ilkini 1997 yılında, askere gitmeden 3 ay kadar önce doğum günü hediyesi olarak almışlardı. kullanmaya korkardım, faturası çok gelecek diye.
ondan önce hayat daha güzeldi. daha yavaştı ama daha güzeldi.
şimdi bazen oğluma anlatıyorum, eskiden cep telefonu yoktu diye. inanmıyor bana. ki kendisi nokia 3310 gördüğünde "aa bu telefonun üstüne tuşlar var" diye hayretler içerisinde kalan 2004 model bir adam. internetin olmadığı bir dünyayı hayal bile edemiyor haliyle.
biz çocukken, önce mahmut çıkardı evden. iltan'ların eve uğrar onu alırdı. ikisi, bahçe duvarının arkasından seslenirlerdi. ekibe ben de katılınca, özgür'lerin tarım il müdürlüğü lojmanındaki evlerinden onu almaya giderdik. özgür de katılınca çete tamamlanırdı. sene 1986.
otuz sene sonra, oğlum cep telefonunu bile nadiren kullanıyor aslında. skype'tan bağlılar çünkü birbirlerine. pc kapalıysa, o zaman sıra cep telefonuna geliyor.
yaşlandım sanıyorum. ondan böyle oluyor. php çalışmayı bırakıp tsm dinlemeye ne zaman başlayacağım acaba?
2-3 aydır kırık ekranla kullanmaya devam ettiğim cihaz. ne alsam diye bakınıp duruyorum bu süreçte, gözüme kestirdiklerimin de fiyatlarının düşmesini bekliyordum ki, trt bandrol ücretinin %6'dan, %10'a çıkacak olduğunu öğrenmemle tüm hayallerim yıkıldı. sanırım bi 6 ay daha üç seneyi devirmiş, kırık ekranlı telefonumla yoluma devam edeceğim.
cep telefonu konuşmak içindi. bir de mesaj gönderebiliyordun. ne kadar minikse o kadar makbuldu. şimdikiler cep bilgisayarı artık. haliyle kahve tepsisi ebadına geldiler.
yabancı kökenli sözcüklerin dilimize girmesinin dilimizi yozlaştırmayacağını savunurken kullandığım örneklerden biri.
dilin yozlaşmasına, ölmesine sebep olan şeyin söz dizimini bozmak olduğunu düşünüyorum. yabancı sözcükleri dilimize almak, dilimizi zenginleştirir. bu tarih içinde de görülüyor ki böyle. boşu boşuna dilimizde "eş anlamlı" sözcükler vardır, demiyoruz (beyaz-siyah, üslup-biçem...). az önce de vurguladığım gibi söz dizimini bozmadığımız müddetçe dilimize yabancı kökenli sözcükleri alabiliriz bence. "cep telefonu" çok güzel bir örnek. "telefon" sözcüğünü almışız ve belirtisiz isim/ad tamlaması yapmışız. tıpkı "kitap sayfası" gibi... ("kitap" ve "sayfa" sözcükleri türkçe mi ki...)
Sağlığa zararları bu kadar kanıtlanmışken, bebek ve çocuklardan uzak tutun diye bas bas bağriniliyorken, beyin gelişimini etkiliyor diye 3 yaşına kadar çocukların eline vermeyin deniliyorken nasıl oluyor da ebeveynler bu mereti çocuklara oyuncak yapıyorlar anlamıyorum.
Dün tıp fakültesindeydik, çocuk hastalıkları bölümünde, şaştım kaldım. Ben bazen bizim hanım yemek yedirirken Tarkan - yolla açıyor diye (o da telefon masanın bi ucunda oğlan bi ucunda) kızıyorum, gördüğüm üç olay aklımı durdurdu.
1-kadinin biri çok değil 9aylik bebeğini bebek arabasına yatırmış youtube'dan ninni açmış, telefonu çocuğun kulağının yanına dayamış koridor boyunca arabayı sürüyordu.
2-6aydan küçük bir bebeğin eline vermiş telefonu. Youtube'dan da çizgi film açmış, bebek tepkisiz, morfinlenmis gibi izliyor.
3-1 yaşından biraz büyük, belli ki sıkılmış beklemekten, baba naapti, çıkardı cep telefonunu verdi bebeğin eline o da ucunu ağzına sokup kemirmeye başladı.
Tamam zor olay çocukla ilgilenmek, insan iki dakikalık ferahlık için herşeyi yapar ama bunu değil. Çünkü belki sen bir an olsun rahatlıyorsun çocuk telefonla ilgilenirken falan ama olan o çocuğa yaptığın inanılmaz büyük bir kötülük.
hayatı çoğu zaman kolaylaştırırken, çoğu zaman da kısıtlayıp, soyutlaştıran teknoloji ürünü.
olmadığı zamanla kıyaslarsak, hayatı biraz daha kolay kılıp, vakitten bolca kazanmamızı sağladığı ortada. istediğimiz kişiye, neredeyse istediğimiz her an ulaşabiliyoruz. ulaşmak için çabalamıyor, bolca vakit kazanıyoruz böylece.
peki bu kazandığımız vakit ne kadar değerli, ya da nasıl değerlendiriyoruz? ya da aslında değerli olan, gerçekten ulaşmak istediğin kişiye çabalayıp, vakit harcayarak ulaşabilmek mi? ya da vakit öldürmek için elimize alıp, dakikalarca dalar gideriz bazen, bu ne kadar doğru?
vaktinizi boşa harcamayın, telefonla oynayacağınıza kitap okuyun tarzı entellektüel çıkışlar yapmayacağım.
fakat durum şu ki; insanlar artık özleyip, bazen de kırıldığı sevdiklerine ''neden hiç aramıyorsun?'' diye tavır koyuyor. yani insanlar arası ilişki seviyesinin ne kadar kötü olduğu ortada değil mi?
değer verdiğimiz biri, birkaç tuşa basıp bize ulaşınca kendimizi değerli hissetmeye başladık. ya da arayıp soran, hayırlı arkadaşlar, hayırlı evlatlar olduk.
bazen iki farklı şehirde yaşayan iki kardeşimi arayıp konuştuğumda, üzerime düşen görevi tamamlamış gibi hissediyorum. aramızdaki yakınlığı koruduğuma inanıyorum böylece. fakat en son ne zaman görüştük, ne kadar yakınız bilmiyorum bile.
telefonda saatlerce konuşup, sıkıntılar dinleyip, tavsiyeler veriyoruz. ve problem sahibi dostun yanında olmuş oluyoruz. fakat anlatırken nasıl baktığını, belki titrediğini göremiyoruz. sadece teoride bir problem duyuyor, kafamızda çözümler üretip karşı tarafa sunuyoruz.
geç mesaj yazana kırılır, telefona bakmayana sinirlenir, aramayana üzülür olduk. en kötüsü de, kullanmayanı yadırgar olduk.
gereksiz kapitalizm muhabbetlerine girmeyeceğim bile. çok fazla getirisi de vardır, kabul.
ama bir şeyleri gerçeklikten uzaklaştırıp, soyutladığı ortada.
ekran bağımlılığı denen illeti tavana zıplattı bu meret. kendimden biliyorum, iş nedeniyle daimi taşımam gerekiyor, bu arada elime iyice yapıştı. 15 dakikada bir yoklar oldum. neyse yakın zaman önce tanrılar halimi gördü, telefonum cayır cayır bozuldu, o arada elimden attım.
bisiklete binerken mesajlaşan insan gördüm ya. araba kullanırken watsapp'a laf yetiştiren hayvan oğlu hayvanlarla doldu ortalık. yakın zamana bundan kurtulmanın terapileri, programları da çıkar. belki çıkmıştır bile.
Cocukkene uzay filmlerini falan seyrediyorduk... adamlar kolundaki aletten veya kapinin kenarindaki ekrandan goruntulu konusuyordu. Ulen ne var diyorduk... biz de teyzemizle falan boyle konusabilsek diye.
Ancak bunun icin her iki tarafta trt kamerasi gibi 2 kamera... 2 tane trt'de bile o zaman olmayan canli yayin araci ve uydu muydu lazimdi.
Yani aha bu cep telefonu denen alet aynen de bunlarin butunudur. Geriye kaldi 3 memeli uzayli bir hatun falan gormek.
İlerleyen yıllarda mutlak suretle boyut olarak küçüleceğini düşündüm cihazlardır. İlk çıktığında teknolojinin el verdiği ölçüde küçültülen cihazlar, sonraları çok daha küçük bir hal aldı ancak görüyoruz ki şimdilerde tekrardan boyut olarak büyümeye başladılar. Sanırım kısır bir döngüye giriyor. Tabii ki ilerleyen zamanda boyutu küçülen cihazların ekranları büyüyecek, ekran/kasa oranı denilen şey artış gösterecektir kuşkusuz. Tahmini olarak, ekran kasa oranları %97-98 civarına kadar çıkacaktır. (bkz: kısır döngü )
Cep tir de telefon değildir Net’e girilebilir uygulama indirilip çalıştırılabilir resim video çekilebilir toplumsal hadise çıkartılabilir kitap defter türevleri indirilip okunabilir yazılabilir yol tarifi alınabilir anlık havadurumu öğrenilebilir Cihaz olmuştur bu cihazın ismi Netster yada Türkçe Ağ’layıcı olabilir.
çağrı cihazı almak için sıra beklerken 1993 yılında Türkiye'ye giriş yapmış ve 1994 yılında bir takoz ile ilk alo denmiştir. tabi ki dünyada 1973 yılında çıkan ilk cep telefonu 1 kg ağırlığında olduğu için cepte taşınamıyordu.
bazıları sıkıntı çıkarsa da pek çoğu kablosuz adaptör olarak da kullanılabilir. özellikle android modellerde bu daha olası.
bu ne zaman lazım olur. kullandığınız diz üstü bilgisayarın kablosuz özelliği çalışmıyor olabilir. ya da kablosuz özelliği hiç bulunmayan bir bilgisayar olabilir. ya da kablosuz adaptör bozulmuş olabilir. ve ortamda sizi modeme bağlayacak bir kablo bulunmuyor olabilir. bu gibi durumlarda telefonu bir kablosuz adaptör gibi kullanmak mümkündür.
bu iş için genelde bağlantılar menüsü altında "telefonunuzun internet bağlantısını usb ile paylaşın" gibi bir seçenek yer alır. bu seçenek, usb ile bilgisayara bağladığınız telefonu adaptöre dönüştürür. böylece ortamdaki kablosuz ağa bağlanmış olursunuz. lakin burada dikkat edilmesi gereken püf noktası, bazı telefonların bu seçenek aktif edildiğinde wireless bağlantısını kesip mobil veriyi aktif etmesi. ha her türlü internete bağlanmış olursunuz kablosuz sorununuz varken. ama mobil veri aktif ise telefon faturanıza yansıyacaktır bu.
insanoğlunun laneti olacağına yıllar önce emin olduğum elektronik cihaz. şimdiki modern versiyonlarına telefon demek devasa bir iyimserlik bence. 15 yıl önce cayır cayır banka atm'si arayıp bir an önce eft yapmaya çalıştığını bir düşün. şimdi ise, her şey bir tıkla halloluyor. internet bankacılığı ve mobil bankacılık bunda oldukça etkili elbette. 17 yaşımdaki halimle düşünüyorum; gene de bu kadar büyük bir hızla ilerlemiş teknolojiyi anlayamıyorum (yaşım değil ama içim dede; bunu kabul ediyorum).
"insanoğlunun laneti" dediğim nokta ise biraz daha farklı. birkaç gün arayla 4 farklı "cep telefonuna bağımlı insan" olayı yaşadım. hepsini anlatacağım.
1- tramvay durağa yanaştı, inmek üzere kapıya doğru yürüyorum. kapının tam yanında kulağında kulaklık olan, gözlerini bir an olsun telefonundan ayırmayan bir insansı mevcut. "bu durakta inmeyecek bu. yavaştan kapının önünde dinelmeye geçeyim" dedim. neredeyse omuz omuza geldik, tramvay durakta durdu, kapıları açıldı. elemandan gene bir tepki yok, önümdeki insanlar tramvaydan çıkmaya başladı. ben de kapı ağzına doğru gelmişken, yanımdaki "uyuşmuş beyin" bir anda önüme geçti, minik omuz darbeleriyle kendisine yer açtı ve kapıdan çıktı. elemanın dış dünya ile bağlantısını tamamen yitirdiğini ise, bu andan sonra anladım: kapıdan çıkıp iki adım attı ve laps diye durdu. gözleri halâ telefonunun ekranında, kulağında kulaklık. hemen arkasında olan ben kendisinin tıkadığı yoldan sıyrılıp kendi yoluma devam ettim ama kendisi yolu kapattığı için benden sonrakilerin elemanı ittirdiğini ve hır gür çıktığını geriye dönüp baktığımda anlayabildim. acelem olmasa, söz konusu lavuğa bir omuz da ben atardım.
2- gecenin körü, hatunun doğum günü var diye iyicene içmişiz. karnımız kazındı, eve dönüş yoluna başlamadan önce bir börekçiye oturalım istedik. yanımızdaki arkadaş gidip tatlı ve çay aldı, servis geldi, başladık yemeğe. göt içi kadar açık alanı olan bir mekandayız. yan masamızda 3 kadın var. yemeklerini yeni yemişler, kahvelerini söylemişler. masadakilerin hepsi telefonlarına gömülmüş, ne masayla ne birbirleriyle ilgililer. bize en yakın oturan sigarasını yaktı ve sigarasını tuttuğu eli olan sağ elini de kafasının üzerinde tutmaya başladı. bizim masadaki arkadaş sigaradan nefret ediyor. dumanı habire ona geliyor, kadının bir fırt çektiği yok. işaret fişeğini yakıp bekliyorcasına duman tüttürüyor. bu varan 1'di. deli gibi sigara içen ben bile kadına ifrit oldum. birkaç dakika içinde o sigara parmaklarının arasında eridi, dumanını tamamen benim arkadaş çekti, masalarındaki kahvelerin hepsi ziftleşti. duman için uyarmak istedim ve "pardon, bakar mısınız?" dedim. 3 kere bunu tekrarlamama rağmen, o masadaki hiçbiri dönüp de bakmadı (iki masanın arasındaki mesafe yaklaşık olarak 1-2 karış). instagram storylerinden kafalarını kaldıramadılar. mekanda yangın çıksa, ortamdan kaçmaya yeltenecek olanlar arasında kendilerini sonlara doğru ancak görebilirdik.
3- bu geçen hafta oldu. karşıyaka'ya vapurla geçtim, sevdiğim 2 arkadaşımı gördüm, erkenden de döneyim diye akşam 9 buçuk vapuruna kendimi güç bela attım. alt katta, arkalara doğru gidip cam kenarı bulduktan sonra yerime yerleştim. iki sıra önüme 4 kadın, 3 çocuklu bir geniş aile geldi ve yerleştiler. vapur yola çıktı. çocuklardan biri, annesi olduğunu düşündüğüm kadının kucağına, cam kenarına, kucağa geçti. ardından da vapurun camıyla koltuk arasındaki plastik bölümün üzerine oturdu. annesi "fıskıyede çok oynamışsın, ayakkabıların, çorapların hep ıslanmış. çıkartalım da kurusun" dedi, çocuğun ayağında ne var ne yoksa çıkardı ve vapurun havalandırmasının üzerine koydu (varan 1, çocuğun bütün terini vapurun içindekiler olarak hepimiz içimize çekmeye başladık). çocuk ya bu; birkaç dakika sonra "giyceeeeem, giyceeem" diye anırmaya başladı. bu sırada, veledin annesi telefonuna gömülmüş durumda. bir ön sırasına oturmuş olan ve kardeşi olduğunu düşündüğüm kadına çocuğunu pasladı. teyzesi çeşitli iq'suzluklar yaparak çocuğun aklını çelmeye çalıştıkça, veledin anırması arşa çıktı. bunlar olurken, gözüm hep annenin üzerindeydi. telefonundan bir an olsun gözlerini ayırmıyor, arada bir "sustursana kemal'i" diye söyleniyordu. yaklaşık 20 dakikalık yolculuk bittiğinde, kulaklarım çınlıyor, oturdukları yerden henüz toparlanmaya başlamış olan ailesiyle birlikte ayaklanmış olan kemal halâ anırıyordu ("bunlar beyaz ses, bazıları bunlarla rahatlayabiliyor" diyenler halâ burda mı?).
4- yer karşıyaka çarşı. alaybey'e yakın bir yerde oturan bir arkadaşımın evine gideceğim. nergiz tarafından yürüyerek geldiğim için ve yer yön duygumu yer yer tamamen yitiren biri olduğum için çarşı'yı dikine kesen dar sokaklardan birinde hızlıca yürüyorum. çarşı'yı uzaktan gördüm, içim pır pır, kendime yer yön mevzularında yıldızlı pekiyi verip gaza gelmişim. yanımdan bir eleman geçti. omzunu bende bıraktı ve beni sendeletti. dengemi sağlayıp durdum ve arkama baktım. benden uzun boylu, sıska bir genconun telefonuyla mücadele içinde olduğunu ve bende bıraktığı omzunu hiç hissetmediğini anladım. arkasından okkalı bir küfür savurdum ve eski neşeli, kendi kendine özgüven pompalayan halime geri döndüm. çarşı'ya çıktım, tam karşındaki sokağa doğru ilerledim. izmir'i bilmeyenler için hatırlatmış olayım: günün belli saatlerinde izmir'in yaya trafiği açısından en yoğun olan yerleri şunlardır: buca çevik bir çevresi, alsancak kıbrıs şehitleri caddesi ve tabii ki karşıyaka çarşı. hem pazar günü hem de akşamüstüne yakın bir saat olması sebebiyle çok kalabalık. kendimi insanlardan kurtarmaya çalışarak ve sakınarak tam karşımdaki sokağa ilerlemeye çalışıyorum. sokağın girişine geldim ve bir şeyin bana çarpmasıyla birlikte elimdeki tütün tablam ve arap kağıdı ile filtrelerimin olduğu diğer tablam yere düştü. kendimi düzelttim, sinirim tavan. arkamı döndüğümde, birkaç dakika önce bana çarpan gencin aynısını gördüm (ya da gördüğümü düşündüm). yerdeki alet edevatımı toplayıp dallamayı peşlemeye karar verdim. doğrulup arkamı döndüğümde, kimseyi göremedim. sinirle arkadaşın evine yollandım.
özetle; çevrenizde hiçbir şey olmuyormuş gibi dikkat kesildiğiniz cep telefonlarınızı götünüze sokmak isteyen insanlara karşı lütfen daha dikkatli olun. sonra "barzo bu, insanlara dik dik bakıyor" veya "omzum çarptıysa, ne olmuş? sen de dikkat edeydin ya" şeklinde başlayan kördüğüm tartışmalarda bulabilirsiniz kendinizi. hem size zarar hem de barzo dediğiniz, sinir küpü elemana zarar bunlar. lütfen toplum içindeyken, bir makine gibi değil, empati yapabilen bir insan gibi davranın. cidden bu çok zor bir şey değil ya.
Cep telefonuyla konuşurken aynı mahalde bulunduğunuz insanları rahatsız edecek kadar sesli konuşmak orospu çocukluğudur, görgüsüzlüktür, cahilliktir. Bu amına koduğumun aleti muhabbet etmek için mi iact edildi anlamıyorum. İlla muhabbet edeceksen sağındaki solundaki insanları rahatsız etmemek için azami dikkat göstermek çok mu zor be?
Günümüzde ekonomiden yakınan bir vatandaşın gelirini sorgulamada yegâne bir araç. Bunun en iyi örneklerini sokak röportajlarında* rahatlıkla görebiliyoruz. Bu kalın kafalıların lüks tüketim olarak gördüğü bir cep telefonu şu anda bir temel ihtiyaç hâline geldi. Her ne kadar ben pek kullanmasam da kullananların ihtiyaçlarını inkâr etmiyorum. Peki bu inkârcılar neden bunu inkâr ediyorlar? İnandıkları değerlere toz kondurmamak için. Bir insan evladı onca kafaya erişsin ama bunlarınki gibi bir sığ ve bencil kafaya erişmesin.