harlan ellison'ın "düşüncenizi savunmaya hakkınız yoktur. bilgide temellenen düşüncenizi savunma hakkınız vardır. kimse cahil olma hakkına sahip değildir." sözüyle özetlenebilecek olan sistemdir. epistokraside seçme ve seçilme hakkının herkese namütenahi bir özgürlük olarak bahşedilmesinden söz edilemez.
epistokrasi muarızlığı, seçme ve seçilme hakkının pek çok insan tarafından "doğal bir özgürlük" olarak düşünülmesinden doğmakta olsa da demokratik sistemlerin mevcut uygulanma biçimi, yalnızca politikacıların işlerini kolaylaştırmakta olan ve toplum genelinin yararına hizmet etmeyen bir hipokrasi olarak değerlendirilebilir.
bunu basit bir analoji ile açıklamak gerekirse: bir ebeveynin, her gün sadece cips ve çikolata ile beslenmek isteyen bir çocuğu olduğunu düşünün. çocuk cipsin ve çikolatanın uzun vadede onlara neden zarar vereceğini bilmiyorsa ve ebeveyn sadece çocuğunuzun sevgisini kazanarak onun üzerinde otorite kurabilmek için onun her gün sadece cips ve çikolata ile beslenmesini kabul ediyorsa bu ebeveynin çocuğuna bahşettiği bir özgürlük olarak mı yorumlanmalıdır yoksa bir tür çocuk istismarı olarak mı yorumlanmalıdır?
şayet bu soruya verilen yanıt ikinci seçenekteki tanımlama ise, bilgide temellenmeyip yalnızca halkın sevgisini kazanma kabiliyetine dayanan mevcut demokratik sistemlerin de özgürlük bahşeden sistemler değil, düpedüz halkın duygularını istismar eden sistemler olduğunu söylemekte beis yoktur. bugün bunu dile getiren insanlar "elitist" olmakla, "halk düşmanı" olmakla, "sınıfçı" olmakla suçlansa da, bu eleştirilerin ne kadar yerinde olduğu meçhuldür.
ingiltere'de 1948'e kadar işlemiş olan plural voting pratiğine bakıp da o pratiğe yönelik bir eleştiriyi bugünün konjonktürüne yapıştırmamız mümkün değildir. (aynı şey belçika veya avusturya için de söylenebilir) bugünün koşullarında epistokrasiden söz açılınca servet gibi bir faktörün hesaba katılmasını savunacak insan sayısı zaten oldukça azdır. benzer bir durumu ırk ve cinsiyet için de geçerlidir. bu tür faktörlerin geçmişte belirleyici olmuş olmaları neredeyse herkesin internet erişiminin olduğu günümüz dünyası için bir anlam ifade etmeyecektir.
politico gibi platformlar demokrasilerdeki irrasyonellik ve popülizm sorununun nasıl bir alternatif ile aşılabileceği hususunda bizlere iyi kötü bir fikir verebilir. politico, senatörlerin hangi sorunlarda hangi çizgide durduklarını okumayı sevmeyen okuyucuyu hiç sıkmadan, basit bir şekilde gösteren bir platformdur. somutlaştırmak gerekirse:
cory booker (new jersey):
cash bail reform -> end it capital punishment / death penalty -> abolish it election security -> mandate paper ballots affordable housing -> combination of construction funding and rent subsidies income inequality -> raise taxes on the wealthy, create new social programs minimum wage -> raise the federal minimum wage to $15/hour student debt -> expand or fix existing debt-relief programs nuclear power -> support nuclear power drug costs -> importation and patent breaking wealth taxes -> increase existing taxes on upper-income americans ... bu maddeler çoğaltılabilir.
yani bugün cory booker'ı hiç tanımayan bir insan bile kısa bir süre içinde cory booker'ın nükleer enerjiye, ceza reformlarına, vergilendirmelere, seçim güvenliğine nasıl yaklaştığını gözden geçirebilme imkanına sahip olabilmektedir. elbette burada verdiğim politico örneği ciddi bir çözüm önerisi örneği değil hipotetik bir örnektir zira platform kaynak belirtmekte yetersiz olması nedeniyle dezenformasyon riski taşımaktadır. ülkenin kaderini belirleyecek seçmenin böyle platformlara göz atma zahmetinde bulunup bulunmaması günümüz koşullarında tamamen keyfidir. bu noktada da devreye kaynak belirtme yükümlülüğü gibi yaptırımların girebilir ve seçmenin senatörlerin hayati önem arz eden problemlere yönelik duruşlarını gerçekten bilip bilmediği yorum gerektirmeyen objektif yöntemlerle ölçülebilir.
seçmeyi ve seçilmeyi namütenahi bir özgürlük olarak nitelendirmek nereden baksanız hatalıdır. siyaset profesyonellik gerektiren bir alandır ve nasıl diğer alanlarda yetkin olmayan insanların sadece muhataplarını kandırarak istedikleri gibi at koşturabilmelerine "insan hakkı" adı altında müsaade edilmiyorsa, siyasette de müsaade edilmemelidir.
2020 yılında bizler; doktoralı, masterlı insanların aşırı rekabetten iş yerlerinden red aldıkları bir dünyada yaşıyoruz. istediği kadar iyi resim çizsin bir grafik tasarımcıdan güven veren bir cv bekleniyor. profesyonel yaşamda "beni karizmatik bulup seçtiler." veya "samimi buldular." havasında geçen bir mülakat olmuyor. politikacılık, rutin yaşamda icra edilen pek çok meslekten daha ciddi bir meslektir çünkü alınan bir yanlış karar bütün toplumun kaderini etkiler. bu durumda "doktor olma hakkı" gibi namütenahi bir özgürlükten nasıl söz edilemiyorsa, "seçilme hakkı" gibi namütenahi bir özgürlükten de söz edilememelidir.
aslında john stuart mill'in yıllar önce de ifade ettiği, insanların yalnızca kendilerine zarar verdikleri sürece kötü seçimler yapmaya haklarının olduğu prensibi dikkate alındığında pek çok sorunun kökünde hangi ilkesizliğin olduğu anlamak kolaylaşacaktır. alkol almak veya siroz olmak liberal bir demokraside illegal değil iken alkollü araç kullanmanın illegal olmasının sebebi açıktır. "seçilme hakkı" özelinde dile getirdiğime benzer olarak, "seçme hakkı" özelinde de "bireyin canı istiyorsa kendisine zarar verme hakkı olmalıdır." argümanının geçerli olamayacak ve evde uyuşturucu kullanmakla eşdeğer tutulamayacak olmasının esbabı farklı değildir.
john adams'ın meşhur "ben savaş ve siyasetle uğraşmalıyım ki çocuklarım matematikle, felsefeyle, denizcilikle, tarımla uğraşabilsinler. bunlarla ugraşsınlar ki onların da çocukları resimle, şiirle, müzikle, mimariyle uğraşabilsin." vecizesi ile başlayan, günümüz demokrasilerinin neden işlevsiz olduğunu anlatan jason brennan eseri against democracy'nin ilk bölümünde, günümüz demokrasilerindeki seçmen tipleri gerçekçi profillerle ele alınır. eserinin ilk bölümünde brennan, üç tip seçmen profilinden söz eder: hobbitler, holiganlar ve vulcanlar.
hobbitler apatetiktir. türkiye'de hobbitlerin karşılığı, "aman ali rıza bey ağzımızın tadı kaçmasın." eylemsizliğinde olan insanlardır. holiganlar, takım tutar gibi parti tutan sabit fikirlilerdir. bu tip insanlar hayatları boyunca fikir değiştirmezler, duruşlarından ödün vermezler. hatta oy verdiği partiyi ara sıra değiştirenleri "döneklik" ile suçlayabilirler. çünkü kendi fikirleri rasyonel seçimlerde değil duygularda temellenir. vulcanlar ise dışarıdan apolitik izlenimi verseler de hobbitlerin aksine siyasetle yakından ilgilenirler fakat düşüncelerini objektif veriler ve felsefe üzerinde inşa etmeye çabalarlar. bu yüzden vulcanları holiganlar gibi durmadan politik parti muhabbetlerinde taraf belli ederken gözlemlemezsiniz.
sağlıklı seçim yapmak konusunda istekli olan vulcan seçmen profilinin toplumda en nadir bulunan profil olduğunu belirtmeye gerek yoktur. vaziyet böyleyken insanların kendi hayat kalitelerini doğrudan etkileyecek konular yerine politikacıların ucu hiçbir yere çıkmayan kışkırtıcı söylemlerini, özel hayatlarını, inançlarını tartışmaları kaçınılmaz bir hâl alır.
bunun sonucunda da insanoğlu tarihi boyunca hiç karşılaşmadığı kadar büyük bir kitlesel yıkım tehdidi ile karşı karşıya kalabilir ki ne yazık ki kalmıştır da. taş üzerinde taş bırakmayacak teknolojiler, dünyanın her köşesinde yükselen milliyetçi akımlar ve reddedilen küresel ısınma problemi tesadüfen aynı dönemlere denk gelmiş olan diktatörlerin değil, irrasyonel işleyen demokratik sistemlerin eseridir. "seçmek ve seçilmek koşulsuz bir haktır." ilkesine dayanan popülist demokrasi modelleri önümüzdeki asırda yeni bir dünya savaşının çıkmasına vesile olmazsa kendimizi şanslı olarak tanımlayabiliriz.
nihayetinde her şey müsavi hakların temininden ne anladığımızda başlayıp bitmektedir. haliyle batı akademilerindeki çağdaş filozofların üzerine ciddi kafa yordukları epistokrasi ve nookrasi gibi sistemler şimdiki sistem ile kıyaslandıklarında hiç de akıl dışı olmayan önemli alternatiflerdir.