden benzetme yaparak anlatacağım. Uzun bir şerit, üzerinde lambalar var.
Şimdi bunu el ele tutuşmuş halay çeken insanlar gibi düşünün. Halay içerisinde kimsenin adını bilmiyorum ve yüzlerce insan var. Halayda kaç kişi olduğunu görebiliyorum. Halayda hiç kimse bir başkasının adını bilmiyor. Amacım halayda adını bilmediğim kişilerin aynı anda benim istediğim renkteki mendili sallaması. Hiç biri ile doğrudan iletişimim yok. Sadece halay başına seslenebiliyorum. O da sadece bir yanındakine seslenebiliyor. Ama halay başı, halay başı olduğunu da bilmiyor. Aralarında "şu kişi halay başıdır" diye bir anlaşma yok, kimin halay başı olduğunu da sadece ben biliyorum.
Nasıl oluyor da böyle kısıtlı bir ortamda halayda adını bile bilmediğim insanlar senkronize bir biçimde istediğim renkteki mendili havaya kaldırabiliyorlar?
meğer çok basitmiş. Sıranın en başındaki kişi bilmese de halay başı o. bunu ben biliyorum.
Diyelim ki sıradaki 34. kişinin kırmızı mendili havaya kaldırmasını istiyorum. Tek yapacağım halay başına gidip "34. kişi kırmızı mendili kaldırsın" demek.
Evet bu kadar basitmiş. Çünkü sihir burada başlıyormuş.
Bu dediğimi duyan halay başı durur mu, o da hemen yanındakine "33. kişi kırmızı mendil kaldırsın" diye emri iletiyor.
Emri alan da "32. kişi kırmızı mendil kaldırsın" diye yanındakine sesleniyor.
Böylece devam ediyorlar ve en son "1. kişi kırmızı mendili kaldırsın" emrini duyan kırmızı mendili kaldırmay hazır oluyor.
Bu şekilde kimin ne renk mendil kaldıracağını herkese tek tek iletiyorum. Ve herkese bu emirleri iletip tüm renkleri tanımlamam saniyenin onbinde biri seviyesinde zaman alıyor.
Ve sonra çalan ilk davul tokmağında herkes aldığı emri uyguluyor.
sistem çok hızlı çalıştığı için yürüyen ışıklı şerit çalıştırabiliyorum. Hatta bu kişileri sıra sıra bir stadyuma hizalayıp video olarak görünen bir koreografi bile izletebiliyorum.
Meğer bu kadar basitmiş.