1. yönetmen 'in 2021'de çekimlerini bitirip 'ne de yolladığı ama malum sansür rezaleti nedeniyle feshedilen festivalde yarışamadan tokyo film festivali'ne gitmiş; yetmemiş, rotterdam film festiali'ne gitmiş; sonunda, 2023'ün son günlerinde ülkemizde de vizyona girebilmiş kadın filmi. bir filmin kendi ülkesinde festivallerde yarışamaması kadar saçma çok az şey var hayatta. altın portakal jürisi bu saçma sansür mevzusunu 2014'te gezi parkı direnişi üzerinden yaptığında da gündem olmuştu (ki jürisinde lar, ler, lar, lar falan vardı o sene, gıklarını çıkaramamışlardı), 2023'te de oldu. saçma sapan işler. filme döneyim ben.

    film doğrudan bir kadın filmi. 40'lı yaşlarındaki reyhan'ın almanya'daki rafine gibi görünen hayatından ne ölçüde bıktığını gibi fazlasıyla nötr olmayan bir yönden anlatıyor. zaten filmin ilk 3 dakikasında reyhan'ın koku duyusunu kaybettiğini, hamburg'a geri dönmek istemediğini, istanbul'daki hayatından memnun olmadığını falan net bir şekilde anlıyorsunuz. bence yönetmenin bir kadın gözünden toplumun az miktarda lgbt mevzularına, bardaktan boşanırcasına miktarda ise mahalle baskısına karşı "özgür kadın bu canım, ona koymaz hiçbir şey" laflarından ne ölçüde etkilendiğini değerlendirmek mümkün. reyhan'ın kendisini bütün sorumluluklardan, hayatın kendisinden, belki de kendisinden bile soyutlama girişimi, kendisini özgür olarak nitelendiren bu toplum insanlarının büyük kısmının yapamayacağı bir şey. 2 saat telefonunu kapatsa, dünya'nın yok olacağını zanneden insanlar ülkesinde, reyhan'ın hem de makul ve anlaşılabilir nedenlerle yok olmayı seçmesi müthiş bir cesaret örneği. ayrıca, reyhan'ın gençlik travmalarının modernizmle birleştiği noktalarda karakterinde açtığı çatlaklar da güzel verilmiş. o kadar yurt dışında yaşa, türkçen bile kaysın gitsin ama yetiştiğin topraklara dönüp "balık kokusu" duyamadığında gene o hüsran denizlerine gömül, yok olmayı iste. bunlar spoiler değil mesela, filmin ilk 10 dakikasında anlayacağınız; daha doğrusu anlamanız için size gösterilen sahnelerin anlattığı şeyler. 2 saatlik bir filmde bu yok olma işini bazı yerlerde (otel sahnelerinin tamamı) damardan vermek de yönetmenin yeteneği oluyor bence.

    önel, ile birlikte filmin senaryosunu da yazmış. ayrıca filmin irili ufaklı yapımcılarından da birisi diyebiliriz, ki türkiye'de üzerinden salon bulabilmesi için en büyük dozda kıçını yırtan da kendisinin yapım şirketi olmuş. reyhan'ı canlandıran 'ın modern bir gurbetçi olduğunu sanabilirsiniz ama kendisinin almancası bile yokmuş filmin çekimlerinden önce. tango, buz pateni ve almanca dersleri alıp çekimlere öyle girmiş. sanırım son 15 yılda benim izlediğim en donuk ve en otomatik rol yapan oyunculardan biri oldu kendisi. gene de, role uygun bir donukluk söz konusu olduğunda da, fena halde doğal duruyor ekranda. oyunculuğunu biraz daha takip edip özellikle eski işlerini izlemem lazım. filmin tamamı istanbul'da çekilmiş olmasına rağmen, özellikle engellilere kol kanat geren birkaç derneğe/okula teşekkür edilmesi de müthiş olmuş. bunlar: türkan sabancı görme engelliler okulu, parıltı görmeyen çocuklara destek derneği, altı nokta körler vakfı ve bir ermeni okulu olan surp haç lisesi. bir de, 'ın oyunculuğunu pek beğenmedim ben ama size güzel gelebilir. filmin yan rol desteğini neredeyse tek başına kendisi halletmiş. mankenden bozma oyuncu neden kadroya alınmış, onu da anlamak mümkün olmadı benim açımdan.

    babası hariç (aslan önel; eski patronu. raks battıktan sonra şirketi satıp hem kıdem tazminatlarının hem de işçi maaşlarının üzerine yatmışlığı vardı), melisa önel'in kendisini övüp radara almak için iyi bir neden aniden filmi. önel'in özellikle ilk kısa metraj (50 dakika) feminizm belgeseli 'dan sonraki ivmesi baya iyi. siz de benim gibi adını duyup henüz hiçbir işini izlemediyseniz, aniden'le başlayabilirsiniz. sonra geriye doğru sararsınız.

    not: filmi izlerseniz, önel ve kayalar ile yapılmış baya güzel bir röportaj var şurada ; onu da gözden kaçırmayın.
    #294398 lake of the hell | 2 ay önce
    0film