bir quentin tarantino filmi. film ayni isimdeki karakter uzerinden bir uyusturucu ve yasam mucadelesini anlatiyor. jackie brownu oynayan oyuncu tarantinonun da eskiden severek izledigi bir porno oyuncusuymus.
quentin tarantino'nun pulp fiction'dan sonra, kill bill serisinden önce çektiği, 12 milyon dolar bütçeli, "en iyi yardımcı erkek oyuncu" dalında oscar adaylığı bulunan, 1997 yapımı hollywood filmi. ayrıca, kulzos film topluluğu'nun bu ay için seçtiği listede (kulzos film topluluğu/#112171) bulunan filmlerden biriydi. tarantino'nun reservoir dogs ve pulp fiction'ını üst üste izledikten sonra, jackie brown'ın o kadar da iyi olmadığını söylemek mümkün. sinemada bu filmleri izleyenler için neden jackie brown'ın hayal kırıklığı yaşattığını anlayabiliyorsunuz.
"yazan ve yöneten tarantino" olsa da, aslında film elmore leonard'ın 1992'de satışa sunulan rum punch romanından uyarlama ("rum" hem bildiğmiz haliyle alkollü içki olan rom hem de "garip ve beklenmedik" anlamlarına geliyor. leonard sanırım her iki anlamıyla birden kullanmış). tarantino romanı oldukça değiştirmiş: romanda miami'de geçen hikaye, filmde los angeles'ta geçiyor; başroldeki jackie burke, filmde jackie brown olmuş; romandaki jamaika, filmde meksika'ya dönüşmüş (çünkü los angeles'a çok yakın). leonard'ın bilinirliği, son olarak, "the switch" romanıyla daha da artmış. romanın sinema versiyonu olan ve gişede korkunç bir şekilde batan (bütçesi 10 milyon dolar civarı olan filmin gişesi 2 milyon dolar bile edememiş) life of crime, leonard'ın adını daha da büyütmüş. zaten kendisi filmin vizyona girmesine sayılı günler kala, geçirdiği felçten sonra toparlanamayarak hayatını kaybetmiş (leonard, sinemaya uyarlanmış romanları gayet başarılı bir yazarmış. suç ve aksiyon romanları ilgi alanına girenler, kendisini araştırabilir).
dönelim filme. neden film izleyicide hayal kırıklığı yaşatmış/yaşattı? bunun bendeki ilk nedeni, senaryo açısından tarantino'dan beklentinin devasa olması ve tabii ki filmin bu kadar büyük beklentiyi kaldıramaması. her ne kadar oyuncu kadrosu kötü olmasa da (gencecik michael keaton, oyunculuğunun zirvesindeki samuel l. jackson, müthiş bir yan rol ortaya koymuş chris tucker ve tabii ki filmdeki etkisi ülkücü bıyıklarından daha fazla olan robert de niro), bu film bir pulp fiction değil (çünkü sadece başrolündeki 2 oyuncu bile, pulp fiction'ı izlenilir kılabilecek çapta oyunculuk sergiliyordu); bir reservoir dogs hiç değil (konu edindiği suç hayatı hem organize hem kurgu olarak kopuk kopuk değil hem de oyuncu kadrosu olarak belki de tarantino filmlerinin halen en iyi kadrosu). çok büyük beklenti ilk neden.
filmin izleyiciyi doyurmama nedenlerinden ikincisi ise, bana göre, başrollerin hikayelerinin kesişmesinin uzadıkça uzaması ve izleyicinin bir noktadan sonra yan hikayelerle -zaten- tatmin olması. mesela; louis gara'nın geçmişini de niro'nun ilk sahnesinden itibaren merak ediyor seyirci. böylece ordell robbie de, jackie brown da önemsizleşmeye başlıyor. aynı durumu, henry fonda'nın oğlu peter fonda'nın susan brewer'dan olan kızı bridget fonda'nın canlandırdığı melanie için de söyleyebilirim. filmin bir yerinde geçen japonya hikayesinden ötürü "acaba hikayesi nasıldı melanie'nin?" sorusu beynimi kemirdiği için müthiş katakulli planıyla bir süre ilgilenemedim. tarantino'nun çok sevdiği "yan hikayeciklerle ana kurguyu besleme" her filminde tutmuyor işte. beni filmden uzaklaştıran yan hikaye bolluğu, death proof'ta aklımı oynatacak kadar filmi sevmemi sağlamıştı.
bana göre, filmin boşa kürek çektiği son neden ise, süresi uzadıkça filmin ana temasının çekiciliğini kaybetmesi ve tabii ki jackie brown rolü için pam grier'ın cuk oturmaması. suç filmlerinin temeli, finalindeki soyguna ya da katakulliye dayanır. izleyicinin merakının o plana kadar körüklenmesi, plan anlatılırken filmin adrenalin patlamaları yaşatması ve "climax" denilen naneden seyircinin tatmin olması beklenir. tarantino filmlerinde bu climax her zaman "hiçbir zaman önemli olmamışçasına" değer biçilerek öne koyuluyor. pulp fiction'ın yükselip alçalan ve yer yer dibe çöken temposundan, django unchained'in korkunç uzun süresiyle merak ögesini yok etmesinden ve the hateful eight'in ana konudan çok sık saparak anlatmak istediği intikam duygusunu bir türlü verememesinden bunu anlayabilirsiniz. jackie brown da, bana göre, bu kötü örneklerden biri. ordell robbie'nin "olağanlaşması"ndan, jackie brown'ın "korunmasız, ürkek kadın"lıktan atmacaya dönmesinden, louis gara'nın kapkaranlık geçmişinin üzerinin her sahnesinde örtülmesinden ve her yerlerinden buram buram acemi polislik akan ikili ray nicolette ve mark dargus'un bu katakulliden hiçbir kazanım sağlayamayacaklarının henüz ilk sahnelerinden seyirciye hissettirilmesinden ötürü filmin çekiciliğini kaybettiğini düşünüyorum.
pam grier ise, bambaşka bir mevzu. kendisi, bahsedildiği gibi porno aktristi değil. 1970'lerin en bilindik afro-amerikan aktristine "pornocu" yaftası vurmak da ayrı bir kafaymış. kendisi, "siyahilere ölüm" mesajını alttan alta veren filmlere tepki olarak siyahi haklarını özetleyen '70'lerin hemen hemen bütün siyasi mesaj taşıyan filmlerinde oynamış. bu filmde de -tam da kendisinden beklenildiği üzere- kendisine "44 yaşında bir zenci olarak 1 yıl hapis yattıktan sonra, dışarı çıktığında, şimdiki hayatını mumla ararsın. konuş şimdi!" diyen mark dargus'a -kullandığı kelimeler bunlar değil, hissettirdikleri bunlar- "bokunda boğul polis paçavrası" tepkisi vermesi nefis olmuş. ama gene de jackie brown'ın ağırlığı altında ezildiğini düşünüyorum. halle berry geldi aklıma benim sık sık. jackie brown çekilirken henüz 30 yaşında olan berry, o ayrımcılık hıncını, adaletsizlik öfkesini ve -brown'ın filmdeki sözlerinden biri de olan- "her kararımdan sonra hayatıma sıfırdan başlıyormuş gibi hissetmekten bıktım. artık genç değilim ve her kararımda korkuyorum" ürkekliğini grier'dan daha iyi yansıtabilirdi. grier her ne kadar '90'lar efsanesi, vatkalı, gepgeniş omuzlu ve içine en az 2 kişi daha sığabilecekiş gibi görünen kıyafetler içinde asil ve çok çekici dursa da, berry'nin yukarıda anlattığım ayrıntılar içinde daha başarılı rol yapabileceğini düşünmekten kendimi alamıyorum.
filmin en iyisi kesinlikle robert forster. kefalet senetleri hazırlayan max cherry rolüne gerçekten de cuk oturmuş. zaten kendisinden buram buram karizma fışkırırken, geniş bir organizasyon içeren bir katakullinin göbeğinde yer alıp bu rolün hakkını vermemesi düşünülemezmiş. tarantino'nun, rob zombie'nin bütün filmlerinde oynattığı sig haig'e de küçük bir rol vermesi nefis olmuş. yargıç rolü pek uymamış ama haig'i birkaç sahnelik de olsa izlemek keyif verdi bana. bridget fonda'nın ulaşılmaz gibi görünen güzelliğine kapılıp gitmediğim anlarda, robert de niro'nun ülkücü bıyıklı halinin kendi sahnelerini ne kadar iy doldurduğunu düşündüm. keşke bu filmdeki haliyle ve louis gara karakterine benzer karakterlerle sinema kariyerine devam etseydi... tontiş baba/dede rolünü benimsemesiyle ve 2005'teki hide and seek faciasındaki haliyle hatırlamaya devam ediyorum kendisini.
tarantino'nun en iyi filmi değil, evet ama suç filmleri içinde yeri gene de üst sıralar olacaktır jackie brown'ın. guy ritchie'nin bol kovalamacalı, aksiyonlu ve oldukça kafa yoran filmlerini seviyorsanız, jackie brown'ı da seversiniz büyük ihtimalle. ben sadece tarantino özelinde yeterli bulmadım ama zaten ben kimim ki? fragmanını izleyin, beğenirseniz filmi izlemeye gömülün.